Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş’ın Ardından

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

Kadrini seng-i musallada bilüb ey Bâki

Durub el bağlayalar karşında yârân sâf sâf

         

        Milletlerin kahramanı, milletlerin müşkül zamanlarında, umutsuzluğun, çaresizliğin oluşturduğu karamsarlık ortamında parıldayan yıldızlardır. Ruhların bunaldığı, ümitsizliğin yürekleri bunalttığı anlarda toplumlara kılavuzluk yaparlar, yol gösterirler; azimleriyle cesaretleriyle imanları tazelerler, kalplere yeniden heyecan aşılarlar, güven kazandırırlar.

         

        Kıbrıs Türklüğünün en büyük şansı, yok olma ihtimallerinin gerçekleşmek üzere olduğu 50’li yılların başlarında, Rauf Denktaş gibi güçlü bir şahsiyetin kurtuluş mücadelesini başlatanların arasında olması, kısa bir süre sonra lider sıfatıyla başında yer almasıdır.

         

        Gençlik yıllarından itibaren hedeflerinde, ideallerinde en ufak sapma bulunmayan, dümdüz bir çizgi hâlinde, büyük bir istikrar içerisinde sürdürdüğü 88 yıllık ömrünü gerçek bir “dava adamı”, tam bir kahraman, örnek bir lider olarak tamamladı. Geçirdiği ağır hastalık neticesinde konuşma ve hareket zorluğu yaşarken bile, yarım yüzyıl öncesindeki gibi Kıbrıs mücahitlerinin cesur ve kararlı yöneticisi “Toros” idi.

         

        Varlığını yıllarca önce Kıbrıs Türklüğünün varlığına, özgürlük ve bağımsızlık ülküsüne seve seve, isteyerek, inanarak feda etmiş, geri almayı hiçbir zaman düşünmemişti.

         

        Remzi Oğuz Arık’ın eşine ithaf ettiği fotoğrafındaki anlamlı ifadesiyle “bütün bir ömrü bir cephede gibi yaşamayı” şiar edinmişti;gerçek bir ülkücüydü, er kişiydi.

         

        “Kahramanlık ileri atılıp bir daha dönmemek” ise bu Denktaş’ın hayatının özetidir.

         

        27 Kasım 1948’de 24 yaşında Kıbrıs Türklerinin ilk mitinginde kürsüde konuşan genç Denktaş’ın söyledikleriyle, 64 yıl sonra 2012 yılının ilk günlerinde solunum cihazına bağlı olarak yatarkenki son sözleri arasında duyulan “Burası bağımsız bir Cumhuriyet’tir” ifadesi tıpatıp örtüşür. Başka bir ifadeyle onun bu son sözleri 88 yıllık ömrünün veciz ve anlamlı bir özetidir.

         

        Rumların adayı Yunanistan’a bağlamak üzere Albay Grivas’ı çağırıp, EOKA terör örgütünü kurdukları 50’li yılların ortalarında Rauf Denktaş İngiliz yönetimindeki Kıbrıs’ta savcılık görevi yapmaktadır. Rum saldırısıyla can güvenlikleri kalmayan Kıbrıs Türkleri şaşkın ve çaresizdir. Türkiye 1951 yılında “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur” diyebilen bir Dışişleri Bakanı’nın sözlerinden 1-2 yıl sonra durumun vahametini geç de olsa fark etmeye başlamıştır. Millî duyguların günümüzdeki gibi henüz törpülenmediği o yıllarda, 1955’den itibaren kitlesel gösteriler başlamıştır. “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır” sloganlarıyla toplantılar düzenlenmektedir.

         

        Av. Rauf Denktaş savcılık görevinde emekli olmasına 6 ay kala 1957’de “Kıbrıs Türk Federasyonu Başkanı” olmayı kabul eder. Tedirgin olan eşini “Bir yıl kadar çalışıp, gerekli teşkilatlanmayı yapıp işime dönerim” diyerek yatıştırmaya çalışır. Ancak olaylar hızla gelişir. Denktaş kamuoyuna açık sıfatının yanı sıra, Kıbrıs Türklerinin varlığını korumak için oluşturulan “Türk Mukavemet Teşkilatı”’nın kurucusu ve sivil lideri olarak tarihi bir görevi daha üstlenir.

         

        Başbakan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs davasını tam olarak sahiplenmişlerdir. Yunanistan ve İngiltere ile yoğun diplomatik görüşmeler yapılmakta, kıyasıya pazarlıklar cereyan etmektedir. 1959’da imzalanan ve dış politikamızın en parlak başarılarından bir olan Londra ve Zürih anlaşmaları Kıbrıs meselesinin dönüm noktası olmuştur. Türkler Rumlarla birlikte oluşturulan Kıbrıs Devleti’nin ortağı olduğu gibi, Türkiye İngiltere ve Yunanistan ile birlikte bu oluşumun garantörlüğünü üstlenmiş, böylelikle uluslararası hukuk açısından bir “statü” elde edilmiştir. Bu anlaşma çerçevesinde Türk Alayı’nın Kıbrıs’a intikaliyle askerimiz yıllarca sonra Ada’ya ayak basma imkânı bulmuştur.

         

        Ancak Kıbrıs Rumlarının lideri ve fanatik bir Pan-Helenist olan Makarios, bir emrivaki olarak kabule zorlandığı bu statüyü sürdürmeyi düşünmemekteydi. Nitekim imzasının mürekkebi bile kurumadan, EOKA Kıbrıs Türklerine kanlı saldırılar başlattı. Türk alayında görevli Tabip Albayın karısını ve iki çocuğunu sığındıkları banyo küvetinde acımazsızca katlettiler. Lefkoşa’daki Alayımızın kışlasından çıkıp mevzilenmesi ve çarpışmaya girmesi üzerine ve Ankara’nın yoğun tepkileri karşısında saldırılar kısa bir süre için kesildi.

         

        Rauf Denktaş Kıbrıs Türk cemaati adına 1964 yılında Birleşmiş Milletler’de konuştu; EOKA’nın katliam girişimlerini Makarios’un tutumunu dünya kamuoyuna duyurdu. Buna tepki olarak Makarios Denktaş’ın Ada’ya girmesini yasakladı. Onun artık Ankara’da, yüreği ve beyni Ada’daki Türklerle dopdolu bunalımlı sürgün yılları başladı. 1967 yılında Rumların yeni saldırılar başlatmaları üzerine daha fazla dayanamayarak, ölümü göze alarak ufak bir botla planladığı yere değil Karpaz Yarımadası’na çıktı. Ancak “Toros” kısa sürede yakalandı ve Ankara’nın baskısı üzerine Türkiye’ye iade edildi. Bir yıl sonra Birleşmiş Milletler aracılığıyla yasağı kaldırılması üzerine, mücadelesini bıraktığı yerden sürdürmek üzere Ada’ya döndü.

         

        1973’de Türkiye’nin de desteğiyle Dr. Küçük’ün yerine Cumhurbaşkanı Yardımcısı oldu. Böylelikle fiilî durum hukukî görünümüyle örtüşür hâle geldi.

         

        1974 yılının Temmuz ayında Ada’nın Yunanistan’a bağlanması ve Kıbrıs Türklerinin yok edilmesi amacıyla düzenlenen Sampson Darbesi üzerine Türkiye anlaşmalardan kaynaklanan hakkını kullandı. Türk Silahlı Birliklerinin müdahalesiyle Rumların projesi gerçekleşmedi, Ada fiilen bölündü. Rauf Denktaş 1975’te ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Devlet ve Meclis Başkanı oldu. 1976 -1981 de iki kez halkın oylarıyla Devlet Başkanlığı’na seçildi.

         

        1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin inşası üzerine yapılan seçimlerinde yeni Devlet’in ilk Cumhurbaşkanı oldu. Bu görevini üst üste kazandığı seçimlerle 2005’e kadar sürdürdü. Bu tarihte yapılan seçimlerde aday olmayarak siyasi hayatını noktaladı.

         

        Rauf Denktaş ile çeşitli vesilelerle görüşme, konuşma ve dinleme imkânım oldu. Özellikle 2004’de Annan Planı için yapılan referandum sırasında kendisine destek olmak amacıyla ATO Meclisi’ni özel bir uçakla birkaç günlüğüne Kıbrıs’a götürdüğümüzde muhterem Cumhurbaşkanımızla sohbet fırsatını buldum. Kıbrıs meselesini çeşitli yönleriyle Kıbrıs Türklüğü tarihinin bu canlı hafızasından olayları doğrudan yaşayan bir ağızdan dinleyip öğrenmek imkânım oldu. Bu arada onun duygusal dünyasını, insanî yanını, şahsî yaşantısını kısa bir an bile olsa tanımaya çalıştım.

         

        Sergilediği resmî görüntünün dışında sımsıcak, sevgi dolu, şefkatli yüreğini, tasavvufi dünyasını, Mevlana sevgisini yakından müşahede ettim. En sıkıntılı zamanlarında bile yüzünde eksilmeyen tebessümünün, kendisini daha da sevimli kılan şakacı üslûbunun, nükte becerisinin, yaşadığı evlat acılarının, çeşitli kırgınlıkların, hayal kırıklıklarının mustaribi gönül dünyasını, kendine özel bir alan olarak tutmak için başvurduğu perdeleme yöntemi olduğunu fark ettim. Ancak Denktaş duygu dünyasında ne fırtınalar yaşarsa yaşasın millî bir mücadeleyi yürüttüğünün, Kıbrıs Türklerine onurlu ve aydınlık bir gelecek hazırlamakla yükümlü olduğunun bilincindeydi. Onun çok bilinen fotoğraf merakı ve açtığı sergiler belki de yaşadığı acıları hafifletmeye yönelik vesilelerdi.

         

        Rauf Denktaş’ın gerek Türk Millî Mukavemet Teşkilatı’nın içerisinde yürüttüğü mücadele yılları, gerekse 1974 Barış Harekâtı’yla birlikte başlayan siyasî hayatı büyük sıkıntılar ve çeşitli zorluklarla geçti. Harekâttan sonra Kıbrıs ikiye bölünmüş, fakat statüsünün ne olacağı belirlenmemişti. Batı dünyası meseleye kalıcı bir barış ve huzur ortamı sağlayacak tarzda hakkaniyet ve adalete uygun bir çözüm aramak yerine, “hilal”in Hristiyan bir halkın haklarını askeri güç kullanarak gasp ettiği saplantısından kurtulamadı. Taraflar arasında o tarihten itibaren başlayıp yıllar boyunca sürüp gelen müzakereler sırasında Türk tarafını temsil eden Denktaş, içeriden ve dışarıdan büyük baskılar gördü; tavizler vermesi istendi. Rumlar Batı dünyasının desteğini sürekli arkalarında buldular. Bunun verdiği güven ve kibirle adil bir anlaşmaya yanaşmak istemediler. Silah gücüyle başaramadıkları AKRETAS PLÂNI’nı, diplomatik kanallardan gerçekleştirmeye çalıştılar. Denktaş konuları iyi bilen, diplomasinin bütün kurallarına vakıf, ne istediğinin bilincinde, sinirleri sağlam usta bir müzakereciydi. Bütün amacı 1974’te 100 yıl kadar önce Girit Türklerine yapıldığı tarzda yok edilmelerine ramak kala Kıbrıs Türklerine güven içerisinde, özgürce yaşayacakları bir statü sağlamaktı. Ancak Rumlar Ada’yı bütünüyle kendilerine mal etmeye, Kıbrıs Türklerini ikinci sınıf bir tebaa yapmaya kararlıydılar. Batılı destekçileri de onlara cesaret veriyordu.

         

        Denktaş taviz verip teslime yanaşmadığı için “uzlaşmaz” ilân edildi. Hem Batı dünyasında hem de Türkiye’deki bilinen çevreler tarafından sürekli eleştirildi; hatta suçlandı.

         

        Vefatından sonra övgü dolu demeçler veren siyasetçilerin, yaşarken nasıl bir dil kullandıkları, makamından alaşağı edilmesi için hangi tertipleri hazırladıkları, itip kakmaya çalıştıkları hafızalarda canlı duruyor. Hak etmediği kampanyalarla sorunun çözümünü engelleyen, anlaşmayı istemeyen kişi ilan edildi. 2004’de Ankara arkasından çekildi. Yere göğe sığdırılmayan Annan Plânı’nın kabulü durumunda çözümün sağlanacağı propagandasıyla %65 oranında evet oyu çıkmasının yolu açıldı.

         

        Ancak o günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Dünyanın her yerinde demokrasi adına ayrılıkçı eğilimleri destekleyen, Türkiye’de PKK’nın eylemlerini meşru ve haklı bir mücadele olarak gören Batılı devletler ve kamuoyları, mesele Kıbrıs olunca değişiveriyorlar; birleşme yanlısı olup çıkıyorlar. Yugoslavya’da, Çekoslovakya’da, Sudan ve Irak’ta benzer problemler ortaya çıkınca bu ülkelerin ikiye üçe bölünmelerini normal sayıp destekleyenler, Kıbrıs’ta bunun tam zıddı bir tutum sergiliyorlar. Türkiye’de halkların kendi kaderlerini tayin hakları diyerek etnik fitneyi kışkırtanlar, solcu ve liberaller Kıbrıs konusundaki tutumlarıyla Batılıların tutumlarına benzer bir yol izliyorlar.

         

        Rauf Denktaş 2005’te siyasetten, 14 Ocak’ta da Dünyamızdan çekilerek ebedî âleme intikal etti. Bugün herkes, özellikle çözümün düşmanı Denktaş’tır diyen çevrelerin ve politikacıların mevcut tabloyu serinkanlılıkla ve objektif olarak okumaları gerekiyor.

         

        Kim ne söylerse söylesin tarih Denktaş’ı doğrulamış bulunuyor. Kendi belirledikleri temel kriterlere kesinlikle uymamasına rağmen ve üzerlerine yük getireceğini bile bile Rum kesiminin Avrupa Birliği’ne alınmasını sağlayan ve Fransa’yla Almanya’nın öncülük yaptığı ülkeler “taraf” olduklarını zaten bu kararı alırken ilan etmişlerdi. Annan Plânı Rumlar tarafından hışımla reddedilirken, Türkiye’deki bilinen kesimlerin Batılıların tepki gösterecekleri beklentisi doğal olarak boşa çıktı. Gerçeklerle yüz yüze kalmak bazılarının geç de olsa hayal dünyasından çıkmalarına vesile oluyor. Ankara bir süreden beri Denktaş’ın çizgisine yaklaşmış görünüyor. Yürütülen müzakerelerde bir sonuç alınmayacağını bile bile taraflar uzlaşmayan görünümü vermemek için masayı terk etmiyorlar. İki eşit kurucu devlet temelindeki bir çözümü artık Denktaş değil, şu anda işbaşında bulunan Eroğlu ve ekibi savunuyor.

         

        Son bir yıldır bölgede yaşanan gelişmeler, Arap Baharı sürecinde yönetimlerin değişmesi Kıbrıs’ın jeopolitik değerini gözler önüne serdi. Kısa bir süre öncesine kadar bunun aksini savunan ülkemizdeki solcu ve liberal çevrelerin iddialarının aksine, Ada’nın “batmayan bir uçak gemisi” konumuyla bölgenin en kritik jeopolitiğine sahip bulunduğu görüldü. Askerlerimizin Kıbrıs’taki varlığının sadece Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin teminatı olmadığı, bunun ötesinde Türkiye’nin stratejik çıkarları açısından büyük değer taşıdığı anlaşıldı.

         

        Bu arada Ada çevresinde keşfedilen doğalgaz kaynaklarının varlığı meseleye jeoekonomik bir veçhe ekledi. Bağımsız Kıbrıs Türk Devleti’nin varlığı her zamandan daha elzem hale geldi. Ankara’da artık herkesin kendi yolunda gitmesi, uzlaşma sağlanamadığı takdirde KKTC’nin tanınması hususu konuşuluyor.

         

        Bütün bu gerçekler ortada iken bilinen kesimlerin, malum kalemlerin vefatından sonra bile Denktaş’a kin ve öfke kusmaya devam etmeleri, fikrî ve ideolojik bir çarpıklığın ötesinde ciddi bir ahlâk sorunu yaşadıkları anlamına geliyor.

         

        Rauf Denktaş tıpkı “bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” diyen Mehmet Emin Resulzade gibi, bağımsız ve özgürlük bayrağını yükselten bir kahraman olarak Hakk’a yürüdü. Sadece Kıbrıs Türklerinin değil bütün Türk dünyasının, hepimizin Cumhurbaşkanımız olarak algıladığımız millî kahramanımızı, yürekli ve cesur liderimizi hürmetle, minnetle, şükranla anıyoruz. Cenab-ı Hak’tan kendisine rahmet ve mağfiret diliyoruz. Mekânı Cennet olsun; milletimizin başı sağ olsun.

         

        

         

         

        *Rauf Denktaş’ın yanına defnedildiği anıtın kaidesinde Türk Millî Mukavemet Teşkilatı’nın yemini yazılı: “Kıbrıs Türkünün yaşayış ve hürriyetine, canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına, her nereden ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için kendimi Türk milletine adadım. Ölüm dahi olsa verilen her vazifeyi yapacağım. Bildiğim, gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilen her şeyi, canımdan aziz bilip, sonuna kadar muhafaza edeceğim. Gördüklerimi, işittiklerimi, hissettiklerimi ve bana emanet edilenleri, hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. İfşaatın bir ihanet sayılacağını ve cezasının ölüm olacağını biliyorum.

Yukarıda sıralanan hususları harfiyen tatbik edeceğime, şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine söz verir, ant içerim.”
 
*1957 yılından itibaren Türkiye’den giderek Kıbrıslı mücahitlerle birlikte Kıbrıs Türklüğünün özgürlüğü ve güvenliği için canlarını ortaya koyarak mücadele veren, bu uğurda şehit olan kahramanları, onları eğitip yetiştiren, kumandanlığını yapan subaylarımızı ve 1974 Barış Harekâtı’nda görev yapan askerlerimizi bir kere daha şükranla anıyoruz. Hayatta olan gazilerimize uzun ömür ve sağlık, ebedî âleme intikal edenlere rahmet diliyoruz.
 
 

         


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele