Osmanlı İdaresinde Kürtler ve Özerklik: Efsane mi Gerçek mi? (XVI-XVIII. Yüzyıllar)

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

        Bu yazı, son günlerin "açılım" rüzgârı vesilesiyle tarihimizde çok iyi bilindiği halde güncel siyasî mülahazalarla sıkça çarpıtılan Osmanlı yönetiminde Kürtlerin durumu meselesi hakkındaki, aslında uzmanlarınca iyi bilinen bazı hususları hatırlatmak maksadıyla kaleme alındı. Burada hemen belirtmeliyim ki, tarihteki birtakım uygulamaların bağlamından koparılarak ve konu ile ilgili terminolojinin güncel terimlerle çarpıtılarak takdim edilmesi yaygın bir anakronizm türüdür. Ele alacağımız konudaki, Osmanlıların Ekrad beylerine özerklik verdiği gibi çarpıtmalar da büyük ölçüde bu zihnî deformasyon vakıasının bir tezahürüdür.

         

        Evvelemirde Osmanlıların Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile bugünkü Irak'ın kuzeyi vb. yerlerde uyguladığı yönetim sistemine dair şu hususu belirtmek gerekir ki, bütün bu yerlerde tek-tip bir yönetimden ziyade farklı modeller uygulanmıştır. Genel olarak bakıldığında klasik devirde Osmanlı topraklarında iki tür eyalet vardı: Anadolu, Suriye, Irak'ın kuzeyi ve Rumeli’de salyanesiz (tımar sisteminin yürürlükte olduğu) eyaletler, Arap topraklarında salyaneli yani yıllık gelirin bir kısmının merkezî hazineye gönderildiği eyaletler. Bu eyaletler ve bunlara tâbi sancaklar merkezden atanan ümera tarafından yönetilirken bir başka açıdan adlî idareciler olarak kadılar da kazâ denilen birimleri idare ederdi. Ayrıca Kırım Hanlığı, Eflak, Boğdan, Erdel, Dubrovnik vb. iç işlerinde serbest bağlı beylik veya yönetimler de vardır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu genel olarak tımar sistemi içindeydi. Ancak buradaki sancakların çoğu normal Osmanlı sancakları olarak yönetilirken bazı sancaklar, ocaklık sancak olarak, yine tımar sistemi çerçevesinde eski bey ailelerinin ırsî tasarrufuna bırakılmıştır. Bunların yanında, önce eyalet sonra da, eyalet teriminin beylerbeylik yerine kullanılmasıyla hükümet adı verilen bazı mıntıkalar ise bugün "özerk" diye tanımlanan bir çerçevede, aşiretleri üzerinde hüküm süren eski bey ailelerinin ırsî yönetimine terk edilmişti. İşte meseleleri ayrıntılarıyla değil de üstünkörü ve genel ifadelerle yorumlamakta beis görmeyenlerin sürekli yaptıkları hatalardan biri bu son şeklin sanki bütün Doğu ve Güneydoğuda Osmanlıların kurduğu düzen olduğudur.

         

        Bu yönetim düzenine geçmeden önce bir başka "unutulmuş" veya "gözden ırak tutulan" gerçeğe işaret edelim. Bu bölgeler Osmanlı yönetimine Yavuz Sultan Selim döneminde, İdris-i Bitlisî'nin de büyük katkılarıyla geçmiştir, bu doğrudur. Ama Türkler buralarda daha 1055'de Tuğrul Bey'in Büveyhîleri tasfiyesinden itibaren etkili bir şekilde yerleştiler. Türkiye Selçukluları, Orta ve Batı Anadolu'da hâkim olurken Artuklular Diyarbekır, Mardin, Harput yörelerinde; Sökmenliler veya Ahlat-şahlar olarak tanınan beylik Van Gölü çevresinde; Saltuklular Erzurum, Mengücekliler de Erzincan ve Divriği yörelerinde hüküm sürüyordu. Bunların bir kısmı zamanla Anadolu Selçuklularının bir kısmı da Musul bölgesindeki Türk atabeylerinin (Zengîler) hizmetinde yükselerek İslam dünyasının en büyük kahramanlarından biri olan Selahaddin Eyyubî'nin kurduğu Eyyubîlerin nüfuzu altına girer. Selahaddin Eyyubî'nin ailesinin etnik kökeni tartışmalıdır; Kürt kökenli olduğu iddiası doğru olabilir ama onun kurduğu devlet düzeni ve aile fertlerinin bazılarının adları Türk etkisini açıkça gösterir. "Haçlılar Çağı" kitabının yazarı P. M. Holt'un şu ifadesi İsabetli bir hükmü yansıtır: "[İslam dünyasına]Selçukluların gelişi, yönetici ve askerlerin, gerek Selçuklu hükümdar ailesi ve Türkmen kabileleri gibi hür doğmuş Türkler, olsun gerekse İslam ülkeleri dışından köle olarak (Arapça tekili memluk) devşirildikten sonra ihtida ettirilen, eğitilen ve savaşmak ve yönetmek üzere azat edilen Türkler olsun, temelde Türk kökenli olduğu yeni bir merhaleyi başlattı. (...) Bu devirdeki genel Türk siyasî ve askerî hâkimiyetinin tek kayda değer istisnası Kürd Eyyubîlerin hâkimiyetidir ve fakat onlar da etnik köken dışında tamamen Selçuklulara, halef bir hanedandır."[1] A. Miquel ise Selahaddin Eyyubî'nin Selçuklu ve Zengî geleneklerine göre devlet düzenini kurduğunu belirtir ve onun askeri sistemini de "Türk devirlerinin siyasî geleneği içinde" değerlendirir. [2]

         

        Daha sonra Eyyubîler yerini Türk (Kıpçak) Memluklulara bırakırken Anadolu, Irak ve İran'da İlhanlılar hâkim olur. İlhanlıların dağılmasından sonra çeşitli beylik ve devletler ortaya çıkar. Diyarbakır merkezli olarak ortaya çıkan ve bilahare İlhanlı mirasına büyük ölçüde sahip olan Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen devletlerinin hâkimiyeti gelir. İşte Osmanlı faktörü, Akkoyunluların yıkılmasından sonra Şah İsmail'in aynı bölgede hâkimiyet kurması aşamasında devreye girmiş, siyasî mücadele ile mezhep çatışması belirli bir saflaşmaya yol açarken o zamana kadar bahsedilen Türk ve Türkmen devletleri içinde nispî bir "serbestlik" ile kendi mıntıkalarında idarecilik yapan Sünnî Kürt Beyleri de Osmanlıların hâkimiyetine girmiştir. Ne bundan önce ne de Osmanlı döneminde bu bölgelerde bütünüyle böyle bir düzen yoktu; sadece bazı mıntıkalar bu şekilde yönetiliyordu.

         

        Osmanlı devrindeki yönetimin mahiyetine geçmeden önce kısaca tarihî kayıtlardaki coğrafya adları arasında Kürdistan kelimesinin hangi anlamları ifade ettiğini de kısaca görelim. Çok iyi bilinen bir husustur ki, ülkemize Türkiye adını Türkler vermedi; Haçlılar, XI. yüzyıl sonlarında bu coğrafyaya geldiklerinde siyasî-sosyal ve kültürel açıdan bu toprakların "Türkiye" olduğunu gördüler. Müslümanlar ve daha sonra da Müslüman Türkler ise bu toprakları Roma Ülkesi anlamında "İklim-i Rûm" olarak tanımlıyordu. Türklerin gelişiyle birlikte Rum ülkesinin belirli bölgelerine farklı adlar da verildi, Van çevresine "Ermen" denirken, "Arz-ı Rum" (Erzurum), "Diyar-ı bekr", Yunan (Konya çevresi), Efrenc (kısa süreliğine de olsa Haçlıların eline giren Çukurova vs.) gibi yöreler ana Rum memleketinden ayrı olarak zikredildi (Ama Erzurum'un da Arz-ı Rum veya Erzenü'r-Rum olduğu açık). Bu çerçevede Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da kurulan Türkmen Beyliklerinin hükümdarlarına ait kitabe vb.lerde şu tür ifadeler geçer:

         

        "Melikü'r-Rum ve'l-Ermen ve Diyar-Bekr ve (Diyar-ı) Rebia" (Saltuklu Ebu Mansur b. Melikşah); "Melikü'l-ümera-i Sultan-ı Diyarbekr ve'r-Rum ve'r-Ermen" (Artuklu Alp İnanç Yabgu Kutluğ Beğ Ebu'l-feth Mahmud b. Mehmed).[3] Dolayısıyla bu yöreler için daha sonra rastlanan "Kürdistan" ifadesi Türklerin hâkim olması ve bir kısım Kürtlerin de başlangıçta Irak-İran sınırındaki dağlık böl­geye ad olarak verilen Kürdistan'dan kuzeye çıkmalarıyla bunların beylerinin yöredeki büyük devletlere tâbi 'hâkimler olarak yönettikleri birimlere de teşmil edilmiştir.

         

        Encyclopedia of Islam'da[4] (Kürdistan" tabirinin ilk kez Büyük Selçuklu hükümdarı Sencer'in (1118-1157) oluşturduğu ve Azerbaycan ile Luristan arasında bulunan batısında Zagros ile çevrili bir eyalet için kullanıldığı, ama zamanla terimin kapsamının genişlediği belirtilmektedir. Osmanlıların, daha doğrusu "Türk idaresinin XVII. yüzyılda Kürdistan Eyaletine üç liva'dan (Dersim, Muş, Diyarbakır) fazlasını vermediği” şeklindeki ifade ise madde yazarının Osmanlı idarî yapısından bî-haber ve muhayyilesinin zengin olduğunu gözler önüne seren bir örnektir. XVII. yüzyılda bir Kürdistan eyaleti olmadığı gibi, Dersim de bir sancak değildi.

         

        Diyarbakır ise eyaletti; Muş Van Eyaletine tâbi bir liva yani sancak idi.[5] Aynı maddede Evliya Çelebi'nin Kürdistan'ı teşkil eden 9 vilayetten bahsettiği yazılıdır: Erzurum, Van Hakkâri, Diyarbakır, Cizre, İmadiye, Musul, Şehrizor ve Ardalan, Hâlbuki Evliya burada eyaletlerden değil "diyar'lardan bahseder. Evliya, "vilâyet-i Kürdistan"ın dağlık ve taşlık bir memleket olduğunu, halkının 12 çeşit leh­çe konuştuğunu ve çoğunun birbirini tercüman aracılığıyla anladığını belirttikten sonra, kapsadığı sahanın "bir ucu cânib-i şimalde diyâr-ı Erzurum'dan diyâr-ı Van'dan diyâr-ı Hakkâri ve Cizre ve İmadiyye ve Musul ve Şehrezul ve Harîr ve Ardalân ve Bağdad ve Derne ve Derteng ve ta Basra'ya varınca yetmiş konak yer Kürdistan u sengistan add olunur." diye ekler.[6] Ayrıca, Evliya, Eyalet-i Diyarbekir'in cümle on altı sancak olduğunu belirtip "beş sancak dahi hükümetdir, amma on dokuz sancağın on İkisi sâ'ir memleketin eyaletinde olduğu gibi timâr u ze'âmetlüdür ve devlet tarafından azl [u] nasb kabul olunurlar, ancak sekiz sancak dahi Ekrad beğleridir" diyerek konuya dair XVI. yüzyıl kanunlarındaki ifadeleri tekrarlar.[7] Van Eyaletinde 37 sancaktan 20 adedinin Osmanlı sancağı olduğunu, Hakkâri, Bitlis, Mahmudi, Pinyanişi'nin hin-i fetihte yurtluk ve ocaklık verildiğini belirtir.[8] Öte yandan Evliya Çelebi Kürdistan tabirini Kürt aşiretlerinin yaşadıkları bölgeler için kullanmaktadır. Hatta Ekrad ve Türkman'ın birlikte bulunduğu, mesela Malatya gibi yerlere "Kürdistan ve Türkmenistan'' [9] sadece Türkmenlerin yoğun olduğu Sivas'taki bazı yerlere "Türkmân Ağasının hükmünde" “Türkmân yatağı" "Türkmân yaylağı" vb. demektedir.[10] Dolayısıyla bu tabirlerin kullanıldığı bağlamlara dikkat etmek gerekir. Çelebi, idarî manada yalnızca Kürt beylerinin idaresine bırakılan sancaklara, coğrafî olarak ise içinde Ermeni, Arap, Türkmen vb. gibi unsurların da yaşadığı, ama Kürtlerin kalabalık teşkil ettiği bölgeye Kürdistan demektedir.[11]

         

        Bazı yazarlar Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun XVI. yüzyıl başlarında fethedildiği ifadesini kullanmakta sakınca görmüyor ama bu dönemde vuku bulan şey, Osmanlı Devleti’nin yöreyi ele geçirmesidir. Bu topraklar aşağı yukarı XI. yüzyıl başlarından itibaren Türkmen akınlarına açılmış, Malazgirt'ten sonra kesinlikle Selçuklu hâkimiyetini tanımıştır. Kurulan Türkmen Beylikleri, Selçuklu sonrası ortaya çıkan atabeylikler, Eyyubiler, Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinin mirası üzerine Osmanlı hâkimiyeti kuruldu. Burada Safevîlere karşı bir mücadele yürütüldüğü için Osmanlılar fetihten bahsediyorlar.

         

        Bilindiği üzere Çaldıran Savaşı sonrasında Diyarbekir halkı ayaklanıp Safevileri şehirden çıkardı ve İdris-i Bitlisî aracılığıyla Osmanlı hâkimiyetine girmek istediklerini bildirdi. Bitlisli Şeyh Büsameddin'in oğlu olan İdris, II. Bayezid devrinde Osmanlı hizmetine girmiş, bölgede nüfuz ve itibar sahibi bir şahsiyet olarak, Yavuz tarafından bölge hâkimlerinin Osmanlı Devleti lehine kazanılmasıyla görevlendirilmişti, Diyarbekir 1515'te alındı. 1517'de Bıyıklı Mehmed Paşa'nın Safevîlerin Diyarbekir Valisi Karahan'ı mağlup edip öldürmesiyle de yöre, kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine girdi. Beylerbeyi atanan Mehmed Paşa da İdris-i Bitlisî'nin tavsiyeleri doğrultusunda yörenin idarî düzenini kurdu. Diyarbekir Beylerbeyliği üç tip sancaktan oluşuyordu: Osmanlı sancakları, yurtluk-ocaklık sancaklar, ocaklık olarak mahallî beylerin yönettiği "eyalet'ler veya sonraki adıyla "hükümet'ler.[12]

         

        Her şeyden önce şunu belirtelim: Osmanlı yönetim mantığındaki esneklik, Osmanlıların zaman içerisinde ve şartlar elverdiğinde "kanun-ı Osmanî"yi yaygınlaştırmalarına engel değildi. Nitekim Akkoyunlu Uzun Hasan (Hasan Padişah)'ın kanunları, Memluk (Kayıtbay) kanunları vb. devraldıkları bölgelerde önceden cari uygulamaları, daha sonra yöre halkının da talepleriyle ilga edip "kanun-ı Osmanî"yi getirdikleri çok iyi bilinmektedir. Dolayısıyla, Osmanlılar zaman içerisinde, şartlar elverdiğinde bu tür idarî birimlerin statülerinde değişiklik yapmışlardır. Ayrıca imtiyazlı aile yönetimlerine, başka yerlerde de rastlanır. Mesela Türkmen Ramazanoğullarının yönettiği Adana Osmanlı hâkimiyetinde bir asır aynı ailenin yurtluk ve ocaklığı oldu. Bu sistem Kuzey-doğu Anadolu ve Kafkaslarda da tatbik edilmiştir.

         

        Burada daha ziyade tımar sisteminin uygulanmadığı eyalet/hükûmetler üzerinde duracağız. Zira, günümüzde en çok tahrif edilen, bunların statülerdir. Osmanlı belgelerinde "mefruzü'I-kalem ve maktu'ü'l-kadem" olduğu belirtilen (sayım yapılmayan ve Osmanlı yöneticilerinin müdahale etmediği) ve "hükümet ocaklık" tabir edilen bu birimlere sistemin ilk uygulandığı XVI. yüzyıl başla­rında "eyalet" denmekteydi. Başlangıçta bu gibi yerlerin mahallî beylere "hîn-i fetih"teki "yardım ve yararlıklarından" ötürü verildiği anlaşılmaktadır. "Yurtluk-ocaklık" sancaklardan farklı olarak buralara Osmanlı otoriteleri tarafından müdahale edilmediği, buralarda tımar sisteminin uygulanmadığı ve dolayısıyla tahrir yapılmadığı belirtilir. Mamafih ampirik araştırmalar bu kuralın pratikte pek işlemediğini göstermektedir. XVI. yüzyıl sonlarından itibaren "hükümet" olarak adlandırılan bu birimlere beylerbeylerinin ve diğer otoritelerin müdahale ettiği görülmektedir. Bu da bize, bir zamanlar M. Kunt'un, yerinde bir şekilde vurguladığı gibi, Osmanlıların kategorik olarak "statükocu" bir anlayışla hareket etmeyip şartlara göre politika değiştirdiklerini gösterir.[13] Şartlara göre bu tür birimlerin sayısı artmış veya azalmıştır. Mesela, özellikle Osmanlı-İran rekabeti yüzünden XVI. yüzyılın son çeyreğinde de bu tür birimlerin tekrar önem kazandığı ve hatta sayıca arttıkları göze çarpar. Bununla birlikte bu tür yönetimlerin zannedildiği gibi "özerk" sayılabilecek bir yapıda devam ettirilmesi uzun vadeli bir devlet politikası olarak değil sadece şartların gerektirmesi ölçüsünde benimsenmiştir.[14]

         

        Önceleri eyalet, bilahare hükümet olarak tanımlanan yönetim birimleri hakkında, XVI. yüzyıla ait Kanunnâme-i Hümâyûn'daki şu ifadeler muahhar kaynaklarda da aşağı yukarı tekrarlanmıştır:

         

        "...Dokuz hükümet vardır ki, hîn-i fetihde hıd- met ü itâ'atleri mukabelesinde ashabına tefuîz ü temlik olunmuşdur. Mülkiyet tarîki üzere tefrik ederler. Hatta memleketleri mefrûzü'l-kalem ve maktu'ü'l-kademdir. Ebvâb-ı mahsulâtı dâhil-i defter-i sıdtanî olmamışdır. İçlerinde ümerâ-i Osmâniyye'den ve kul taifesinden hiçbir ferd yokdur. Cümle kendülere mahsusdur. Ve bunların ahidnâmeleri mucibince azl ü nasb kabul eylemezler. Amma cümlesi muti'-i fermân-ı Hazret-i Sultandır. Sair ümerâ-i Osmâniyye gibi kangı eyâlete tâbi’ler ise, beğlerbeğileriyle ma'an sefer eşerler. Kavm ü kabile ve başka asker sâhibleridir[15]

         

        Görüldüğü gibi burada 9 mıntıkadan bahsedilir; zamanla bu sayı 10,11 olacaktır. Bu tanıma göre söz konusu idarî birimler "fetih zamanı"nda verdikleri hizmet mukabilinde daha önceki idarecilerine mülk olarak bırakılmıştır. Yurtluk-ocaklık sancaklardan farklı olarak bu hükümetler tımar sistemine tâbi değildir ve dolayısıyla tahrir edilmezler. Osmanlı yöneticilerinden kimse buralarda yoktur. Bununla birlikte sefer sırasında beylerbeylerinin komutasında sefere giderler. Kendi askerleri vardır. Topraklarındaki bütün gelirler kendilerine aittir.

         

        Yurtluk ocaklık-sancaklar ve hükümetler hakkındaki mühim makalesinde Orhan Kılıç, bunların başlangıçta, hîn-i fetihteki yardımlarından dolayı mahallî yönetici ailelere tevcih edildiği tezini de sorgular. Gerçekten de bu tür tayinlerin savaşlardan önce yapıldığı ve bu sayede söz konusu beylerin desteğinin kazanıldığı bilinmektedir. Ama bu durum mesele hakkındaki geleneksel ifadeyi pek de nakzetmez. Öte yandan bu tür tayinler mahallî isyanları bastırmak ve güvenliği temin için de yapılmıştır. Klasik tanımın gerçeği yansıtmayan yönü ise hükümet denilen birimlerin beylerinin azil ve nasb kabul etmemeleri ve işlerine müdahale edilmemesi hususlarıdır. Gerçekte aşağıda da görüleceği üzere padişah fermanıyla sık sık aziller vuku bulduğu gibi başta Beylerbeyi (sonraları Vali) olmak üzere çeşitli devlet görevlileri (mesela XVIII. yüzyılda maden eminleri bile) hükümetlere müdahil olmaktaydı.[16]

         

        Yine buralarda tımar ve zeamet yoktur denilmesine rağmen, mesela Bitlis gibi bir dönem normal sancak olan bir hükümette daha sonra da tımar ve zeametler devam etmiştir. Yine gelirlerin tamamı Bitlis Hanına ait değildir; Ermeni Yakubîlerin ve Arabi reâyânın cizyeleri Van kullarına aittir. Han tarafından atanan hâkimler (idareciler) yanında padişah tarafından atanan haraç ağası ve yeniçeri serdarının da varlığı[17] yukarıda zikredilen kanun-nâmede çizilen çerçevenin pratikte ne denli geçerli olup olmadığını bizlere gösterir.'

         

        Tıpkı başka yerlerde olduğu gibi, "kadimden olagelene riayet" anlayışıyla, Diyarbekir ve Van eyaletlerinde de Osmanlılar imtiyazlı sancak ve hükümetlerin devamına izin verdiler; bu anlamda taahhütlerini yerine getirdiler. Bununla beraber, bir takım gelişmelerden de istifade ile klasik tedricilik yaklaşımlarıyla, zaman zaman bazı birimlerin statülerini değiştirdiler. Eskiden, yurtluk-ocaklık olan bir yer zamanla normal Osmanlı sancağı olabilmiştir. Mesela, bir Türkmen beyliği olan Ramazanoğullarından alınan Adana yüz yıl kadar süren yurtluk-ocaklık statüsünü XVII. yüzyıl başlarında kaybetti. Hükümet statüsündeki Bitlis 1730'larda, Osmanlı-İran savaşları sırasında normal sancak yapıldı, ama 1578'de başlayan Osmanlı-İran Savaşları vesilesiyle, o zamanlar İran hizmetinde bulunan meşhur Şeref-nâme yazarı Şeref Han'ın Osmanlı hizmetine girmesiyle eski statüsüne kavuştu. Yine mesela 1624-39 arasındaki Osmanlı-İran mücadeleleri sırasında daha önce yurtluk-ocaklık sancak olan Tercil'e hükümet statüsü verildi.[18]

         

         

        Bu hükümetlerde, yöneticilerin tayinleri beylerbeyinin arzı ile olmaktaydı. Aşağıda sancak tevcihatı ile ilgili tablodan da anlaşılacağı üzere, halkın, daha doğrusu, yöre veya aşiret ileri gelenleri ile ulemanın arzuhalleri, madencilikle ilgili yörelerde maden eminlerinin, malî yükümlülük taahhütlerinde defterdarların görüşleri bu süreçte rol oynamaktaydı. Bununla beraber, iş nihayetinde Sultanın, daha önceki uygulama ışığında aileden birini hâkim tayin etmesiyle (berat vermesiyle) sonuçlanmaktaydı. Öte yandan, bu hükümetlere dâhil edilmemesine dair kanun hükmüne rağmen, pratikte başta beyler­beyleri (valiler) olmak üzere, sefer sırasında serdar-vezirler, malî konularda mütesellim, maden emini vb. görevliler, bu hâkimlerin işlerine müdahale etmekteydi. Kanûn-nâme-i Sultanî li-Aziz Efendi adlı XVII. asra ait nasihat-namede valilerin Ekrad beylerinin zayıflamasına yol açması ve bunun da Bağdat'ın kaybı sürecindeki etkileri üzerinde durulmaktadır.[19]

         

        Mamafih gerçekte bu gelişmeyi merkezî hükümetin kullar eliyle mahallî seçkinlerin etkisini zayıflatma eğiliminin bir yansıması olarak yorumlamak daha isabetlidir. Gerçekten de vali ve diğer görevlilerin Kürt hâkimlere müdahalelerine dair pek çok belge ve kanıt vardır. Mesela, Van Beylerbeyine ve yöredeki kadılara gönderilen bir fermanda, ölen kocasından oğluna kalan mirasın Bitlis hâkimi meşhur Abdal Han tarafından kanuna ve şeriata aykırı biçimde alındığını iddia eden Ümmühanî Hatun adlı bir dulun şikâyetinden bahsedilmekte ve meselenin şeriata göre halledilmesi emredilmektedir. [20]

         

        Hükümet sahibi hâkimlerin merkeze karşı yükümlülükleri ve merkezin bu sancaklar üzerindeki yetkileri üç noktada toplanabilir:[21]

         

        1-       Hâkimler padişahın emrettiği bütün seferlere, askerlerinin her türlü donanımını sağlamak kaydıyla katılmak zorundadır. Hâkim olan kişinin bir mazereti varsa bir kardeşi veya oğlu onun yerine sefere katılır.

        2-       Hâkimler her yıl belirli bir meblağı merkezî hazineye yatırmak zorundadır. Bunun miktarı şartlara göre değişirdi. Hükümet üzerinde rekabet eden aile fertleri arasından birisi daha fazla meblağ ödeyeceğini taahhüt etmek suretiyle hâkimliği elde edebilmekteydi.

        3-       Hükûmet-sancaklarda yargı işleri merkezden atanan kadılar eliyle yürütülürdü. Hâkimler, tıpkı sancakbeyleri gibi onların kararlarının infazıyla yükümlüydü.

         

         


        

        Tablo I: XVI. Yüzyıldan XVII. Yüzyıla Diyarbekir Eyaletinde İdarî Yapı

        1526-27

         

        Ayn Ali (1609)

         

         

        Vilayet-i Kürdistan*

        Osmanlı Sancakları

        Osmanlı Sancağı

        Yurtluk- Ocaklık

        Hükümet

        Cezire

        Amid

        Amid=Paşa Sancağı

        Sağman

        Cezire

        Bitlis

        Mardin

        Harput

        Kulb

        Eğil

        Hısn-ı Keyfa*

        Harput

        Ergani

        Mihrani

        Genç

        Mir Zahid

        Arapkir

        Siverek

        Tercil

        Palu

        Çemişkezek*

        Ruha=Urfa

        Nusaybin

        Atak

        Hazo

        İmadiye

        Kiğı

        Hısnkeyf

        Pertek

         

        Hayzan

        Ergani

        Çemişkezek

        Çapakçur

         

        Sason

        Musul

        Siird

        Çermik

         

        Palu

        Ane ve Hit

        Mefarikin

         

         

        Çapakçur

        Bire

        Akçakale

         

         

        Eğil

        Aşair-i Ulus

        Sincar ve Habur

         

         

        Sincar*

         

         

         

         

        Atak

         

         

         

         

        Hayzo/Hizo

         

         

         

         

        Zırkî

         

         

         

         

         

        *Bu birimlerin her biri eyalet olarak zikredilmiş, bilahare eyalet terimi Beylerbeyilik anlamında kullanılınca bu birimler hükümet adını almıştır. Ancak 1520'lerdeki eyaletlerin bir kısmı Osmanlı tımar düzeninin uygulandığı yurtluk-ocaklık sancaklara dönüşürken bir kısmı Osmanlı düzeni dışında hükümet olarak devam etmiştir. Buradaki yapıdan Vilayet-i Kürdistan teriminin coğrafî olarak bütünlük arz eden bir idarî birim olmaktan ziyade Kürt beylerinin ırsî idaresine bırakılan birimlerin üst adı olduğu anlaşılıyor. Diyarbekir eyaleti içinde hem diğer sancaklar hem de bu "eyalet'ler iç içe bulunmaktaydı.

         

        -Çemişkezek, Sincar ve- Hısnıkeyfa 1530 tarihli muhasebe icmalinde normal sancak olarak görülmektedir. (998 Numaralı Muhasebe-ı Vilâyet-i Diyar-ı Bekr ve Arab ve Zülkadiriyye Defteri, Ankara 1998). 1535'te normal sancak olan Bidlis, 1548'den sonra Van'dadır. 1578'de hükümet oldu.


        

        Tablo II: 1717-1730 Arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kafkaslar ve Irak'ın Kuzey Kesimlerinde Osmanlı Sancakları, Ocaklık Sancaklar ve Hükümet Sancakları*

        Eyalet

        Sancak

        Ocaklık Sancak

        Hükümet

        DİYARBEKİR

        Çermük

        Pertek

        Hazo (Ocaklık)

         

        Hancuk (Habuk)

        Malazgird

        Cezire (Ocaklık)

         

        Hısnıkeyfa

        Kulb

        Eğil (Ocaklık)

         

        Harput

        Atak

        Tercil (Ocaklık)

         

        Siverek

        Ergani

        Palu (Ocaklık)

         

        Çemişkezek

        Mihrani

        Genç (Ocaklık)

         

        Çapakçur

         

         

         

        Siird

         

         

         

        Görgil

         

         

         

        Meyyafarikin

         

         

         

        Bestan

         

         

         

        Nusaybin

         

         

         

        Habur

         

         

         

        Sağman

         

         

         

        Ağça kala nd Uşti

         

         

         

        Sincar

         

         

         

        D'asti

         

         

        VAN

        Şırvi

        Zıriki

        Bidlis (Ocaklık)

         

        İspayerd

        Bargiri

        Hakkâri (Ocaklık)

         

        Erciş

         

        Hizan (Ocaklık)

         

        Adilcevaz

         

        Hoşab nd. Mahmudi (Ocaklık)

         

        Ağakis

         

        Somay maa Selemas ve

         

         

         

        Nevahi-i Kürd-kıran ve

         

         

         

        Karabağ ve Enzel

         

        Diyadin

         

         

         

        Bilican

         

         

        ERZURUM

         

        Mecingerd

         

         

         

        Kiğı

         

        ÇILDIR

         

        Nısf-ı Livane ve Pertek

         

         

         

        Nısf-ı Livane

         

         

         

        Acara-i Ulya

         

         

         

        Acara-i süfüa

         

         

         

        Aspinza

         

         

         

        Acara

         

        bagdad

         

        Cessan-Bedre

        İmadiye

         

         

         

        Şerhan (Ocaklık)nd Li- va-i Harir

        meraga

         

        Mukri ve Savuk-Bulak

        Karadağ

         

         

        Ovacık

         

        revan

         

        Maku

        Nihavend ve Burucird

        luristan

         

         

        Hanlık-ı Mugan

         

         

         

         

        * Kaynak: Fahameddîn Başar, Osmanlı Eyâlet Tevcihâtı (1717-1730), Ankara 1997, s. 17-26. Paşa sancakları ayrıca yazılmadığından Diyarbekir'de Amid, Van'da Van, Erzurum'da Erzurum vb. sancaklar tabloda görülmemektedir. Burada özellikle Van ve Diyarbekir eyaletlerinin bütün birimleri tabloya alındı, diğer eyaletlerde ise sadece hükümet ve ocaklık-sancaklar kaydedildi. Toplam 44 eyalet, 217 sancak (21'i ocaklık), 19 Hükümet (10'u ocaklık) (s.16) olduğu yazılı, ama listede 11 hükümet ocaklık, 20 ocaklık sancak, 5 ocaklık olmayan hükümet var.

         

        Osmanlıların Güneydoğu Anadolu'yu ele geçirmelerinden sonra kurulan düzen zamanla klasik biçimini almıştır. Ayn Ali Efendi'nin 1609 tarihli risalesinde bunu görmekteyiz. Diyarbekir ve Van Beylerbeyliklerinde Osmanlı sancakları ile Kürt Beylerinin idaresindeki yurtluk-ocaklık sancaklar idarî düzen açısından aynı sisteme tabi iken eyalet/hükûmetler farklılık arz eder. Şunu bilhassa tekrar belirtelim ki, XVI. yüzyıl başında Diyarbekir Beylerbeyliği içinde yer alan, "Vilâyât/Eyâlât-ı Kürdıstan"dan kasıt ise belirli bir coğrafî alan değil, Diyarbekir Beylerbeyliği içinde Kürd ümeranın yönettiği birimlerdir. Bunların beylerbeylik alanına dağılmış oldukları izahtan varestedir. Yani, o zaman her biri "eyalet" olarak (daha sonra hükümet) olarak adlandırılan birimler ayrı bir "Eyâlet-i Kürdistan" değildi; bunlar "Diyarbekir Beylerbeyliği" içinde yer alan imtiyazlı idarî birimlerdi. Başlangıçta Cizre, Bitlis, Hasankeyf, İmadiye, Çemişkezek, Şuran büyük ümeranın yönetiminde iken diğer 11 "eyalet" klasik Osmanlı sancakbeylerine muadil Kürd beylerinin yönetimindedir.[22] Zamanla bu yapı değişir. Mesela, Ayn Ali'de Çemişkezek normal bir Osmanlı sancağıdır, buna mukabil Eğil hükümettir. Esasen 1530 Muhasebe icmalinde Çemişkezek, Sincar ve Hısnıkeyfa gibi birimler, Osmanlı sancakları içinde yazılmışlardır. Bundan da en azından "hükümet" statüsünde olmadıkları anlaşılır. Yani "hîn-i fetih"ten çok kısa bir süre sonra bazı birimlerin idarecilerine tanınan ayrıcalıklar kaldırılmış görünüyor.

        Üzerinde duracağımız son nokta ise daha önce ana hatlarıyla değinmekle birlikte XVI- II. yüzyıl başlarına ait tevcihat kayıtlarının yardımıyla, merkezî hükümetin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki ocaklık hükümetlere müdahalesinin boyutlarıdır. Hâkimler hangi gerekçelerle göreve getirilip görevden alınmaktaydı? Bu süreçte hangi aktör ve faktörler rol oynamaktaydı. Aşağıda bu meseleyi tablo halinde gösterdik. Yüzeysel bir okumayla dahi, çoğu hükümette sık sık değişiklik yapıldığı, değişiklikte genellikle halkın(aşiret ileri gelenleri, ulema diye anlamak lazım) şikâyetleri, padişahın sefer emrine ve diğer emirlerine uymamak, taahhüt ettiği meblağı ödememek, gençlik, yaşlılık vb.den dolayı yönetmeye iktidarı olmamak, eşkıyaya yardımcı olmak gibi sebeplerin etkili olduğu ve sürecin genellikle, halkın mahzarı, maden emini vb. görevlilerin temessük ve Hamları sonrasında beylerbeyi arzı ve padişah beratı ile kesinleştiği anlaşılır. İlgi çekici hususlardan biri, azledilirken reayaya zulmetmesi sebep olarak gösterilen bir kişinin daha sonra tekrar tayininde raiyyet-perver olarak anılması; ileri gelenlerin başvurusuyla azledilen birinin tekrar aynı zümrenin arzuhaliyle göreve getirilmesi gibi ilk bakışta çelişkili ifadelerdir. Esasen bunları bir yönüyle söz konusu hükümet içerisindeki siyasî çekişmenin diğer yandan da merkezin orayı kontrol politikasının yansımaları olarak okumak, diğer bir ifadeyle bir iktidar mücadelesi çerçevesinde değerlendirmek daha doğrudur. Osmanlı Devleti yöredeki sosyo-politik yapının özelliklerini kendi iktidar ve müdahale alanını genişletmek için kullanmış, en kudretli görünen hâkimleri bir anlamda havuç ve sopa politikasıyla denetiminde tutmaya çalışmıştır. Özerk olduğu iddia edilen hâkimlerin bir madene hizmet etmek (gerekli amele ve malzemeyi temin) gibi şartlarında göreve devam edebilmeleri, merkezî hükümetin, "müdahalecinin açık bir tezahürüdür. Öte yandan devlete hizmeti karşılığında bazılarına "Paşa" unvanı verilmesi de bu siyasetin diğer ucunu, yani itaat ve hizmet karşılığı ödüllendirme boyutunu yansıtır.

        Hasıl-ı kelam Osmanlı Devleti tabii ki Safevîlerle rekabetinde Sünnî Kürt beyleriyle hem dinî-mezhebî hem de siyasî çerçevede, her iki tarafın da çıkarına bir siyaset izlemiştir. Ancak bu siyaset, Osmanlıların genel fetih ve tedricî ilhak siyasetleri çerçevesindedir ve yine aynı doğrultuda zaman içerisinde değişikliklere açıktır. Sayıları yaklaşık 10 kadar olan idarî birimde (hûkûmet) uygulanan düzeni bütün Doğu ve Güney-doğuya şamilmiş gibi zannetmek bir yana, bu birimlerin de klişeleşmiş ifadelerin aksine Osmanlı devlet adamlarının ve düzeninin müdahalelerinden masun olmadığı da görülmektedir. Hiç şüphesiz tarihteki bir çözüm veya yaklaşım günümüze aynen yansıtılamaz. Bununla birlikte Osmanlı tecrübesi bize adem-i merkeziyetçi bir yapılanmadan ziyade merkezîleşme yönünde bir eğilimi gösterir. XVIII. yüzyılın ilk yarısı gibi adem-i merkeziyet eğilimlerinin imparatorluk genelinde neşv ü nemâ bulmaya başladığı bir dönemde dahi Osmanlı Devleti, doğu sınırlarına yakın yerlerdeki hükümet-ocaklıkları denetim altında tutmak için sürekli yönetici (=hâkim) değişikliğine gitmiştir. Katı merkeziyetçi bir devlet anlayışının bir dizi sakıncasından bahsedebiliriz: ama kendi tarihî tecrübemizi iyi anlamadan, farklı geçmişlere sahip örneklerden hareketle ülkemizin idarî yapısında netameli deği­şiklik önerilerini kolayca dillendiren aydınlarımız, mevcut siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel yapı içerisinde bu tür fantezilerin ne tür sonuçlar doğuracağını da iyi düşünmelidirler. Tarihî tecrübe ürünü olan pratikler dogma değildir, hatta zaman zaman bizlere ayak bağı da olabilirler; ama tarih, gerçekçi ve sahih biçimde değerlendirildiği zaman çok sağlam bir kılavuzdur.

         

        Tablo III: XVIII. Yüzyıl Başlarında Hükümetlerdeki Yönetici Değişiklikleri*

        Hükümet

        Önceki Hâkim

        Yeni Hâkim

        Sebep

        Tarih

        Hazzo

        Murad Han

        İbrahim Bey

        Murad Han'ın Bağdat seferine git­memesi

        1 Şubat 1702

         

        Mahmud

        Mahmud

        Arzuhal

        23 R 134/10 Şubat 1722

         

        Mahmud

        Bedir Han Bey

        Mahmud'un celb-i mâl içün başına vâ- jfir âdem cem' ve aşireti ile muhârebe ve mukâtele etmesi; Bedir Han Bey'in reâyâ-perver olması

        gurre-iS135 /İl Kasım 1722

         

        Bedir Han Bey (yazmıyor ama o olmalı)

        Hüseyin Bey (daha Önce de hâkim imiş)

        Sebep gösterilmemiş

        8 R 136/5 Ocak 1724

         

        Hüseyin Bey

        Bedir Han Bey

        Yönetmeye kadir olmaması, emrolu- nan zahirenin naklinde ve ahalinin zaptında başarısız oluşu

        4C137/18 Şubat 1725

         

        Bedir Han Bey

        Hızır Bey (önceden de hâkim imiş)

        Emrolunan Hemedan seferine git­memesi ve ahaliye zulmetmesi

        19 S 139/16 Ekim 1726

         

        Hızır Bey

        Hüseyin Bey

        Sebep gösterilmemiş

        28 Ca 140/11 Ocak 1728

         

        Hüseyin Bey

        Bedir Han Bey

        Mihrani kasabasını yakan eşkıyaya karşı D. Valisi ile gitmesi emredildiği halde gitmemekle kalmayıp eşkıyaya

        12 B 141/11 Şubat 1729

         

        Bedir Han Bey

        Bedir Han Bey

        Yeniden

        8 Ş 141/9 Mart 1729

         

        NuşirvanBey

        Nuşirvan Bey

        İbka

        10 Haziran 1736

         

        Nuşirvan Bey

        Hüseyin Bey

        Değişiklik

        28 Aralık 1737

         

        Hüseyin Bey

        Şeref Bey

        Hüseyin Bey’in ahaliye zulmü

        30 Eylül 1738

         

        Şeref Bey

        Nuşirvan Bey

         

        2 Nisan 1739

         

        Nuşirvan Bey

        Abdülfettah Bey

         

        3 Şubat 1740

         

        Cezire

        Abdullah Han

        Abdullah Han

        Bağdat'ta hizmette bulunmak şartıyla ibka

        7 Temmuz 1702

         

        Abdal Han

        Abdal Han

        Vali arzıyla ibka ve mukarrer

        4B135/10 Nisân

        1723

         

        Abdal Han

        Mansur Bey (Abdal Han kardeşi)

        Abdal han'ın Hemedan seferine git­meyip kaçması, ahaliyle iyi geçin­memesi, kardeşi Mansur'un sefer hizmetinde mevcut oluşu

        26 Ra 138/2 Aralık 1725

         

        Mansur Bey

        Mansur Bey

        Baız şurut ile ber vech-i te'bid ile ocaklık ibka ve mukarrer

        14 L 139/4 Haz­iran 1727

         

        Mansur Bey

        Mansur Bey

        İbka (1736'da 3 kez)

        21 Ocak 1736

        Eğil

        7

        Mustafa Bey

        Önceki hâkimlerden

        11 Kasım 1701

         

        Seyyid Hüseyin

        S e y y i d Hüseyin

        Ahali şikâyet edince yerine, daha önce de hâkim olan Seyyid Mustafa getirilir ama ihtiyar olup yönetemediğinden Seyyid Hüseyin de ahali ile barıştığından Vali arzıyla ibka

        21 Ca 134/9 Mart 1722

         

        Seyyid Hüseyin

        İbrahim (Ocak-zadel- erden)

        Hüseyin'i zulmüne karş ahalinin ar­zuhali

        7 B 134 /23 Nisan 1722

         

        İbrahim

        Seyyid Hüseyin

        İbrahim küçük yaşta olup yönetm­eye kadir olmadığından S. H, Bey mutedil ve nizam-ı memlekete kadir olduğundan kasaba ulema, suleha vs ahalisinin mahzarı muc.

        24 M 135/4 Kasım 1722

         

        Seyyid Hüseyin

        İbrahim (Ocak-zadel- erden)

        S. Hüseyin'in reayaya sınırsız zul­mü üzerine vali Vezir Mehmed Paşa arzıyla

        19 S 139/16 Ekim 1726

         

        İbrahim

        S e y y i d Hüseyin

        İbrahim zabta kadir değil ve hükümey ricalinden değil; Hüseyin reaya-perver ve zabta kadir, Vali İbrahim P. Arzı ve Amid Kadısı arzı ve ahali mahzarı ile

        17 Ca 140/ 3 Ocak 1728

         

        Seyyid Hüseyin

        Seyyid Hüseyin

        Ergani madenine hizmet şartıyla ibka

        12 B 141/11 Şubat 1729

         

        Seyyid Hüseyin

        Seyyid Hüseyin

        Ergani madenine hizmet şartıyla ibka

        25 S 142/22 Ey­lül 1729

         

         

        İbrahim Bey

        Serasker Ahmed paşa'nın iltimasıyla

        21 Ocak 1736

         

         

        Muhammed Bey

        Beyzadelerden olup Diyarbekir Valisi arzıyla

        22 Şubat 1737/ 7 Ağustos 1739 ibka

        Palu

        Halil Bey

        Halil Bey

        İbka (1703'e kadar ibka işlemleri)

        10 Ocak 1699

         

        Mehmed Bey kardeşi


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele