II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türkiye’de Tarihçiliğe Bir Bakış (1908-1931)

Ocak 2012 - Yıl 101 - Sayı 293

        Bu yazı II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan süreçte modern Türk tarihçiliğinin ilk çeyrek yüzyılı üzerine genel bir bakışı içermektedir. Modern tarih yazımı açısından yüz yıllık bir geçmişe sahip olan Türk tarihçiliğinin akademik kurumları ve bilimsel çalışmalarının temelleri bu çeyrek yüzyıl içinde atılmıştır. Akademik tarihçiliğe paralel bir popüler tarihçiliğin yükselişi de aynı dönemde olmuştur. Burada, tarih yazıcılığı üzerine çalışmalarda dikkate alınmayan tarih bölümleri ve akademik kurumların dışında gelişmesine rağmen akademik tarihçilikle etkileşim halinde olan popüler tarihçiliğe de dikkat çekilecektir. Türk tarihçiliğinin tarihi genellikle birbirini tekrar eden ve belirli kurumlar ve şahıslar üzerinden umumi değerlendirmeleri içeren makale ve eserlerde ele alınmıştır. Bu açıdan Türkiye’de tarihçiliğin tarihi bütün yönleriyle ne ölçüde hakkıyla yazılmıştır sorusuna hala tatmin edici bir cevap bulamadığımızı belirtmemiz gerekiyor. II. Meşrutiyet Dönemi ifadesi, burada siyasi anlamından ziyade II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki yıllarda başlayan tarih anlayışının, etkisini sürdürdüğü Cumhuriyet’in ilk yılları dâhil olmak üzere 1931’de Tarih Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasına kadar ki zamanı kapsayan şekilde kullanılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren şekillenmeye başlayan ve yaygın kurumları vasıtasıyla bir öğreti haline gelen resmi tarih görüşüne göre Türkiye’de siyasal, toplumsal, ekonomik ve bilimsel anlamdaki bütün ilklerin temeli Cumhuriyet’le birlikte başlamıştır. Bir ideolojinin parçası olarak gelişen bu inanç, akademik alanda etkisini kaybetmiş olsa da geniş bir kitle üzerinde izlerine hala rastlanmaktadır. Bugün gelinen noktada sosyal bilimcilerin çalışmaları Cumhuriyet Dönemi kurumlarının kopukluktan ziyade muhteva ve şekli değişikliklerle Osmanlı geçmişine dayandığını göstermektedir. Bu çerçeveden bakıldığında modern Türk tarihçiliğinin sonraki yıllardaki bilimsel çalışmalara ufuk açan kurumsal yapısı, fikri temelleri ve şahıslar kadrosunun II. Meşrutiyet Döneminin ürünüdür. Türk tarih tezi istisna tutulursa Cumhuriyet Dönemi tarihçiliği bu miras üzerine kurulmuştur, fakat dönemin Türk tarihçiliğindeki yerinin yeterince değerlendirildiği söylenemez. I. Türk Tarih Kongresi’yle ortaya çıkan Türk tarih tezi ve bu doğrultuda yapılan çalışmaların Türk tarihçiliğinde bilimsel gerilemeye veya kesintiye sebep olup olmadığı konusu bugün bile kolaylıkla dillendirilemezken,  II. Meşrutiyet Dönemi devrin resmi tarih kurumu olan Tarih-i Osmanî Encümeni’nin rahatlıkla tenkit edilebildiği bir devri ifade eder. Bu devirde Türk tarihi üzerine yapılan araştırmalar nitelik açısından bir kenara bırakılırsa tarih teziyle yapıldığı gibi hayali bir tarih inşası yerine tarihi gerçekler üzerine oturtulmuştu. Osmanlı tarihi üzerine bilimsel ve popüler yayınların ilk örneklerinin yanı sıra, arşiv çalışmaları, uluslararası akademik kuruluşlarla irtibata geçilmesi, mahalli tarih çalışmalarına öncü nitelikte faaliyetlerin başlaması, Ahmet Refik ve Fuat Köprülü gibi tarihçilere yabancı kurumlar tarafından ödül ve üyelik verilmesi dönemin tarihçiliğinin manzarasını göstermektedir. Dışarıdan gelmiş olsalar bile tarihçilik bakımından Cumhuriyet Döneminde de etkili isimler olan Zeki Velidi, Yusuf Akçura gibi şahsiyetler bu devirde şöhret bulmuşlardır. Yine Dârülfünûn bünyesinde açılan tarih şubesi ileriki yıllarda açılacak tarih bölümlerinin ilk örneği ve Türkiye’de üniversite düzeyinde tarih öğretiminin başlangıcı olmuştur. Ayrıca akademik tarihçiliğe paralel olarak gelişen popüler tarihçiliğin temel ilgi alanları bu yılların ürünü olarak doğarken yazar kadrosu bu devirde yetişmiştir. Bunların dışında siyasal ve toplumsal olarak yaşanılanların hafızalarda kalan izlerinin sonraki yılların yakın tarih tartışmalarının ana malzemesi olduğunu da belirtmemiz gerekiyor.

         

         

                    “Bidayet-İ Zuhurundan Eyyam-ı Ahireye Değin” Osmanlı Tarihini Yazmak

         

        Türkiye’deki bilimsel ve kurumsal tarih çalışmalarının ilk örneği olması ve mevcut birikimi 1930’lu yılların başından itibaren yeni bir safhaya giren Türk tarihçiliğine aktarması bakımından, Tarih-i Osmanî Encümeni, yüz yıllık modern Türk tarihçiliği içerisinde öncü rolüyle önemli bir yere sahiptir.

         

         

        [1] Faaliyette olduğu yıllardan sonraki dönemlerin Osmanlı tarihi çalışmalarına temel olacak dergisi ve yayımladığı eserlerle Türk tarihçiliğinin ilk bilimsel kurumu olmuştur. 1909 yılında Sultan Reşat’ın ilgi ve himayesiyle kurulan encümenin esas hedefi, kuruluşundan o güne kadar Osmanlı tarihinin bütününü ele alan bir eserin yazılmasıydı. Encümen bunun için birtakım kararlar aldı ve bunları uygulamaya koydu. Alınan kararlara göre Osmanlı tarihi kitaplarında eksik olan kaynaklar, Osmanlı tarihi hakkında yabancı dilde yazılmış kitaplar ve bilinmeyen olaylar hakkında araştırma yapılıp mecmuada yayımlanacaktı. Bununla beraber yabancı ülkelerdeki benzer kurumlarla irtibat sağlanacak, yayımlanan kitaplar hakkında haber ve bilgi verilecekti. Ayrıca arşiv düzenleme çalışmalarına girişilmiş ve arşivdeki belgelerinin kullanımına başlanmış bunun neticesinde arşiv malzemesine dayalı ilk eserler ortaya çıkmıştır.[2] Tarih-i Osmanî Encümeni’nin programı arasında taşradaki tarihsel mirasın korunması da vardı. Mahalli idarelerden bölgelerindeki tarihsel miras hakkında bilgi verilmesi ve kütüphanelerdeki değerli eserlerin kayıt altına alınması istendi.[3]

         

        Encümen esas hedef olarak gösterilen başlangıcından sonuna bütünlük içeren bir Osmanlı tarihi yazma görevini üyelerinden Necip Asım ve Mehmet Arif’e verdi.  Eser hazırlanıp basıldığında arzu edilen sonuç elde edilememiş, yapılan eleştiriler, Mütareke şartları, encümenin hamisi Sultan Reşat’ın ölümü gibi sebeplerden dolayı iki cilt olarak planlanan kitabın ikinci cildi yayımlanamamıştır.[4]  Daha önce belirtildiği gibi ilk faaliyet yıllarında encümen tarih tenkidi ve düşüncesi bakımından 1930’lu yıllara nispetle daha özgür ve bilimsel bir zemine sahip olmuştur. O devirde devletin resmi kurumu olan encümen, azalarından, yayınlarına ve programına kadar eleştirilmiştir. Bu eleştirilerde Fuat Köprülü ve Yusuf Akçura öne çıkmıştır. Her ikisi de tarih metodolojisi çerçevesinde encümeni ve azalarını eleştirirken 1930’lı yıllara damgasını vuran Türk tarih tezini tenkit konusunda aynı cesareti gösterememişlerdir.

         

        Rivayetler Sultan Reşat’ın bir Osmanlı tarihi yazılması isteği üzerine kurulu olsa da encümenin kuruluş nedenini sadece padişahın arzusuna bağlamak yeterli bir açıklama olmamalıdır. Encümenin kurulmasının esas nedenini padişahın kişisel isteğine bağlı olarak görmek yerine şartların gerektirdiği bir ihtiyaç olarak düşünmek daha doğru olacaktır. Bir liderin isteğine bağlı olarak kurulmuş olmasına benzer açıklama Atatürk ve tarih çalışmaları konusundaki pozisyonuyla ilgili olarak da kullanılır, fakat yapılanları açıklamak ve anlamanın yolu şahısların teşvik ve öncü rolü göz ardı edilmeksizin manzaranın bütünüyle ele alınmasıyla olacaktır. Burada Avrupa’nın diğer kurumlarda olduğu gibi modernleşme yolundaki devlet için tarih araştırmaları konusunda da örnek olduğu düşünülmelidir. 19. yüzyıl, Avrupa için tarih yüzyılıdır. Üniversitelerde tarih kürsüleri, toplulukları ve tarih araştırmalarını yayımlayan dergiler, bu yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştır. 19. yüzyılın devletleri milliyetçiliklerin doğduğu milli devletlerin kurulduğu bu çağda millet inşasında tarihin etkili rolünü kullanmıştır. Bu durum milli tarihleri doğururken milli tarihlerin yazımında kurumsal tarih çalışmalarının önemi ortaya çıkmıştır. Osmanlıcılık ideolojisi çerçevesinde milli tarih yazmak için Avrupa’daki gibi doğrudan tarih çalışmaları yapan kurumlara ihtiyaç doğmuştur. Osmanlı milleti tasavvuru farklı etnik ve dini gruplara dayanmasından dolayı milliyetçilik teorilerinin millet olmak için ileri sürdüğü ortak tarih ihtiyacını karşılayacak bir tarihi arka plana sahip değildi. Osmanlı tarihi devlet ve hanedan odaklı olsa bile Türk tarihinin bir parçasıydı. Diğer unsurların özellikle Müslüman olmayanların bu tarih içerisindeki yeri pek iç açıcı değildi. Nitekim başlangıcından son günlerine değin geçen zamanı ihtiva etmesi planlanan Osmanlı tarihinin giriş kısmında devletin müessislerinin mensup olduğu Türk-Turanî ırkın kadim tarihi İlkçağ ve Ortaçağdaki durumu gelenekleri gibi konuların yazılması bir gereklilik olarak görülmüştür.[5] Ortaya çıkan sonuç devletin Türkler dışındaki unsurlarının bu tarih içindeki yerinin, paylaşılacak bir ortak geçmişe müsaade etmediğini göstermiştir. Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir safhasını teşkil ediyordu. Bundan dolayı encümenin adının Cumhuriyet’in ilanından sonraki yıl Türk Tarihi Encümeni olarak değiştirilmiş olması çalışmaların muhtevasını ve amacını değiştirmedi, fakat encümen başlangıçtaki önemini kaybetmeye başladı. Yaklaşık yirmi yıl içerisinde zaman zaman bazı değişiklik ve kesintilerle toplam 101 sayı çıkan mecmuası ve yayımladığı kitapların yanı sıra yazar kadrosuyla Osmanlı tarihi çalışmalarında belirli bir standardın yakalanmasını sağlamıştı. Ayrıca encümen tarafından yapılan çalışmaların tenkide açık olması daha dikkatli davranmak zorunda kalan üyelerin çalışmalarını etkilemiş ve tarih araştırmalarında bilimselliğin gelişimine katkıda bulunmuştur.

         

         

        Türk Tarihini Bütün Yönleriyle Yazmak

         

                    II. Meşrutiyet Döneminde yükselen Türk milliyetçiliği düşüncesi, milli bilinç oluşturmak bakımından tarihin işlevinden yararlanırken tarih yazıcılığının gelişimine ve popülerleşmesine katkıda bulunmuştur. Milliyetçiler tarafından kurulan dernekler ve bunların yayın organları vasıtasıyla tarih alanındaki özgün araştırma ve çalışmaların sayısı artmıştır. Milliyetçi organizasyonların yaptığı çalışmalarla edilen birikim ve yetişen nesil Cumhuriyet Dönemi tarih çalışmalarının belirleyicisi olmuştur.[6] Tarih-i Osmanî Encümeni esas olarak Osmanlı tarihi merkezli ve Osmanlı tarihini bütün olarak yazmanın peşindeydi. Osmanlı tarihini Türk tarihinin bir safhası olarak değerlendiren Türk milliyetçileri bu sınırları aşmış millet inşası için gerekli tarihsel temelleri Türklerin tarihi, edebiyatı, dilleri gibi sahalara yönelerek bulmaya çalışıyorlardı. Osmanlı tarihçiliğine Türk tarihi kavramının girişi 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren olsa da bu kavramın yaygınlaşması ve hem ideolojik hem de bilimsel standartlar çerçevesinde ele alınması II. Meşrutiyet sonrası Türkçülük ideolojisinin uygun siyasal ortam bulmasıyla olmuştu. Bu siyasi ortamda birbiri ardına kurulan Türkçü cemiyetlerin öne çıkan hedefleri arasında Türk tarihinin bilinmesi ve yazılması önemli bir yer tutuyordu. Bu cemiyetlerden ilki 1908’de kurulan Türk Derneği’ydi.[7] Derneğin amacı şöyle özetlenebilir: Türklerin tarih, kültür, sanat, dil, edebiyat, etnografya ve coğrafyası konusunda araştırma yapmak ve bu konuda halkı bilgilendirmenin yanı sıra tarihleri ve aktüel durumunun yabancılar tarafından da bilinmesini sağlamaktı.[8] Derneğin hedefine ulaşması için süreli yayın, risale, kitap basımı ve konferans tarzı organizasyonlar yapılacaktı. Bu amaçlar benzer organizasyonlarda tekrar edildi. Örgütlenme gücüne göre de amaçlarına ulaşma konusunda başarılı oldular. Bu açıdan Türkçü dernekler arasında geniş örgütlülüğüyle Türk Ocakları önemli bir yere sahip olmuştur. Osmanlı coğrafyasında birçok yerde açılan şubeleri ve Ocağın süreli yayını Türk Yurdu’yla diğerlerine nazaran geniş bir kitleye ulaşabilmiştir. Türk Yurdu dergisinde esas olan Türklüktü. Türklüğün kökenlerine duyulan ilgi yazıların muhtevasını da belirliyordu. Türkçülüğün sınır tanımayan siyasi coğrafya ideali Türk tarihinin sınırlarını buna paralel olarak genişletmişti[9]. Türk milleti bilinci öncelikle milletin tarih sahnesindeki yerinin belirlenmesine ihtiyaç duyuyordu. Bilimsel kuruluş ve yayın organları vasıtasıyla yapılan yayımların yanı sıra Türk Yurdu gibi popüler mecmualar bu yerin belirlenmesinde önemli rol oynadılar.

         

        Türklerin tarihsel ve aktüel kimliğini bir bütün olarak ele alma girişiminin dikkat çekici organizasyonlarından birisi olan Âsâr-ı İslâmiye ve Tetkik Encümeni’nin kökleri Türk Derneği’nin devamı olarak ortaya çıkan Türk Bilgi Derneği’yle ilişkilidir. Âsâr-ı İslâmiye çalışmalarını Milli Tetebbular Mecmuası adıyla göstermiştir. Milli Tetebbular Mecmuası yabancı çevrelerde de dikkatlice izlenmiştir. Mecmuanın Der İslam dergisinde Martin Hartmann tarafından tanıtımı yapılmış, yazar özellikle Köprülü’nün makaleleri üzerinde durmuştur. Mecmua bir yıl içinde iki cilt olarak beş sayı yayımlanabilmiştir. Telif niteliğindeki makalelerde Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü’nün ağırlığı görülmektedir. Ayrıca Macarca, Arapça, Fransızca ve Rusçadan yapılan tercümelere yer verilmiştir.

         

         Âsâr-ı İslâmiye ve Tetkik Encümeni’nin kısa süren faaliyetinin ardından 1924 yılında İstanbul Dârülfünûnu Edebiyat Fakültesi bünyesinde Türkiyat Enstitüsü kurulmuştur. Bu enstitünün de amacı öncekiler gibi bütün sahalarda Türk tarih ve kültürüne dair araştırmalar yapmak yabancı ülkelerdeki benzer kuruluşlarla irtibata geçerek enstitüyü uluslararası bir bilim merkezi haline getirmekti.[10] Türkiyat Enstitüsü, II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında kurulan Türk Derneği, Türk Bilgi Derneği, Âsâr-ı İslâmiye ve Tetkik Encümeni gibi birbiriyle benzer çizgide faaliyet gösteren II. Meşrutiyet devri kurumlarının son halkası olmuştur.[11] Her ne kadar Cumhuriyet Döneminde kurulmuş olsa da II. Meşrutiyet düşüncesinin ve bilimsel çalışmalarının ürünüdür. Kurumsal açıdan Dârülfünûn, kişisel bakımdan da Fuat Köprülü bu birikimin aktarılmasında etkili olmuştur.[12] Enstitü, kitap yayımının yanı sıra, yakın zamana kadar yayımlanmaya devam eden Türkiyat adlı mecmuasıyla uzun yıllar Türk tarih ve edebiyat tarihi çalışmalarının akla gelen ilk adresi oldu.Ağustos 1925 tarihinde yayımlanmaya başlayan Türkiyat mecmuasının birinci cildinde, Köprülüzade Fuat, Necip Asım, Mehmet Şerafettin, Ali Canip gibi yerli isimlerin ağırlığı görülürken, ikinci cildinde, Zeki Velidi, Ahmet Caferoğlu, Mübarek Galip, Abdülkadir İnan, Abdullah Battal Taymaz, Hamid Zübeyr gibi dışarıdan gelen Türkler dikkat çekmektedir.          Thomsen ve Barthold gibi meşhur Türkiyatçıların çevirilerinin bulunduğu mecmuada, dünyadaki Türkoloji faaliyetleri hakkında bilgi ve kitap tanıtımı yapılan bir bölüm de bulunmaktadır. [13]

         

         

        Darülfünun’da Tarih: İlk Tarih Bölümünün Kurulması

         

           Türkiye’deki ilk tarih bölümü İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi bünyesinde bir şube olarak kurulmuştur. Bu şube 1933 yılında Dârülfünûn’un İstanbul Üniversitesine dönüştürülmesiyle Edebiyat Fakültesine bağlı tarih bölümü adıyla faaliyetine devam etmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte  faaliyetlerine hız veren. Dârülfünûn’un edebiyat şubesinde “tarih-i Osmanî ve tarih-i düvel, ilm-i âsar-ı atika” gibi tarihe dair dersler bulunuyordu.[14] II. Meşrutiyetin ilk yıllarında dönemin bütün müesseselere yansıyan reformları Dârülfünûn’da yapıldı.[15] 1912 yılında edebiyat şubesinin ders programı içine “tarih felsefesi” konulurken, ayrıca “tarih-i umumi, tarih-i Osmanî” gibi dersler de verildi.[16] Dârülfünûn Edebiyat Fakültesinin aynı adla yayımladığı dergisi; Türk tarihi, edebiyatı, sosyolojisi gibi konularda bilimsel bilgi üretiminin temsilcisiydi.1329 tarihli talimatnamesine göre beş şubeden oluşan Dârülfünûn da tarih “edebiyat şubesi” içinde yerini almıştı. [17] Tarih adıyla ayrı bir şube daha sonra kuruldu. Tarih şubesi kurulmadan bir süre önce 1914’te Edebiyat Fakültesi müfredatına yeni coğrafya ve tarih dersleri dâhil edildi. 1915–1916 ders yılından itibaren fakülte kendi içinde tarih ve coğrafyayı da içeren yeni şubelere ayrıldı.[18] Bu dönemde oluşturulan bölümler hakkında açıklayıcı bilgi veren 1919 tarihli talimatnamesine göre Dârülfünûn Edebiyat Fakültesi edebiyat, felsefe, tarih, coğrafya adıyla dört ayrı şubeye ayrılmıştır. Yüksek öğretim düzeyinde müstakil bir tarih bölümünün varlığına dair ulaşabildiğimiz ilk açık bilgi bu talimatnamede görülmektedir.[19] Almanlarla kurulan askeri ittifakın yansıması Dârülfünûn’un tarih derslerine da yansımıştır. 1915–18 yılları arasında İstanbul’a gelen Alman hocalardan Mordtman, Dârülfünûn’da tarih metodolojisi, Giese, Ural-Altay dilleri, Lehmann Haupt, eskiçağ tarihi, Unger, arkeoloji ve eski paralar üzerine ders verdi. [20] Savaşın bitimi üzerine hocalar ülkelerine geri dönünce Ural-Altay dilleri ve medeniyet tarihi gibi kürsüler kaldırılmıştır. İşgal kuvvetlerinin Alman hocalarla ilgili olumsuz kanaatleri hocaların ayrılma sebeplerinden olmuştur.[21] Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası dönemin bilimsel dergilerin birisi olarak tarih makalelerine de sayfalarını açmıştır.

         

         

        Popüler Tarihçiliğin Yükselişi

         

        II. Meşrutiyet yılları çökmekte olan bir devletin geçmişteki ihtişamlı zaferlerinin hatırlandığı yıllardı. Resmi tarih encümeni kurulmuş o güne kadar bir bütün olarak yazılmamış Osmanlı tarihinin yazılması faaliyetlerini başlatmıştı. Geçmişteki zaferlerin en önemlilerinden birisi olan İstanbul’un fethi artık tarih yazımının ötesinde törensel bir yapıya bürünmüş ve fetih töreni olarak kutlanıyordu.[22] Bir zamanların Akdeniz’i titreten Osmanlı denizcileri, birkaç usta kalemin elinde yorumlanarak dönemin kahraman ihtiyacına cevap veriyorlardı.[23]Tarihin sınırları Osmanlı sınırlarını açmış Türklerin uzak ataları ve akrabalarının tarihiyle buluşmaya başlamıştı. Bu aynı zamanda siyasal bir buluşma arzusuydu. Tarihle ideolojilerin buluştuğu noktada tarih meleği geçmişteki kahramanları devşirerek destan kahramanını roman kahramanı yapıyor, eski zaferleri kaybedilmiş topraklarla büyüyen moralsizliğin üzerini örtmek için kullanıyordu. Gazete, dergi ve kitap popüler tarihçiliğin başlıca araçlarıydı. Tarihe farklı bir ifade alanı açan sahnelerde en çok temsil edilen eserler arasında Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun ayrı bir yeri vardı. Tiyatrolar devletin çöküş sürecinde kurucu Osman Gazi’yi yeniden canlandırıyordu.[24] Şahitlerinin yaşadığı bir dönemde yakın geçmiş Abdülhamit ve Mithat Paşa üzerinden yapılan kurgularla hafızaları canlı tutuyordu.  Sonraki yıllarda tarihi sevdiren adam namıyla anılacak olan Ahmet Refik yazılarıyla II. Meşrutiyet Dönemine damgasını vurmuştur. Ahmet Refik, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan zaman içinde yüzlerce makale ve kitaba imza atarak popüler tarihçiliğin öncüsü olduğu gibi işlediği konularla sonraki nesil yazarlarının da ufkunu açtı.[25] Kadınlar Saltanatı adlı çalışması sonraki yılların kadın sultan hikâyelerine temel olurken, Baltacı, Kabakçı Mustafa, Cem Sultan gibi tarihi şahsiyetler üzerine yazdığı eserleri de sonraki yıllarda yazılacak benzer eserlerin ilham kaynağı olmuştur. Yeni popüler konulardan olan Lale Devri kavramı onun tarafından kullanılmış popüler hale gelmiştir. Ahmet Refik sadece popüler eserleriyle değil Tarih-i Osmanî Encümeni bünyesindeki faaliyetleriyle akademik tarihçiliğin de öncülerinden olmuştur.

         

        II. Meşrutiyet Döneminde Tarihi bilginin halk arasında yayılmasında etkili bir popüler tarihçilik aracı olan tarihi romanlarda işlenilen konular da değişmeye başlamıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Namık Kemal ve Ahmet Mithat gibi edebi ustaların kalemiyle dikkat çeken ilk Türkçe tarihi romanların Ortaçağ İslam dünyasında aradığı kahramanların yerini Orta Asya bozkırlarına uzanan kahramanların aldığı bir zemin ortaya çıkmıştır. Gök Bayrak ve Gök Sancak adıyla Leon Cahun’dan romanından yapılan tercümeler, ileride yazılacak bu tarz romanların öncüsü olmuştur. Bunlardan birisi olan Abdullah Ziya’nın 1927’de basılan Kızıl Tuğ adlı romanı, sonraki yıllarda defalarca baskı yapmış ve Orta Asya bozkırlarını konu edinen romanların ilham verici örneği olmuştur.

         

        II. Meşrutiyet Dönemi tarihi romanlar konusunda öncesi ve sonrası açısından çok renkli sayılmaz. Bu dönem tarihin edebiyatından ziyade felsefesi, metodolojisi ve bilimsel araştırmalarıyla öne çıktığı yıllardır. Yakın geçmiş, tiyatro ve tarihi romanda Cumhuriyet Döneminde daha belirgin görüleceği üzere kötülüklerin kaynağı olarak ifade edilmiştir. Kötü adam II. Abdülhamit üzerine kurulu popüler tarih paradigmasının ortaya çıkışı bu yılların ürünüdür. 1940’lı yılların başına kadar II. Abdülhamit dönemi birkaç istisna haricinde savunusu olmaksızın tamamıyla aleyhte bir bakışla ele alınmıştır. Siyasal ve toplumsal şartların değişiminden kolaylıkla etkilen popüler tarih yazıcılığı kısa sürede Cumhuriyet’in inşa etmeye çalıştığı resmi tarihe uyum sağlamıştır. II. Meşrutiyet’in övgüyle bahsettiği ve yeniden keşfettiği Osmanlı geçmişi Cumhuriyet’le birlikte reddi mirasın ötesinde aşağılama konusu olmaya başlamıştır.[26]

         

         

        Sonuç

         

        Türkiye’de tarihçilik üzerine biyografik, bibliyografik ve kurumsal yapılar üzerine çalışmaların yeterince olmaması, yapılanların ise daha çok belirli isim ve kurumlarla sınırlı kalması esasında bir yüzyıl içine sığdırılabilecek modern Türk tarihçiliğinin hakkıyla ifade edilebilmesinin önünde önemli bir engeldir. Elbette öne çıkan isimler ve kurumlar ilgi görmeyi hak edecek özelliklere sahiptirler, ama manzaranın bütünü içerisinde düşünülmedikleri takdirde Türk tarihçiliği çerçevesinde hak ettikleri yerden ziyade ideolojik mevzi veya gönüle hoş gelen makamlarda yer edinebileceklerdir. Yukarıda verilen bilgilerden anlaşılacağı üzere kurumsal çalışmaların başladığı ilk yirmi yıl içerisinde belirli bir standarda ulaşma çabasında olan Türk tarihçiliği milliyetçiliğin tarih yazımını canlandıran ve bu canlanmayı bilimsellik çerçevesine oturtmaya çalışan olumlu etkisini görmüştür. Kemalist milliyetçilik olarak 1930’lu yılların başında belirginleşmeye başlayan milliyetçilik anlayışı, tarih çalışmalarına bir ivme kazandırsa da bilimsellik anlamında bir durgunluğa ve gerilemeye sebep olmuştur. Bu bakımdan Türkiye’de bilimsel tarihçiliğin temellerini 1930’lu yılların tarih reformundan ziyade II. Meşrutiyet yıllarında aramak daha doğru olacaktır. Kronolojik olarak ileride olmanın bilimsel olarak ileride olmak anlamına gelmediği bilinen bir gerçektir.

         

         

        

         

         

         

        

         

         

         

        


        


        

        [1] Tarih-i Osmanî Encümeni hakkında bkz. Hasan Akbayrak, Milletin Tarihinden Ulusun Tarihine, İstanbul 2009; Mustafa Oral, Türkiye’de Romantik Tarihçilik (1910–1940), Ankara 2006; Mikdat Yazgan, Tarih-i Osmanî Encümeni, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2003.


        

        [2] Encümenin yapısı ve programı hakkında bkz. Tarih-i Osmanî Mecmuası, 1 Nisan 1326, sayı 1, s.1-8. ; Arşive dayalı çalışmaya Ahmet Refik’in hazırladığı “Onuncu Asr-i Hicrîde İstanbul Hayatı (961-1000), İstanbul 1331, Matbaa-i Orhaniye, Tarih-i Osmanî Encümeni Külliyatı, Aded: 6;Hicri Onbirinci Asırda İstanbul Hayatı -100-1100, Devlet Basımevi,  İstanbul 1931.”gibi kitaplar örnektir.


        

        [3] Akbayrak, a.g.e., s. 79-82.


        

        [4] Ayrıntılı bilgi için bkz. Akbayrak, a.g.e., s.90-103. ; Ayrıca bkz. Mikdat Yazgan, Tarih-i Osmanî Encümeni, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2003, s.44-44.; Encümenin yayımlanan kitabının künyesi şöyledir: Necip Asım-Mehmed Arif, Osmanlı Tarihi, c.1,  Matbaa-i Orhaniye,  İstanbul 1335, 638 sayfa+fihrist.


        

        [5] “ İfade-i Meram” Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, sayı 1, 1 Nisan 1326, s.2.


        

        [6] Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih, İstanbul 2003, s. 91.


        

        [7] Yusuf Sarınay,  s. 104-105; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, c. I, 2. Baskı, İstanbul 1988, s. 414-415.


        

        [8] Sırat-ı Müstakim c.1 s. 21- Sarınay, a.g.e,  s.105.


        

        [9] Türk Ocakları için bkz. Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, 2. baskı, İstanbul 2004.


        

        [10] Talimatnamenin 1.Maddesi için bkz. Düstur 3.Tertip, c. 6 2. Basılış, Ankara 1953, s. 5-6.

         


        

        [11]  Necip Asım kurmak istedikleri Türkiyat müessesinin mütareke döneminden itibaren Dârülfünûn’un milli ülkünün bir merkezi olmasının sonucu ortaya çıktığını belirtmektedir, Oral, a.g.e, s. 194.


        

        [12] İsmail Güleç,” Kuruluşunun Yetmiş Altıncı Yılında İÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Kütüphanesi”  Müteferrika, sayı 18- 235–237; Oral, a.g.e, s. 193.


        

        [13] Türkiyat Mecmuası, sayı 1 Ağustos 1925


        

        [14] Ali Arslan, Darülfünundan Üniversiteye, İstanbul 1995,  s. 54.


        

        [15] Mehmet Ali Ayni, Dârülfünûn Tarihi, Hazırlayan; Aykut Kazancıgil, İstanbul 2004,  s. 35.


        

        [16] Düstur, 2. Tertip, 4-460, Ali İhsan Gencer- Ali Arslan, İstanbul Dârülfünûnu Edibiyat Fakültesi Tarihçesi ve İlk Meclis Zabıtları, İstanbul 2004,  s 23-24; Arslan, a.g.e, s. 62


        

        [17] Dârülfünûn Talimat, Maarif- i Umumiye Nezareti, İstanbul, Matbaa-i Amire 1329


        

        [18] Oral, a.g.e, s. 110.


        

        [19] Dârülfünûn Edebiyat Fakültesi Talebe Rehberi (1334-1335) sene-i dersiyesi ikinci şuhur dersiyesi 16 Şubat-16 Haziran 1335, İstanbul 1335; Tarih şubesinde şu dersler vardır; Tarih-i Siyasi, Türk Tarihi Akvam-ı İslâmiye Tarihi, Türkiye Tarihi, Avrupa Türkiye Münasebatı Tarihi, Kurun-ı Vustada Şark Akvamı Tarihi, Akvam-ı Şarkıyye-i Kadimiye Tarihi, Yunan-ı Kadim ve Roma Tarihi-Dârülfünûn s 83-1919 da ki dersler ise şu şekildedir; Kurun-ı kadime tarihi, kurun-ı vusta tarihi-Sami kavimler ve lisanları tarihi, kurun-ı cedide tarihi, asr-ı hazır tarihi-İslâm tarihi- Osmanlı tarihi-Türk tarihi, İslâm sanayi-i nefisesi tarihi sayfa 7/8-Dârülfünûn Edebiyat fakültesi talebe rehberi (1334-35 )


        

        [20] Ali Arslan, Dârülfünûn..., s. 66-67; Gencer-Arslan, a.g.e, s. 26.


        

        [21] Gencer-Arslan, a.g.e, s. 27.


        

        [22] Fetih kutlaması için bkz. Donanma Mecmuası, 17 Haziran 1915, sayı 50.


        

        [23] Bkz. Ali Rıza Seyfi, Turgut Reis, İstanbul 1327;Kemal Reis ve Baba Oruç, İstanbul 1325.


        

        [24] Alemdar Yalçın, II. Meşrutiyet’te Tiyatro Edebiyatı Tarihi, 2.baskı, Ankara 2002, s.39.


        

        [25] Ahmet Refik’in hayatı ve eserleri için bkz. Muzaffer Gökman, Tarihi Sevdiren Adam, Türkiye İş Bankası Yayınları 1978.


        

        [26] Abdülhamit ve Osmanlı aleyhtarlığıyla ilgili bkz. Ahmet Özcan, “Tarihin Gündeminden Düşmeyen Sultan”: II. Abdülhamid, Düşünen Siyaset, sayı 27, 19 Aralık 2010.


Türk Yurdu Ocak 2012
Türk Yurdu Ocak 2012
Ocak 2012 - Yıl 101 - Sayı 293

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele