Kültüre Felsefe İle Bakmak

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

        Kültüre felsefe ile bakmak aynı zamanda insana felsefe ile bakmaktır. Zira insan, kültürde yansır. Kültür insanın maddi ve manevi bütün ihtiyaç ve başarılarının sergilendiği bir alandır. Kültürün inşa edilebilmesi için tabiat ve onunla uyumlu bir varoluş şarttır. Fakat bu kültürün bir tabiat nesnesi olduğunu söylemek değildir. Aksine kültür tabiat nesnesi olmadığı gibi, tabiata insan tarafından ve insan eliyle katılmış olandır. Daha açık söylemek gerekirse, insan olmaksızın da tabiat vardır ve var olabilir, fakat insan olmadan kültür mümkün ve mevcut değildir.

         

        Kültüre felsefe ile bakmak, böylece insanı anlamak ve kavramak için bir yol ve araçtır. Kültür insanın doğuştan getirmediği fakat tabiata ilave ettiği her şeyi kapsar. Bu da demektir ki, ilk insandan bugüne kadar hiç kesintisiz bir kültür hayatı ve yaratımı söz konusudur.

         

        İnsanoğlunun kendisini ve çevresini tanıması bir bilinç alametidir. Kendisini çevreden ve ötekilerden tefrik ederek bir “ben” olarak fark etmesi; bir özne ve şahsiyet olarak varolmasının ilk adımıdır. Özne ve şahsiyet olmak ahlakın, hukukun, dinin, sanatın, bilimin kısacası bütün insanî alanın temelidir. İnsanın özne ve şahsiyet olmaklığı böylece bütün anlamlı faaliyetlerinin temelinde bulunur.

         

        İnsanın bir özne ve şahsiyet olması bir kerede bütün zamanlar için kazanılmış bir özellik değildir. Onun her an bilinçli bir dikkat ve gayret ile inşa edilmesi gerekmektedir. Bu da bize insanî ve kültürel alandaki başarıların tesadüfî olmadıklarını ve olamayacaklarını gösterir.

         

        İnsanın kültürle ilişkisinin ilk merhalesi epistemolojik yani bilgi ile ilintilidir. Böylece kültürü incelemek, ister istemez bilen bir varlık olarak insanın ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Zira tıpkı kültür gibi bilginin de öznesi insandır. İnsan olmadan evrende kendiliğinden bir düzen vardır fakat bilgi söz konusu değildir. Çünkü bilgi de insanla beraber ve onun bilinçli faaliyeti sonucu açığa çıkar. Öyleyse bir bilgi tanımı yapmak gerekirse onu bilinçli bir öznenin kendisine veya kendisinin dışındaki varlığa yönelimi sonucu açığa çıkan ürün olarak betimlemek mümkündür.

         

        Bilen bir varlık olarak insan, kültür yaratıcılığının temelinde bulunmakta, böylece kültür ile bilgi ilişkisi de kendiliğinden açığa çıkmaktadır. Yalnız bu noktada dikkat edilmesi gereken bir konu; bilginin sadece dış nesnel gerçeklik ile sınırlı olmadığıdır. Bilgi aktını betimlerken insanın kendisine veya kendisinin dışındaki varlığa yönelimi sonucu açığa çıkan ürün denildiği için öznel ve nesnel olmak üzere iki bilgi kategorisinden söz etmenin mümkün olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

         

        Böylece bazı kültür alanları ve insanlık başarıları, insanoğlunun dikkatini, ilgisini ve bilincini kendisinin dışındaki olay ve olguları tanımaya yöneltmesi sonucu açığa çıkıyorken, bazı başarıları da bilincin kendi üzerine katlanması, düşüncenin kendisini konulaştırması veya duygu hallerinin, iç benliğin irdelenmesi ile olanaklı hale gelmektedir. Bilinçli dikkat ve ilginin olgular alemine yöneltilmesiyle determinizm ve nedensellik yasaları çerçevesinde bilimsel yöntem işlemekte ve adına bilimsel bilgi denilen kültürün önemli bir kurucu unsuru teşekkül etmektedir. Bilincin ve dikkatin insanın kendi duygu, düşünce ve eylemleri üzerine yoğunlaşması ise insanın manevi yanını tanıması, anlaması ve anlamlandırması sürecini oluşturmaktadır.

         

        Bilen bir varlık olarak insana epistemolojik özne demek uygunsa bu özne, kendi içsel/derunî/manevî süreçlerini de gözlemlemek, tanımak ve anlamlandırmak isteyecektir. Böylece bilen özne temelinde bilginin de kritiğini yapabilecek, bilmenin asıl gayesini ve hedefini de sorgulayacak bir üst bilinç ve benlik düzeyi teşekkül edecektir. Bu düzey yapıp etmelerimizin, eylemlerimizin değerini sorgulayan, bizi etik özne ya da ahlak kişisi olmaya yönelten boyut ve seviyedir. Böylece kültürün, bilgi düzeyinden sonra, o temel üzerinde yükselen üst bir katman olarak değer ve ahlak açısından okunması ve yorumlanması aşamasına geçilir.

         

        Kültürün bilgi ile sınırlı ve özdeş kabul edilmesi, bilgiyi bir güç ve hâkimiyet aracı haline getirmiştir. Bilmek, yapabilmek için yeterli ve meşru kabul edilince güce dönüşmüş ve o güç de insanlığa zulüm ve şiddet olarak yansımıştır. Oysa bilgi seviyesi yukarıda da işaret edildiği üzere, insan olmaklık, özne olmaklık için başlangıç seviyesidir. Bir son veya kemal seviyesi değildir. İnsana bilgisini nerede, ne zaman ve ne adına kullanması gerektiğini söyleyecek olan etik bilinç ve bunun rehberliğinde oluşacak olan ya da oluşması gereken etik şahsiyet/etik öznedir.

         

        Etik bilinç ile eyleyen etik özne için temel öncelik insanın, bilginin ve üretimin (pazar ve piyasanın) kölesi olması değil, bilginin insanileştirilmesi ve insanın kendisine ve insanlığa yabancılaşmasının önlenmesidir. Bu aşamada Yunus’un çağlar öncesinden seslenen ölümsüz mesajı yolumuzu aydınlatmaktadır. O kendisine ve bütün bir insanlığa “sen bu dünyaya niye geldin” diye sormaktadır. Demek ki insanoğlunun önünde cevaplandırması gereken ve kaçınılmaz olan bir soru bulunmaktadır. Etik bilinç ve etik özne ya da ahlak kişisi bu soruyu şöyle cevaplamaktadır.

        Ben gelmedim dava için

        Benim işim sevi için

        Dostun evi gönüllerdir

        Gönüller yapmaya geldim

         

        Böylece etik boyut ve seviye, epistemolojik düzlemin üstünde ve ötesinde insanoğlunu başta kendisi ile olmak üzere, diğer bir insan kardeşiyle, ötekiyle, toplumla, evrenle ve Tanrı ile barışık yaşama idealine işaret etmektedir.

         

        Gelinen bu noktada, etik bilinçle donanmış etik şahsiyet veya etik öznenin, metafizik düzleme sıçraması ihtimali ve imkânı belirmiştir. İnsanoğlunun kendisine sorduğu “bu dünyaya niye geldin?” sorusu ahlaki bir hesaplaşmayı ve sorumluluğu da beraberinde getirdiği gibi “nereden gelip nereye gideceği”ni sorması da metafizik bir bilinç ve sorumluluk yüklemektedir.

         

        Metafizik bilinç, insanoğlunu metafizik özne konumuna yükseltir. Metafizik özne, kendisini buraya ve şimdiye hapsolmuş veya sadece onunla kayıtlı bir varlık gibi algılamaz. Metafizik özne, zamanı üç boyutlu olarak yaşar. O bütün geçmişini hesaba katarak bugününü yaşar fakat gelecekte olmayı düşündüğü veya murad ettiği insanı olabilmek adına yaşar. Yani metafizik özne için geçmiş, şimdi ve gelecek bir bütündür. Ve her an varoluşun bu üç boyutu birlikte ve beraberdir. “Dün geçmiş, istikbal ise gelmemiştir, elde olan sadece bu andır” diyen hedonist bilinç, âna mahkûm olan en düşük bilinçtir. Oysa insan evrendeki diğer canlılardan sadece akıl ve muhakeme yetisi ile değil aynı zamanda hafıza ve muhayyile melekeleri ile de ayrılır. Böylece o, tabiattaki herhangi bir canlı olmaktan çıkar; bilen, eyleyen, eylemlerinin sorumluluklarını üstlenen, özgür bir varlık olmanın ötesinde, metafizik bilinç sahibi, metafizik özne mertebesine ulaşır.

         

        Metafizik özne için zaman, hafıza ve muhayyile varlığı olarak; geçmiş, şimdi ve gelecek birliği ve birlikteliği olarak yaşanır ve idrak edilir. Hatta bu durum bedenli varoluş öncesi ve sonrası da hesaba katılarak kozmik bir bilinç durumuna da geçilebilir. O zaman da Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde dile getirdiği ney’in ayrılıklardan şikâyeti ve feryadı bir nebze olsun idrak edilebilir.


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele