Türk Üniversiteleri ve YÖK

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

        Çağdaş bir üniversitenin, dirliği oluşturulan geleneğin gücüne bağlı olduğu söylenebilir. İlk söyleyişte bunca yıl bir geçmişi olan Türk yüksek öğretim sisteminin gelenek oluşturmadığı anlayışı yanlış algılanabilir. Oysa toplumsal kırılma noktalarının her biri sonucunda yükseköğretim sistemi yara almıştır. Sorunları sağaltma durumunda olan üniversitenin kendi sorunlarını çözememiş bir kurum konumunda gözükmesi temel sorundur, sorulabilir. Türk üniversite geleneğini neden oluşturamamıştır? Türk üniversitesi kendi modelini oluşturmak zorundadır. Bu zorunluluğa verilecek yanıt sorulan sorunun da yanıtı olacaktır. Artık ne “Napoleon Üniversite kavramından esinlenen bir Darülfünun” ne de “Land Grand’’ örneğini benimsemiş üniversite modeliyle akademik yaşamını sürdürsün. Tüm bunların akademik birikimiyle bir yükseköğretim geleneği oluşturmalıdır. Bu gelenek üniversite modelini de içermelidir. Son dönemlerde çeşitli modellere sığınan kimi üniversiteler yeni kavramlar türettiler. Bu kavramlar üniversite modelini oluşturmada en büyük engel olduğu söylenebilir. Toplumsal gerçeği yansıtmayan bu anlayış “gelişmiş üniversite’’, “az gelişmiş” üniversite’’ biçiminde düzenlenmektedir.

         

         

        Üniversite Geleneği

         

        Bir toplumun üniversite geleneği, o toplumun üniversitesinin gelişim tarihi ve çağdaş üniversite kavramıyla açıklanabilir, değerlendirilebilir. Ancak üniversite geleneği kurumlaşmış bir üniversite anlayışı bilim üretme işlevi ve genel geçerliliği olan ilkelere sahip olmasıyla anlam kazanabilir. Bunun için üniversite kavramını çeşitli boyutlarıyla irdelemek gerekir. Üniversitenin tanımı, işlevi, amaçlarının yerleşip yerleşmemesi oranında bir geleneğin olup olmaması yargısına varılabilir. Üniversite geleneği bilimin güçlü gelişimi süreci ile kazanılabilir. Toplumdaki bilimin kurumsallaşması geleneğin oluşumunu hızlandırabilir. Denilebilir ki bilim geleneği, üniversite geleneğini hazırlar. Sözü edilen gelenek bir zihniyet oluşumu, bilimsel bir iklimin kazanımı olabilir. Gelenek durağan bir anlayışının ifadesi değil, aksine bir dinamizmdir, oluşumdur. Değişmeye, gelişmeye uygun ortamın hazırlanmasıdır. Bu anlamıyla bir stratejidir. Bir yöntemdir. Türk yükseköğretim sistemini oluşturan kurumlarımız oldukça yenidir. Çoğu Batı’daki örneklerinin olduğu gibi alınması sonucu bugünkü duruma ulaşmıştır. Gelenek beraberinde kurumun kaynağının ne olduğu sorusunu da sıklıkla gündeme getirebilir. Gelişim tarihi incelendiğinde görülecektir ki bugünkü yükseköğretimin kökeni tamamen medreseye dayanmaktadır.

         

        “Ancak yükseköğretimimizde geleneksel kurumun medrese oluşu, bugünkü yükseköğretimimizin ise ancak yakın bir geçmişte tanıştığımız ve yeterince özümseyemediğimiz normlara göre değerlendirilmesi zorunluluğu bu konuda temel çelişkimizi oluşturmaktadır.’’[1]

         

        Üniversite kurma girişimleri Batı üniversitelerine göre çok sonraları başlatılmıştır. Türk toplumunda ilk üniversite anlamında bir yükseköğretim kurumunun başlangıcı hakkında değişik anlayışlar mevcuttur. Bu anlayıştan biri, ilk üniversitenin 13 Ekim 1065 tarihinde Bağdat’ta kurulan Nizamiye Medresesi olarak kabul edilmektedir. Ancak bu alandaki mevcut kaynaklarıyla Nizamiye Medresesi’nin büyük bir bilim merkezi olduğu, ilk üniversite sayılabilecek kurumun Fatih döneminde açıldığı yolundadır.[2]

        Osmanlı Devleti döneminde Batı anlayışına göre bir eğitim başlangıcı ve Türkiye’de eğitimin bir devlet hizmeti olarak ele alınışı, 1773 tarihinde Yüksek Deniz Mühendislik okulunun açılmasıyla başlar.[3] Aradan geçen zaman sürecinde üniversitedeki gelişmeler değişik modellerle denenmiştir. Temel kaygı ülke yüksek öğretiminin toplum hizmeti ve teknolojik ihtiyaçlara uygun bir yapıya kavuşturulması doğrultusunda olmuştur.

        Bu yapıda temel hedef üniversitenin işlevlerine işlerlik kazandırmaktır. Ancak bunun kolay gerçekleştiğini söylemek zordur. Russel, 17. yüzyıl bilim adamlarının çalışmaları sonucu dünyada yeni bir görüşün geliştiğini vurgulamıştır. Bu gelişme sonucu büyücülüğe, şeytana ve bunun gibi şeylere olan inancın kaybolmasına yol açmıştır.[4] Dünya büyücülükten bilgi toplumuna ulaşırken uzun bir süreçten geçmiştir. Bu sürecin sürükleyicisi, savunucusu kuşkusuz toplumca oluşturulan yükseköğretim olmuştur.

        Açıklanmaya çalışılan gelenekte bilimin temel bir vasıta olduğu gerçeğinden hareket edilmektedir. Bilimin sağladığı en önemli katkıyı standartlar oluşturmaktadır.

        “Geleneklere standartlar rehberlik etmektedir ve sonuçta standartlar, rehberlik ettikleri standartları etkileme tarzlarına ve etkinlik derecelerine göre yargılanmaktadırlar. Aynı durum özgür bir toplumda muhtelif gelenekler arasındaki alışverişe, değişime rehberlik yapan standartlar içinde doğrudur.’’[5]

              Asıl önemli olan toplumun, kendi üniversite standartlarını oluşturmasıdır.

         

         

  • Gelenek Oluşturamama Sorunu

         

        Çağdaş bir üniversitenin dirliği oluşturan geleneğin gücüne bağlı olduğu söylenebilir. Bu iki yönlü bir süreci içerir. Birinci durumda ilk kurulan üniversitelerin daha da geliştirilmesi olgusudur. İkinci durumda yeni kurulan üniversitelerin varlığıdır. Yükseköğretimde okullaşma sorunu yadsınamaz. İlk çözüm kurum ve öğretim üyesinin nicelik ve nitelik olarak çoğaltmaya bağlıdır. Türk yükseköğretim tarihi incelendiğinde her açılan yeni kurumlar yeni tepkiler doğurmuştur. Son zamanlarda hızla açılan üniversitelerde tek yanlı bir eleştiri sürdürülüyor. Yeni açılan bir özel üniversite eleştiriye uğramaktadır. Onların da tümüyle belli bir gelişmişlik düzeyine ulaştığı söylenemiyor. Her durumda başka bir çözüm yolunun bulunmadığı da açıktır. Her halde kurum açma olgusu çoğu kez politik tercihler sonucu oluşur; bu da olumlu karşılanmamıştır. Büyük kent dışı üniversitelerin açılma kaygıları ne olursa olsun yükseköğretime yararlar sağlamıştır. Örneğin 1946 yılında Ankara Üniversitesi kurulurken, İstanbul Üniversitesi büyük tepki göstermiştir. Ankara Üniversitesi Anadolu’daki tüm üniversitelerin kurulması ve desteklenmesini sağlamıştır. Yükseköğretimde nitelik sorunu her zaman gündemdedir. Bu konudaki eleştiriler doğrudur. Ancak kurulmadan bir kurumun ne düzelme ne de yenilenme şansı vardır. Okullaşmada esas sorun hangi alanlarda yoğunluğun olması gereği üzerinedir. Tercihin kısa süreli mesleki yükseköğretim alanında mı yoksa açık öğretim alanında mı yoğunlaşacağıdır. Türkiye tercihini açık öğretimden yana kullanmıştır.

         

        “Oysa gelişen teknolojinin lise sonrası eğitim görmüş iş gücüne olan talebi artırması, yükseköğretimin küreselleşmesi ile birleşince, mesleki ve teknik eğitim yapan, daha süreli yükseköğretim kurumları zorunlu hale gelmiştir.’’[6]

         

        Gelenek ortak bir bilim politikasıyla gelişir. Bu yönüyle bakıldığında Türk üniversitesi kendi modelini oluşturmak zorundadır. İlk söyleyişte bunca yıl bir geçmişi olan Türk yükseköğretim sisteminin gelenek oluşturmadığı anlayışı yanlış algılanabilir.

         

        Gelenek oluşturamamanın temel nedenlerinden biri de bilim politikalarındaki fırsatların eşit oranda dağılmamasına bağlanabilir. Öteden beri toplumsal bilimlerin araştırma yönteminin fen bilimlerine yakınlaştırma çabaları hem güdük kalmalarına hem de bir tür horlanmalarına yol açmıştır.

         

        Toplumsal değişimin hızlandırıcısı, yönlendiricisi, kuramı uygulamaya dönüştüren bilim ve tekniktir. Bilimin oluşturduğu ortam çoğunlukla üniversite çevresidir. Üniversite çevrelerince üretime katkı sağlayan araştırma kurumları bulunmaktadır. Bu kurumlar sadece doğa ve teknik bilimlere katkı sağlamak durumundadırlar. Zamanla toplumsal alanlardaki sorunların irdelenmesi, araştırma projelerinin geliştirilmesi gereksinimi karşısında yardım olanakları sınırlı kalmaktadır. Yaşanan bir paradoks vardır. Bu kurumlarda çalışan bilim adamları son zamanlarda toplumsal alanlarla ilgili yayınlar yapabilmektedirler. Ancak alan dışı yapılan bu yayınların alanda çalışanlara rağmen yapılması sıkıntılar doğurabilmektedir. Bu alanda yapılan belirlemeler şu noktalarda özetlenebilir.

         

        -          Bilim özerkliğinin fen bilimlerinde uygulanması oldukça kolaydır. Aynı kolaylığı toplumsal bilimler için söyleme olanağı yoktur. Son otuz yıldır üniversiteler bir cendereye sokulmak istenmektedir.

         

        -          Demokratik yönetimlerde yerleşen kuramların toplumu yönlendirmede sorumlulukları ve işlevleri vardır. Bu kuruluş ve kurumların uyarıları nesnel ölçülerde yol gösterici niteliktedir. Bunların “kişisel görüş” gibi siyasi söylemlerle geçiştirilemez. Üniversitenin bilimsel işlevi bu tür sorunlara bilimsel çözüm ve katkı üretmekten geçer. Ancak toplumsal sorunların ulusal düzeyle çözüm çabalarının araştıran için bir getirisi olmamaktadır. Ülkenin uluslararası araştırma yapan araştırıcılara büyük gereksinimi vardır. Bunu kimse yadsıyamaz. Ancak bir toplum bilimcinin kendi ülkesindeki sorunlarına bakışı, araştırması önemsenmelidir, desteklenmelidir.

         

        -          Türkiye Bilimler Akademisi saygın bir kuruluştur. Üye bilim adamlarının tamamına yakını fen alanlarında çalışanlardan oluşmaktadır. Bu saygın bilim adamlarının eğitim, kültür, etik, felsefe alanında eser üretmeleri saygıdeğerdir. Bu kurumun toplumda araştırma yapan toplumsal bilim adamlarına kapalı bir izlenim yaratmasını anlamak da zordur.

         

         

        -          Türkiye’de toplumsal alanda üretilen bilim projelerinin önemli görülmediği durumlarda bilimsel iklim yara almaktadır. Toplumsal anlamda bir araştırma, biyoloji alanında bir yosun, böcek, çiçek kadar ödülü hak etmesi gerekir. Yabancı dergilerde sınırlı bilim alanlarının yayınlarına yer verilmektedir. Bu sınırlı sayıdaki araştırmaların hiç biri toplumsal anlamda ülkeyi haklı çıkaran araştırmaları içermemektedir. Üstelik yabancı yayınlar üniversite vakıfları ve araştırma – geliştirme vakıflarınca maddi destek bulmaktır. Ulusal anlamda ülkeye hizmetin ödülü nedir?

         

        Türk toplumunun öteden beri en büyük kaygısı eğitime yeterince bütçenin ayrılmaması doğrultusundadır. Hayırsever insanların destekleri istenir. İlköğretimden yükseköğretime kadar ülkede yoğun bir savurganlık yaşanmaktadır. Akıl almaz ölçülerde sık sık döşenen makam odaları, resmi araçların hizmet dışında kullanımı, bilgisayar mezarlıkları bilim üretmek yerine toplumda fırsat eşitliğini yok edecek boyutlardadır. Eğitimde yatırım siyasi bir çıkara dönüşünce Atatürk Cumhuriyeti’nde oluşturulan her saygın kurum payına düşeni almaktadır. Başta üniversiteler olmak üzere kurumlar freni boşalan kamyonlara dönüştürülmek üzeredir. Savurganlık hortumlaşmaya, oradan da kasırgalara dönüşmek üzeredir. Kamuoyundaki sorumlu kurum görevlilerinin de kaygıları bu yoldadır. Her yurttaş bunu desteklemeyi bir yurt görevi saymalıdır. Bu görev bir arınma, bir kurtuluş yolu olmak zorundadır. Korku kültüründe toplumu ve onu oluşturan kurumları kurtarmanın yolu kuşkusuz denetimsiz bir özgürlük olmamalıdır. Denetimsiz özgürlük anarşiye yol açar. Bu ise korkutucu aktörlerin işini kolaylaştırır. Söylenebilecek olan Türk eğitim sistemindeki ‘’iğdiş edilmiş düşünceyi’’ sağaltmaktır. Bunu yaparken zihin disiplinini ve ülke koşullarını göz önünde bulundurmalıdır. Aydınların da artık toplumsal yapıyı tanıma zamanının geldiği kanısında olan araştırıcılar horlanmadan desteklenmelidir.

         

         

        Çağdaş üniversitenin bilimsel dirlik sağlamasının yolu, her bilim anlayışına uygun bir bilimsel iklimin yaratılmasına bağlıdır. Bilimsel yöntem alan mantığını yansıtmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde kavram anarşisi kaçınılmaz olur. Özellikle yabancı dildeki çevirilerin Türk dili mantığına uygun olarak yapılması gerekir. Kavramların moda rüzgârından esinlenmemesi sağlanmalıdır. Toplumsal yapıyı sarsan kırılma noktalarının her biri sonucunda yükseköğretim sistemi yara almıştır. Sorunları sağaltma durumunda olan üniversitenin kendi sorunlarını çözememiş bir kurum konumunda gözükmesi temel sorundur.

         

        Türk üniversitesinin kendi geleneğini oluşturmasının gerekliliği şu gerekçelerle açıklanabilir.

         

        -          Artık Türk üniversitesi “Napoleon Üniversite” kavramından esinlenen bir “Darülfünun” ne de “Land Grand” örneğini benimsemiş üniversite modeliyle akademik yaşamını sürdürsün.

        -          Tüm bunların akademik birikimiyle bir yükseköğretim geleneği oluşturmalıdır.

        -          Böyle bir süreçte büyük kent üniversitelerinin gelişmişliği yadsınamaz. Ancak son dönemlerde çeşitli modellere sığınan kimi üniversiteler yeni kavramları türetmeleri bilimsel tutumdan yoksun olduğu söylenebilir.

        -          Bu yeni kavramlar “gelişmiş üniversite”, “gelişmekte olan üniversite”, “az gelişmiş üniversite” ayrımı toplumsal gerçeği yansıtmaz. Gelişmişliğin ölçütü büyük kentte hantallaşan bir nicelikçe büyüklük ise bunun doğruluğu bilimsel olarak tutarlılığı simgelemez. Örneğin eğitim bilimleri kongrelerine büyük kentlerde kaç bilim adamı kaç bildiri ile katılmaktadır. Eğer büyüklük bir işlevin sağlanması ise Anadolu’daki üniversiteler bunu büyük bir özveri ve çabayla gerçekleştirmektedir.

        -          Bu ülkenin kültürel geleneği Anadolu’da filizlenmiş büyük kentlerin hoyratça harcamalarına neden olmuştur. Aydınlanmanın ulusal kurtuluşun kaynağı nasıl Anadolu’da sağlanmış ise bilimsel kurtuluşun kaynağı da Anadolu’daki üniversitelerdir. Belgeler düzeyindeki üniversitelerin bilimsel dinamizmi üniversite geleceğini sağlama yolundadır. Yeter ki yeterli olanaklar sağlansın. Üniversiteler siyasallaşmanın girdabından kurtulabilsin.

        -          Yasal olarak bilimsel özerklikten söz edilebilir. Ancak toplumsal bilimlerde özerklik oldukça göreli bir kavramdır. İçeriği belirsizlikler içermektedir. Bu bağlamda bilimsel, yönetsel ve ekonomik özerkliğe sahip bir üniversite anlayışı yoktur. Bu niteliklere sahip olmayan kurumun gelenek oluşturabilmesi zordur.

        -          Üniversite bilimsel, yönetsel ve ekonomik özerkliğe ulaşma çabasında olan üniversite denetlemeden bu işlevini nasıl sürdürecek? Bu denetim görevini YÖK Denetleme Kurulu sürdürüyordu. Ancak yıllardır bu denetim yapılmamaktadır. Denetimin neden gerekli olduğu sorulabilir. En azından özlük haklarının verilmesinde büyük önem taşıyabilir. Sayıştay denetimi sınırlı üniversite harcamalarını denetler. Sınırsız yetkilerle donatılan rektörlerin, belli başvurular ötesinde denetlendiğini söylemek zordur. Bir hukuk devletinde yargılamada denetimde belli oranda bilimsel özerkliği koruma işlevini sürdürecektir.

        -          Fakülte kurulları, yönetim kurulları, üniversite senatosu ve yönetim kurulları yaptırım gücüne sahip değillerdir. Alınan kararlar danışma niteliğindedir. Kaldı ki bu kuralların oluşumu hep tartışma konusudur. Örneğin üniversite senatosu üyeleri rektörün atadığı öğretim elemanlarının katılımı ile gerçekleşmektedir. Alınan kararların sağlıklı olup olmadığı hep tartışma konusudur.

        -          Türk üniversitelerinin en çok tartışılan, en çok konuşulan sorunu kimin rektör olacağı yolundadır. Bu sürecin demokratik olduğu da söylenemez. Abartılı bir örnekle bu şöyle açıklanabilir. Bir üniversitede seçime altı aday kalmış olsa öğretim üyelerinin hiçbiri oy vermezse, bu altı aday sadece birer oy alsa durum ne olur? Bu işleyişi sağlayan yasa hükümlerine göre hiçbir sakıncası yoktur. Yasaya göre adayların seçiminde azlık, çokluk yoktur. Yasa koyucu yasayla YÖK’e Cumhurbaşkanına bu konuda yetki vermiştir. Üniversiteler bilerek ya da bilmeyerek çok oy alanın rektör seçilebileceği yönünde kamuoyunu yanlış bilgilendirmektedir. Eğer bir eleştiri yapılacaksa yasanın demokratik bir yapıda olmadığı yönünde olmalıdır. Üniversitelerdeki bölünmenin, parçalanmanın, siyasallaşmanın yarattığı kaotik ortam “kan davasına” dönüşmek üzeredir. Yasa koyucu toplumsal sorunlara gebe olan bu süreci durdurmalıdır. 1993’ten beri uygulanan yasayı yeniden gözden geçirmelidir. Toplumsal gerilime yol açan üniversitelerdeki bu hastalık tez elden sağaltılmalıdır. Hiçbir kurumda örneğine rastlanılmayacak oranda üniversite bir karmaşayla karşı karşıyadır. Böyle bir ortamda üniversite hiçbir işlevini yerine getiremez. Geleneğini oluşturmadığı gibi bilimde üretemez. Bu bağlamda kendisi demokratik ve özerk olmayan bir kurumun bilim geleneği oluşturabileceği de tartışılabilir.

        -          Kendilerini gelişmiş üniversite olarak ‘’markalandırma’’ çabasında olan kurumları Türk toplumunu tanıyabildikleri söylenebilir mi? Bunun tartışılması gerekir. Bilimsel tutum her türlü ön yargıyı bilimin dışında tutma gereğini duyar.

        -          Türk üniversitesi, evrensel anlamda her gelişmeyi ve sorunu birlikte değerlendirmelidir. Anadolu’ da korkmak yerine “bir olalım, diri olalım, iri olalım” özdeyişini yüzyılların ötesinde dillendiren bilge Hacı Bektaş’ı unutmayalım.

         

         

        Üniversitede Denetim Açmazı

         

         

        Üniversitede denetim açmazı ifadesi, beraberinde çeşitli soruları da gündeme getirmektedir. Denetim yasalar kapsamında gerçekleştirilir. Üniversitede her birim yönetme ve yöneltim sorumluluğunda yürütülür. Denetimin her aşaması bir diğerine bağlı olarak yürütülür. Sınıfta başlar, bölümde, fakültede, üniversitede, yükseköğretime kadar bir süreci içerir. Bunun en belirgin yönü “Yükseköğretim Denetleme Kurulu” ve disiplin yönetmeliklerince verilen yetki kapsamında kişi hakları korunma amacına bağlı olarak sürdürülür. Ancak son dönemlerde denetimde görülen açmaz, kimin kime başvuracağı yolundadır. Her başvuru eninde sonunda dönüp şikâyet edilene ulaşmaktadır. Aşağıdan yukarıya yapılan başvuru hızla geriye dönmektedir. Bu hareketliliğin yönü ne olursa olsun karşılıklı iletişimi içerir. Hareket akışının düzenli işleyişi her birimin yerinde sorunu çözmesine bağlıdır. Sağlıklı yolda budur. Ancak sorunu çözme çabası göstermeden sorunu bir üste yansıtma alışkanlığı sorunu çoğu kez çözümsüzlüğe götürür. Aradan geçen zaman sorunu içinden çıkılmaz boyutlara sürükleyebilir. Her birimin kendini yetkisiz sayıp bir üste aktarmayla rahatlamış hissetme duygusu sorumsuzluğu çağrıştırır. Kendini sorumlu hissetmeyen bir birim yetkilisinin tutumu iletişimi zorlaştırır. Oysa ustalıklı bir eleştirinin çağdaş anlamda şu esasları içermesi gerekir. “Belirleyici olmak”, “bir çözüm önermek” ve “bizzat yapmak”. Burada yöneticinin hangi konumda olursa olsun özeleştiri yapma gereği vardır. Bunun sıkça yapıldığını söylemek doğru olmaz. Bunu yapmak şöyle dursun üniversitelerde korku kültürüne dayalı bir, “yönetim sendromu” yaşanmaktadır. Denetimde açmazın bu süreçte başladığı söylenebilir.

         

        Üniversitede korku kültürüne dayalı açmazlarla ilgili bulgular aşağıda belirtilmiştir. Bu bulgular otuz yılı aşkın deneyler ve gözlemler sonucu birikimin ürünü olduğu söylenebilir.

         

              Üniversiteler son otuz yıldır yapay sendromların girdabında soluksuz bırakıldı. Eleştirilecek boyutlar unutuldu. Bir YÖK sorunu yaratıldı öteden beri. Eşgüdümün, plansızlığın, dağınıklığın giderilmesi amacıyla bir üniversitede reformu gerekliydi. Bu yapıldı. İlgili yasa bunların yanında rektörlere sınırsız yetkiler tanıdı. Yükseköğretim yasası rektörlere sınırsız yetkiler sunmuştur.

         

        -          Rektörlerin yetkilerinin denetiminde sınırlıdır. Sayıştay’ın denetimi belli noktalarda toplanabilir.

        -          Üniversitede rektör istediği alanlarda akademik ilan vererek dilediği personeli istihdam edebilir.

        -          Danışma niteliğindeki fakülte yönetim kurulları, üniversite yönetim kurullarının kararlarını uygulamayabilir.

        -          Kurullardaki üyelerin tamamı rektörün seçtiği kişilerden oluşuyor.

        -          Üniversitelerde korku kültürü olabildiğince yaşanır. Bu korkuların yaşandığı durumlar şöyle sıralanabilir.

        -          “Örgütsel ikilimin yokluğu”

        -          “Danışmanın kişiliğinin yarattığı korku’’

        -          “Bilimde özerkliğin göreli oluşu’’

        -          “İş güvenliği kaygısı’’

        -          “Atanma sendromu”

        -          “Yükselme sendromu”

        -          “Yetkisizliğe karşı aşırı sorumluluk”

        -          “Denetleme kaygısı”

        -          “Yaşamını sürdürebilme”

        -          “Anlaşılmama”

        -          “Üst yönetim baskısı”

        -          “Nesnel olmama”

        -          “Önyargıların yarattığı girdap”

        -          “Akademik kaygı, araştırmadan soğuma ve yılgınlık”

        -          “Yaranma”

        -          “Değer yitimi- kişilik dağılımı” gibi sorunların içinde korkmama olanağı yoktur. İster istemez kişi “kleptokrasi”nin güdümüne şu boyutlarda girme gibi bir yozlaşmayla karşı karşıya kalabilir.

         

         

        -          Kendini politik yozlaşmanın bir parçası olarak algılayabilir. İlerlemenin, bir yere gelmenin birinden ya da bir yerlerden yana olabileceğine kendini inandırabilir. Sadakat, vefa, emeğe saygının anlamlı olacağından kaygı duyan olumsuz birçok değer olumluymuş gibi kavranır. “Rüşvet’’, “zimmet’’, “siyasal kayırmacılık’’, “adam kayırmacılığı’’, “hizmet kayırmacılığı’’, “çıkar gözetme’’, “kamu sırlarını sızdırma’’, “vurgunculuk’’, “prim verme”, “görmezden gelme” gibi kavramların sayısı her toplumsal çevrede değişik biçimlerde süreğen bir hastalığa dönüşmek üzeredir.

        -          Yönetimde bir paradoks yaşanır. Sorumluluk başka yerde aranır. Ülke demokrasi ile yönetiliyorsa politikacının olması kaçınılmazdır. Yasaları koyan onları uygulayan politikacıdır. Ancak siyasallaştırma beraberinden sorunlar getirdiği için yönelim felsefesinin politika boyutu yozlaşmaya uygun ortam sunmaktadır. Yozlaşmayı sağlayan sadece öğretmen, yönetici değildir. Veliler ve öğrencilerde bu yozlaşmada katkısı olan kişilerdir. Haksız not isteyen öğrenci ve veli, politikacıdan oy karşılığı çıkar sağlayan seçmenden farklı değildir.

        -          Korku kültürü bireylerin kendilerini acındırma güdüsüne yol açar. İnsanların özürleri olabilir. Bunu doğru yansıtmak yerine sapmalarla sonuca varmak ister.

        -          Yönetimde birimin başında bulunan kişi özeleştiri yapamaz. Hep birilerini eleştirir. Bu birlikte çalıştığı kimseler olabileceği gibi çoğunlukla üst yönetime karşı olumsuz eleştirileri kapsar.

        -          Devamlı bir arayışın içindedir. Bu arayış kurumun sağlıklı işleyişini sağlamak yerine eksiklikleri bulma çabasına yöneliktir. Zaman zaman veri toplama yarışı da doğar. Onları en acımasız şekilde sunmaya çalışır. Kendi sorumluluğunu unutur. Başkalarını eleştirmekten haz duyar. O gün onun için kazançlı geçmiştir. Kendi üstünde bir konuma sahip yöneticilerin eksikliğini vurgulamak onun sorunlarından arındırmıştır. Bu dönem kısa sürer. Mutsuzluğu ile baş başa kalınca uykuları kaçar. Yeni planlar kurar. Başarı yerine başarısızlığı arama çabası ona sorumluluğunu unutturur. Kendini yasaların üstünde görmeye başlar.

        -          Demokratik yönetim kişinin keyfiyetini devreden çıkarır. Yönetim kurallarla işler. Bu kuralların sınırı yasa, yönetmelik ve kurumların gelenekleriyle işler. Bu geleneklerin işleyişi çoğu kez sınırlı zamanı içermez. Örneğin bir bilim adamının çalışma saatleri sınırı, onun çalışma gücüne bağlıdır. Bu sekiz saat olabileceği gibi bütün gece ve hafta sonlarını da kapsayabilir. Bilim ikliminin oluşması da buna bağlıdır. Bu tutum herkesçe saygıyla karşılanır. Üniversite geleneği de böylece oluşur. Ancak hiç kimsenin günlerce kuruma yasal izinler dışında uğramama hakkı yoktur. Eğer bir yönetici yasa ötesinde buna ödün veriyorsa ne bilim iklimi ne de üniversite geleneği oluşur. İkilimin oluşumu bir tür usta- çırak ilişkisinin birlikte oluşuna bağlı olarak gelişir. Geleceğin bilim adamları böyle bir görenekle kendilerini bulurlar. Kuşaklar boyu bu görenek bilim geleneğini ortaya çıkarır.

        -          Yönetimdeki paradoksal tutumun bir yüzü de kişi kendi beceriksizliğini başkasına yükler. Bunu günlük kazanç kapısı yapar. Kendi dışındaki olumlu her gelişim onu mutsuz eder. Hep bir sıkıntının, gürültünün olmasını bekler. Bu olmayınca kuşkular duyar. Düzenli işleyiş onun için başarısızlıktır. Ona göre insanın olduğu her yerde olumsuz da olsa bir hareket olmalıdır.

         

        Yönetimde paradoks hem yönetimin içinde olmak hem de yönetime karşı olmak anlayışını yansıtınca karşılıklı iletişimde ki patolojik boyut oluşur. Bir durumu eleştirmek kuşkusuz uygar bir tutumdur. Hele hele özeleştiri yapabilme başarıyı çağrıştıran erdemli bir tutumdur. Filozofların görüşlerini anlamlı kılan, onların olgunluk döneminde kendi kendilerini eleştirebilmeleridir.

         

                    Yönetimde paradoksal tutumu körüklemek açmazlara yol açabilir. Bu durum kişilere yarar getirmediği gibi kurama da yarar sağlamaz. Uygar tutum, karşı olunan bir işleyişin içinde olmamaktır. Hem banka üst yönetiminde bankayı soyanların işini kolaylaştıracak kararlara katılacak hem de onlara karşı olduğunu vurgulayacak. Bunun erdemli bir tutum olduğunu vurgulamak ise safdillik olur. Kişi karşı olduğu bir oluşumun içinde yer alınca kendisiyle çelişir. Bu ise paradoksal bir anlayışı yansıtır. Kurumlar varlıklarını bu yaralara karşın sürdürür. Paradoksal ortamın aktörleri olan kişiler tüm yaşamları boyunca erdemsizliklerinin acısını duyarlar. Bu sanı olmaktan öteye kaçınılmaz sondur.

         

         


        


        

        [1] Türkiye’de ve Dünyada Yükseköğretim – Bilim ve Teknoloji Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği, İstanbul, 1994, s. 151


        

        [2]Ali Güler, Türkiye’de Üniversite Reformları, Ankara 1994, s. 151


        

        [3]Hasan Ali Koçer, “Türkiye Üniversitelerinde Örgütsel Gelişme”, Üniversite Yönetiminin Uluslar arası Sorunları Sempozyumu, (19-21.3.79)


        

        [4]Bertrand Russel, Bilimin Toplum Üzerindeki Etkileri, (Çeviri: Erol Esençay), İstanbul, 1979 s. 12


        

        [5]Paul Feyerabend, Bilim Kilisesi, Özgür Bir Toplumda Bilim (Çev: Cevdet Cerit), İstanbul 1991, s. 128


        

        [6]Türkiye’ de ve Dünyada Yükseköğretim s. 65


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele