Hala Sultan Ve Kıbrıs

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

        Öncelikle, Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v.)’in doğumunun 1443. yıldönümünün bütün İslam âlemi için hayırlara vesile olmasını dileriz. Kutlu Doğum Haftasının idrak edildiği şu günlerde, konuyu yine Kıbrıs’a getireceğiz ve bu vesileyle Kıbrıs’ın Müslümanlar için önemi üzerine kısa bir değerlendirmede bulunacağız.

         

        “Bir gün Peygamberimiz, süt teyzesi olan büyük İslam kadını Ümmü Haram’ı (r.a.) ziyaret eder ve biraz sonra “öğle uykusuna” dalar. Az sonra uyanır ve tebessüm eder. Ümmü Haram (r.a.) buna bir anlam veremez ve “Ya Resûllallah, annem babam size fedâ olsun. Niçin gülüyorsunuz?” diye sorar. Peygamberimiz de “Ey Ümmü Haram, ümmetimden bir kısmının gemilere binip kâfirlerle savaşa gittiğini gördüm.” diye cevap verir. Ümmü Haram heyecanlanır ve onlardan biri olmayı arzu eder. “Yâ Resûllallah, duâ etseniz de ben de onlardan biri olsam” diye ricada bulunur. Resûlallah (a.s.m.) onu kırmaz ve “Yâ Rabbi, bunu da onlardan eyle!” diye duada bulunur.

         

        Aradan yıllar geçer ve büyük İslam Halifesi Hz. Osman’ın talimatıyla, Suriye ve Mısır’dan hareket eden İslam orduları uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Kıbrıs adasına ulaşır. O sırada 86 yaşında olan Hz. Ümmü Haram, Müslümanların ilk deniz seferine çıkan bu orduya iştirak eder. Nihayet, Hicretin 28. yılında, ilk deniz muharebesini gerçekleştiren İslam Ordusu Kıbrıs’ı fethederek büyük bir zafer kazanır. İslam Ordusunun Şam’a dönüşü sırasında, şehitliğe nâil olmamanın üzüntüsünü yaşayan Ümmü Haram (r.a.)’ın atı birdenbire huysuzlanır ve bu mübarek insan, çok özlediği şehadet mertebesine kavuşur.

         

        Kıbrıs, uzun yıllar Müslümanların idaresinde kalır. Bir ara tekrar Hristiyanların eline geçer. 1571 yılında Osmanlılar tarafından tekrar fethedilerek yine Müslümanların eline geçer. Osmanlılar, Ümmü Haram(r.a.)’ın kabrini tamir edip Türbe yaparlar ve “Hala Sultan” ismini koyarlar. İşte Kıbrıs fethinin sembolü Ümmü Haram’ın Türbesi Larnaka yakınlarında bulunan Uz Gölü kıyısında bulunmaktadır.” 1

         

        80.000 şehit verilerek Müslümanlar tarafından ikinci defa fethedilen Kıbrıs, 300 yıl Osmanlı İdaresi altında kaldı. Osmanlı Devleti’nin hoşgörülü yönetimi altında, birlikte barış içinde yaşayan Türkler ve Rumlar, İngiltere’nin Ada’ya el koymasıyla birbirine düşman iki halk haline geldiler. 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında bağımsız bir yönetime kavuşan Kıbrıslı Türkler ve Rumların bu birlikteliği çok uzun sürmedi. 1963 yılında Türklerin Devlet kademelerinden kovulmalarıyla birlikte Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti meşruluğunu yitirdi ve Türklere yönelik acımasız saldırılar başladı. Kıbrıslı Türkler 10 yıl süreyle, 400 yıl birlikte yaşadıkları Rumların saldırılarına maruz kaldılar ve Ada’nın %3’lük bir kısmına adeta hapsedildiler. Anavatan Türkiye bu zulümlere kayıtsız kalmadı ve nihayet 1974 yılı Temmuz’unda Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtıyla Kıbrıslı Türkler kendi yönetimleri altında barış ve huzur ortamı içinde yaşamaya başladılar.

         

        İşte, Rumların ‘Megali İdea’ kapsamında Enosis hayallerine konu olan, birtakım Kıbrıslı Türklerin de AB üyeliği uğruna vazgeçmeye hazır oldukları Kıbrıs, Müslümanlar tarafından ilki 14 asır önce olmak üzere 3 defa fethedilmiş ve on binlerce şehit kanıyla sulanmıştır.

         

        Kuşkusuz, Kıbrıs Adası’nın Müslümanların ilk deniz seferinin hedefi olması boşuna değildir. Zira adanın tarihten günümüze kadar, ekonomik, siyasi ve jeostratejik bakımdan gerek bölgesel ve gerekse küresel boyuttaki önemi hiç azalmamıştır. Ada’ya en yakın ülke olan Türkiye’nin jeopolitik konumu, Kıbrıs üzerindeki tarihi ve kültürel bağları, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkileri, Ada’daki barış ve huzura sağladığı katkıları birlikte değerlendirildiğinde bu husus günümüzde daha da büyük bir önem arz etmektedir.

         

        Nitekim Mustafa Kemal Atatürk, 1937 yılında Kıbrıs ile ilgili olarak “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu Ada bizim için önemlidir.” demiştir. Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ise “Stratejik Derinlik” isimli kitabında Kıbrıs’la ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Orada (Kıbrıs) tek bir Müslüman Türk olmamış olsa bile Türkiye’nin bir Kıbrıs meselesi olmak zorundadır. Hiç bir ülke kendi hayat alanının kalbinde yer alan böyle bir adaya kayıtsız kalamaz.”2

         

        Doğu Akdeniz’in merkezinde yer alan Kıbrıs, dünya devletleri için jeopolitik bir çekim merkezidir. Bu nedenledir ki uluslararası oyuncular Kıbrıs üzerinde farklı senaryolar geliştirmektedir. Her biri farklı amaçlar güden bu planların ortak paydası Kıbrıs Adası üzerinde mutlak hâkimiyet sağlamaktır. Bu bakımdan Türkiye’nin, güvenliği açısından hayati bir öneme haiz bulunan haklı Kıbrıs davasını yakından takip etmek, uluslararası baskılara göğüs germek ve nihayet Kıbrıs’ta barış ve huzurun garantörlüğü misyonunu ilelebet sürdürmek vazgeçilmez bir mecburiyettir.

         

        Netice itibariyle, bundan 14 asır önce Müslümanların ilk deniz seferiyle fethedilen ve Peygamberimizin süt teyzesi olan büyük İslam Kadını Ümmü Haram (r.a.)’ın şehadetiyle şereflenen Kıbrıs Adası’nın bir “Yunan Adası” olmasına asla müsaade edilemez. “Hulefa-i Raşidin’in mirası ve Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olan Kıbrıs ve Kıbrıs Türk halkının yegâne güvencesi Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Bu meyanda Türkiye, Kıbrıs Türk halkı üzerindeki tarihi sorumluluğunun bilinciyle ve uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve yükümlülükleri çerçevesinde, hem Ada’da ve hem de Doğu Akdeniz’de barış ve huzura katkı sağlamaya devam edecektir. Kabri devamlı ziyaret edilen ve yüzyıllardır oradan feyiz ve bereket saçan “Hala Sultan” ise ilelebet Ada’nın bekçisi olarak kalacaktır. Allah ondan razı olsun.


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele