Tuna ile Lena Arasında

Ocak 2012 - Yıl 101 - Sayı 293

“Tanzimat’tan bugüne kaybettiğimiz şey, devam fikridir.”

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

 

        Milenyumun ilk çeyreğine girerken, küresel çapta değişim sinyalleri veren dünya ana kıtası ve geçiş yollarındaki ekonomik, politik ve kültürel dengelerle bunlar üzerinde silinmez izler bırakan kadim kültürler, yönünü yeniden belirlemeye çalışıyor. Afro-Avrasya sahasının tarihî ve kültürel geçmişiyle hâlihazırdaki aktüel realiteleri üzerinde ağırlığı bulunan ülkeler ve bilhassa Türkiye, bu arayışların tam merkezinde bulunuyor.

         

        Brzezinski gibi düşünürler, Amerikan kültürünün her şeye izin veren tutumuna karşı önümüzdeki yüzyılda, içinde İran ve Rusya’nın da bulunduğu Çin önderliğindeki yeni bir güç hiyerarşisine dikkat çekiyor. Batı usulü hazcılık ve maddeciliğe karşı alternatif bir kültürel-felsefi modelle de desteklenme ihtimali bulunan böylesi bir ittifakın politik, ekonomik ve kültürel etkileri, sadece Avrasya sahasında değil, aynı zamanda Arap denizleri de dâhil olmak üzere Pasifik hattına kadar uzanan çok geniş bir sahada hissedilebilir.

         

        Bizde bir tür “aydın” hastalığı diyebileceğimiz tarihî derinlikten mahrum bir felsefesizlik şeklinde tezahür eden düşünme biçimi, Marakeş’ten Asya stepleri ve Hint sahillerinin marjına kadar uzanan bu coğrafyayı okumakta zorlanıyor. Oysa önümüzde uyanış hâlinde olan muazzam bir dünya şekilleniyor. Geçen yüzyılda kuzey-güney hattında Rus-İngiliz rekabetiyle, bunu Batı’dan Doğu’ya doğru kısmen dengeleyen Alman siyasetinin yerini, bugün ABD ve Çin almış görünüyor.

         

        Bölgede yeniden şekillenmekte olan bu yeni denklemde İran’ın, hem jeopolitik, hem jeokültürel, hem de tarihten gelen geleneksel tavrına uygun biçimde, Türkiye paraleli bir eksende değil, karşıtı bir eksende yer aldığı açıkça görülüyor. Bizde bir tür “tarihsizlik” de demek olan İslamcı bir gelenekten gelen iktidar çevrelerinin, sadece Azerbaycan-Ermenistan ihtilafında değil, Orta Asya, Afganistan, Pakistan, Irak ve en nihayet Suriye meselesinde İran’ın aldığı tavır karşısında şaşkınlık içinde olmaları, tarihî tecrübeyi küçümseyen tavırlarından kaynaklanıyor.

         

        Uluslaşma sürecini tamamlayamamış güneyimizdeki sentetik devletçiklerden biri olan Suriye’nin Baasçı elitleri, nihaî olarak renk, ırk ve mezhep farklılıklarını asgari seviyeye indiren daha eşitlikçi bir yapı kurmak ve kendi iç barışından güç alan bir ulus devlet yaratmak yerine, kendi iç barışını dinamitlemek pahasına, Şii paktının doğal uzantısı hâline gelmeyi yeğliyor. Bunda Suriye’nin kendi iç dinamikleri kadar, İran ve Lübnan Hizbullah’ı yanında, uluslararası güç dengelerinin de payını düşünmek gerekiyor.

         

        Mevcut Suriye yönetiminin daha baba Esed devrinden itibaren Şii-Sünni gerilimini yumuşatmak için bazı açılımları devreye soktuğu ve bunda da kısmen başarılı olduğu biliniyor. Oğul Esed de aynen babası gibi, hatta ondan daha da istekli ve Türkiye ile koordineli biçimde adımlar atarak hem içeride, hem de dışarıda yüksek bir beklenti oluşturmasına rağmen, bugün çok daha farklı bir istikamete yönelmiş bulunuyor. Bunda iktidara yakın Nusayri çevreleri kadar, Suriye’nin girdiği bu stratejik yönelişten rahatsızlık duyan başta İran ve Lübnan Hizbullah’ı gibi çevrelerle Çin ve Rusya gibi büyük güçlerin etkili olduğu düşünülebilir. 

         

        1421’de deniz seyrüseferlerine açık eski başkenti Nankin’i askerî güvenlik endişeleriyle terk eden Çin’in stratejik önceliği bugün kuzey ve batıya değil, güney ve Pasifik istikametinde doğuya yönelmiş bulunuyor. XV. yüzyılda Çin’in bu tavrının, başkentini sağır ve kapalı Pekin’e taşımasının maliyeti, dünya hâkimiyeti mücadelesinde havluyu atmak anlamına geliyordu. Benzer bir kaderi 1582’de imparatorluk ekonomisine egemen bir noktayı, Lizbon’u terk ederek, İspanyol gücünü, uygulamada Kastilya’nın hareketsiz kalbi olan Madrid’e taşıyan İspanya yaşamıştır. Bizde İstanbul’u terk ederek Ankara’ya taşıyan iradenin, aynı korumacı, otarşik, dışa kapalı ekonomik ve politik yaklaşımlarıyla yukarıdaki iki uygulamayla çok yakın bir benzerlik içinde olduğu görülebilir.

         

        Bugün ne Türkiye eski Türkiye’dir, ne de burnumuzun dibindeki gelişmelerle ciddi biçimde ilgili olan “uzak ve eski komşumuz Çin” eski Çin’dir. Muhtemel bir Çin, Rusya ve İran ittifakı, Türkistan [doğu-batı] coğrafyasında da Türk milliyetçiliği ve Sünni İslam’a dayalı İslamî ideolojiler karşısında teyakkuz hâlindedir. Çin’in uzak batısındaki Tarım havzası, zengin petrol yatakları ve Çin’in başlıca nükleer deneme alanlarından birisi olan Sincan bölgesindedir. Bu bölge bilhassa Türk dilli Müslüman Uygurların yoğun olduğu bölgelerin başındadır. Burası Doğu Türkistan olarak bilinen bölgedir. Türkistan’ın diğer yarısı [Batı-Türkistan], bugün bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleridir ve buralardaki hareketler hem Rusya, hem de Çin için belirsiz ve riskli bir alan oluşturmaktadır.

         

        Maveraünnehir’deki Fars dilli toplulukların bulunduğu Sünni İslam inancına sıkı sıkıya bağlı topluluklar [bugünkü Taciklerin ataları olan Samaniler] için Şii Büveyhîler bir tür öteki kategorisindeydi. Maveraünnehir’deki Fars dilliler o çağlardan beri koyu Sünni olup, asıl Farslardan kendilerini bu şekilde ayırmışlardır. Afganistan sahasında da Sünni İslam’la Şii İslam’ın mücadelesi, eskiden olduğu gibi bugün de canlıdır. Şii jeokültürü diyebileceğimiz ve İran’ın tarihî siyasetine uygun biçimde varlığını sürdüren bu realite, Irak’ın güneyi ve hatta Irak Türkmenleri arasında bile etkisini sürdürmektedir.

         

        Yeni Avrasyacılığın önderlerinden Alexandr Dugin, Anglo-Saxon Atlantikçi küreselleşmenin alaşağı edilmesini, Rusya (Heartland) ile diğer Avrasyacı kıyı güçlerin (Rimland) işbirliği yapması şartına bağlamaktadır. Türkiye’nin bölge ve Avrasya sahasındaki muhtemel etkilerini, Şii ve Baasçı Pan-Arap çevrelerle ilişkileri geliştirmek ve “İslam’a karşı İslam” stratejisini Avrasyacı jeopolitiğin bir aracı haline getirerek kırmak isteyen Rusya, batıda Almanya, doğuda ise Japonya ile ABD nüfuzunu sınırlandırmak istemektedir.

         

        Türkiye’nin güneyinde cereyan eden hadiseleri, her meselede olduğu gibi sadece Amerikan ve İsrail denklemindeki muhtemel etkiler ve PKK kartının sürekli masaya sürülmesiyle analiz etme kolaycılığı, öbür tarafta bütün bir bölgeyi, hatta küre çapındaki yeni oluşumları tetikleyen faktörleri ıskalamamıza sebep olabiliyor. Oysa bir cihan devletinin bakıyyesi olan Türkiye, sadece bu bölgenin değil, bağlantı hâlinde bulunduğu medeniyetlerle bunların yüzyıllardır biriktirdiği gerilim ve hatt-ı muvasala imkânlarının bulunduğu bir hat üzerinde bulunması hasebiyle, kendi içine kapalı küçük bir Balkan devleti gibi davranamaz.

         

        Tarihin kendisine yüklediği sorumluluklar, Türkiye için sadece dezavantaj değil, aynı zamanda dünya siyasetinde aktif bir aktör olmak için kendisine verilmiş avantajlar olarak değerlendirilebilir. Henüz bu konuda iç ve dış dengelerini sağlıklı biçimde konumlandıracak bir ahenge kavuşturamayan Türkiye’nin, yakın bir gelecekte daha doğru refleksler geliştireceği beklenebilir. Ekonomik, teknik, politik ve askeri kapasitesiyle, coğrafya ve tarihten gelen birikimleri yanında, kendisinden bağımsız şekilde kendi kültürel coğrafyasında meydana gelen gelişmeler, ülkemizi adeta bir “kader-denk” noktaya getirmiş bulunmaktadır.

         

        Günlük politikanın hayhuyları arasında bunalan zihinlerin, kafalarını bu bulanık fanustan çıkartarak etrafı gözlemlemeleri, hem kendilerinin, hem de ülkemizin ruh sağlığı için daha doğru bir tercih olabilir. Önünde yeni ufuklar beliren Türk insanı, kültürel kodlarını yeniden tanımlayarak orta-kuşak coğrafyasında bir umut ışığı olabilir.

         


Türk Yurdu Ocak 2012
Türk Yurdu Ocak 2012
Ocak 2012 - Yıl 101 - Sayı 293

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele