Bir Vakıf İnsan: Müjgân Cunbur

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

        Millî Kütüphane emekli genel müdürü Fatma Müjgân Cunbur; 26 Eylül 2013 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu.

         

        Kimdi Müjgân Cunbur?

         

         O, Bâcıyân-ı Rûm (Anadolu bacıları) zincirinin yakın dönem halkalarından biriydi. Bolu’nun Mudurnu ilçesinde doğmuş bir babanın ve aslen Kastamonulu bir annenin kızı olarak 1926 yılında İstanbul’da Fatih- Çarşamba’da dünyaya geldi. Bu minik kız çocuğunun doğuştan bir bacağı, bir kolu ve bir eli çalışamaz durumdaydı. Çocukluk yıllarından itibaren birçok ameliyat ve zorlu tedavi safhalarından geçti. Ama o, ilerleyen yıllarda çelik bir irade ile bu arızaların üstesinden geldiğinden onu tanıyanlar bu durumu kısa bir müddet sonra fark etmez olurlardı. Müjgân Cunbur; bu eksiklikleri kendi içinde telafi etmiş, beden denilen kalıbın üstüne çıkmıştı.

         

        Baba Salim Cunbur, Millî Mücadele yıllarının silah üreten usta başılarındandı. Ülkenin zor günlerinde Mustafa Kemal’in davetiyle Ankara’ya gelen bu ihlaslı usta, bu kız evlat için bir gurur vesilesi olacaktı. Anne Seniye Hanım; dar imkânlar içinde yuvasını mutluluk içinde tüttürmüş faziletli bir kadındı. “Öğüdü yuvadan almış olmak” diyebileceğimiz ana kucağında atılan ilk nüvenin insanı bir ömür boyu bir gölge gibi takip ettiği bilinen bir gerçektir. Müjgân Cunbur’un kişiliğinin şekillenmesinde amil olan unsurlardan biri de anneannesiydi. Bu iklimin havasıyla solumak, bu medeniyetin rüzgârıyla esmek, bu vatanın toprağıyla karılmak onda harlı bir terkibe ulaşmıştı. O, istikamet üzerinde olan sağlam bir yapının içinde gözlerini açacak ve kendi kumaşını Türk-İslam medeniyetinin desenleriyle ilmek ilmek dokuyacaktı. Asırların tezgâhında dövüle dövüle incelmiş bir kültürün varisi ve hadimi olacaktı. 

         

        Bu anneanne ve anne birer müze malzemesi olacak nitelikte gergefte nakış işlerlerdi. Müjgân abla rahleitedrislerinde yetiştiği bu iki kadından bu hüneri öğrenecek, uzvundaki noksana rağmen bu alanda da maharet gösterecekti. O, anne ve babasını her daim büyük bir hürmetle anar, bu güzel ebeveynin çeşitli meziyetlerinden hasret ve minnetle bahsederdi.

         

        Onu ilk defa Atatürk Üniversitesi hocalarından merhum Prof. Dr. Kaya Bilgegil’in asistanı olarak çalışmaya başladığımın ikinci ayında tanıdım. Ankara Kumrular sokakta yer alan o zamanki Millî Kütüphane’de “Türk Yurdu” dergisi koleksiyonlarının Millî Mücadele yıllarına tekabül eden sayılarındaki manzumeleri derlemek maksadıyla iki bölüm elemanı ile birlikte görevlendirilmiştim. Tam da o sırada tadilat çalışması yapılmakta olduğundan kütüphane okuyuculara kapalıydı. Fakat Erzurum’dan bir aylığına görev izniyle gelen bu genç araştırmacılar için bir kolaylık sağlandı. Toz, toprak ve gürültü içindeki o ortamda bizlere küçük bir yer tahsis edildi. Bir ay boyunca iki diğer meslektaşımla birlikte hummalı bir şekilde dergi tarayarak; şiirleri eski yazıdan günümüz alfabesine aktardık. Kütüphane müdiresi Müjgân Cunbur; güçlükle ve yardımla otomobilden inebilen ve ancak bastonla yürüyebilen bir hanımefendiydi. Bu çalışma dönemi içinde onu ancak birkaç kere uzaktan görebildim. Fiziki sıkıntıları olan bir hanımı o mevkide görmek benim o zamanki zihin dünyama şaşırtıcı gelmişti. Demek ki, engel gibi görünen birçok zorluğu insanlar gayretleriyle yenebiliyorlardı.   

         

        Daha sonraki yıllarda o müdire hanımı ailevi sebeplerle yakından tanıyacaktım. O, herkes gibi benim de Müjgân ablam olacaktı. Onun hayat üslubuna kısa mesafeden şahit olacak, ömür serüveninden bazı kesitleri bizzat kendi ağzından dinleyecektim.

         

        Müjgân abla; Kumrular sokaktaki mütevazı Millî Kütüphane’yi ülkemizin şanına yakışır bir binaya ve donanıma kavuşturmak adına çok çalışmış; büyük bir kararlılık ve mücadele ortaya koymuştu. Yukarı Bahçelievler semtinde yer alan bugünkü Millî Kütüphane’nin inşasında ve düzen alışında önemli ölçüde pay sahibi olmuştu. Müzik arşivinden konuşan kitaplığa, sergi salonlarından ilmî toplantılar yapılan birimlerine kadar zengin bir muhtevaya sahip olan bu ocağın teşekkülündeki her aşamada, hadsiz hesapsız bir fedakârlık sergilemişti. Pek tabii olarak da onun adı Millî Kütüphane ile özdeşleşmişti. Yurt dışına çıkan veya ülke içinde olup da kıymeti takdir edilemeyen Türkçe el yazmalarını ve nadir eserleri Milli Kütüphane’ye kazandırmak adına ferdî bir seferberlik ilan etmişti. Bu arada Türkiye’nin en zengin ikinci (Süleymaniye Kütüphanesi’nden sonra) “Türkçe El Yazmaları” kütüphanesinin bu binanın çatısı altında bulunduğunu ifade edelim. Yeri gelmişken dünyanın birçok ülkesinde mevcut bulunan Türkçe el yazmalarının bugün hâlâ tam bir envanterinin bile çıkarılmamış olduğunu esefle hatırlayarak bu bahsi geçelim.

         

        Müjgân abla ülkesine ve ülkesinin değerlerine ölesiye bağlı bir kimseydi. İçten içe yanan garazsız ivazsız bir iman ve hesaba vurulmaz bir vatan sevgisi, ona yaşama şevki ve başarma azmi vermekteydi. Bedenî sıkıntıları daimî surette canını yakmakta, fiziki şartları onu sınırlı bir hareket kabiliyetine mahkûm etmekteydi. Ama o bu ıstıraba ve mağduriyete rağmen aynı zamanda pek çok işe yetişmekten geri durmadı. Ne yalnızlıktan ne de çektiği ağrılardan dolayı şikâyet ettiğini duyan, mahrumiyetleri ile ilgili her hangi bir hoşnutsuzluk hâli gösterdiğini gören olmamıştı.

         

        Yazı hayatına 1948 yılında Kırşehir gazetesinde yayımlanan “Üç Kırşehirli Dost” başlıklı kalem mahsulüyle başladı. Bu ilk yazıyı az sayıdaki şiirleri ile Türk kültürü ve edebiyatı, eski metinler, divan ve halk şairleri hakkındaki inceleme ve makaleleri takip etti. Çok sayıda bibliyografya ve katalog çalışmasına imza attı. İlk yazılarında Müjde Nasipoğlu ve Salim Şehidoğlu imzasını kullandı. Derneklerde faal üye olarak çalıştı. Ülke içinde bir çok sempozyum, kongre, panel, ve seminere katıldı, konferanslar verdi. 

         

        Barbaros bulvarı üzerindeki evinde her hafta muntazaman Mesnevi toplantıları yapmakta, talep edenlere Osmanlıca dersi okutmaktaydı. Misafir ağırlamaktan, ikramda bulunmaktan ve ihtiyacı olana el atmaktan büyük mutluluk duyardı. Gençleri evladı, çocukları da torunları yerine koyarak büyük bir muhabbetle bağrına basardı, İleri yaşlarına kadar evinin işlerini önemli ölçüde kendisi gördü. Kapısı ve sofrası her daim açıktı. Beklenmedik misafirleri ağırlayacak bir iki çeşit yedek yemeği, ilave tedariki dolabından eksik olmazdı. Zamanını, bilgisini, emeğini ve helâl kazancını hayır için kullanmaktan bir an bile geri durmadı. Eli sıkışık olana, iş kurmakta bulunana, ev alana, öğrenciye sessizce uzanır; bu hususun söze getirilmemesi, açığa vurulmaması hususunda da dikkatli olurdu.

         

        Bizim kültürümüzün alamet farikalarından biri de vakıf medeniyeti oluşumuzdur. Fakat vakıf kurmak, bir gönül işi olmakla beraber bir maddi güce ihtiyaç duyurur. Belli imkânları bir araya getirmeyi icap ettirir. Ülkemizdeki kadın vakıfları ile ilgili çalışma ve konferansları ile de yâd edilmesi gereken Müjgân abla bir vakfın banisiydi. Onun vakfı, bizzat kendi mevcudiyetiydi: İnsana hizmet, etme gayesine sarf edilmiş bir ömür, ilme, irfana, kültüre adanmış bir hayat. Onun tercümeihâli imanına, vatanına, milletine mevkuf bir ömrün hikâyesiydi. Vakıf insandı. Elinden, dilinden, gücünden, malından hayır umulan, hayır bulunan insan olmak emeliyle yaşadı. Bu emeli gerçekleştirmeye uygun bir hayat tarzını yaşama şekline dönüştürdü. Yılmaz gayretler ve bitmez emekler sonucunda edindiği irfan ve kültür birikimini etrafıyla paylaşmayı, isteyene vermeyi bir vazife addetti.

         

        Hayatının son günlerine kadar üretmekten, yazmaktan geri durmadı. Hasta yatağında tamamladığı eseri “Anadolu’nun Sahipleri” adlı çalışması, daha ismiyle bile bir mesaj veriyordu.

         

        Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, dört ayaklı bir proje başlatmıştı. Projenin “Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi” ayağında Müjgân abla proje başkanı olmuştu. Bu satırların âciz yazarı da işin mutfağı da dâhil pek çok basamakta görev alarak çalışmaya koyulmuştu. Proje başkanımız, her sabah dokuzdan akşam on dokuza kadar hiç aralıksız çalışırdı. Öğle tatillerinde küçük bir parça ekmekle peynirden ibaret azığını çıkarır, bir bardak çay eşliğindeki bu nafakayla işe devam ederdi.

         

        Bütün bir Türklük âleminin gelmiş geçmiş şair ve yazarları ile yaşayan kalem erbabını aynı sayfalarda toplamak; bir anlamda Türk dünyasını bir araya getirmek, bütünlemek demekti. O, bu çalışmaya bir tapu senedi, bir millî hafıza ambarı gözüyle bakıyordu. Bu köklü ve derin kültürün dile dayalı yadigârlarının kalem ehlini, söz mirasının banilerini farklı coğrafyalara dağılmış olsalar bile aynı ormanın ağaçları, aynı denizin dalgaları, aynı meyvenin tohumları sıfatıyla aynı kalemde anmak bile anlamlıydı.

         

        Bu sebepten olsa gerek Müjgân abla bu ansiklopediye fazlaca ehemmiyet veriyor, olanca gücünü ve zamanını bu uğurda harcıyordu. Geçmiş asırların adı bilinen bilinmeyen edipleri ile namı duyulmamış mahallî yazar ve şairleri devasa bir yekûn tutmaktaydı. Sadece isimlerin tespiti bile başlı başına bir işti. İlk ağızlarda hevesli görünen proje elemanları zaman içinde birer birer çekildiklerinden çalışma üç beş gönüllünün üzerinde kalmıştı. Hiçbir maddi karşılık talep etmeksizin yükün aslan payını Müjgân abla sırtlanmıştı. Nice uzun ve meşakkatli mesailer harcandıktan, nice sabır ve tahammül yıkan eşikler atlandıktan sonra, sekiz ciltlik bu eser tamamlanarak okuyucusuyla buluştu. Bir gayeye baş koymak, yüksek bir ideal etrafında odaklanmak denilen şey bu olmalıydı.

         

        Satırlarımı bitirmeden önce Müjgân ablanın kendi ağzından dinlediğim iki hatırasını nakletmeye çalışacağım:

         

        O, kendisini idrak ettiği ilk yılların akabinde bedenî arızalarını fark ederek derin bir elemin içine düşer. Her yağmur yağdığında evdeki büyükler “rahmet yağıyor” derler. Hanenin yaralı küçüğü bu rahmetten istifade etmesi gerektiğini düşünür. Ne zaman rahmet inse evin damının kapısını açar ve yüksek sesle kendisi için Allah’tan şifa diler. Böylesi bir dua faslı esnasında annesine yakalanan küçük Müjgân; büyük bir suç işlemişçesine ağır bir mahcubiyet altında kalır.

         

        Bahçelievler’deki Millî Kütüphane proje aşamasındayken Müjgân abla, ilgili bakanlıklardaki pek çok kapıyı çalarak işi ayaklandırmaya çalışır. Bu arada yetkili birçok insandan randevu alarak görüşmeye gider. Bir görüşme esnasında üst seviyedeki bürokratlardan biri “bu çabanın karşılığında her hâlde bir milletvekilliği ya da bakanlıkta tepelerde bir görev umuyorsun, yoksa sırf kütüphane için kütüphane ümidiyle bu kadar yorulduğuna beni inandıramazsın” der. Bu ölçüde haksız ve küçültücü bir itham, bu cins taraklarda hiç de bezi olmayan Müjgân ablayı derinden sarsar.

         

        Evet, bu münbit iklim; nice alperenler, nice gönül erleri, nice serdengeçtiler yetiştirmeye elverişlidir. Bu kutlu nefeslerden, bu bâcıyân-ı Rûm’lardan biri olan Müjgân ablaya gani gani rahmet niyaz ederek, sözü Yahya kemal’in duygularımıza tercüman olan bir beytiyle bağlayalım:

         

        Tekrâr mülâkî oluruz bezm-i ezelde

        Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler. 


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele