Siyaseti Ahlakla Birlikte Düşünmek

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

        Temiz siyaset arzusu ve siyaset alanının ahlakî kir ve paslardan arındırılması isteği, siyasetin kirlendiği ve ideal ile mevcut durum arasındaki makasın açıldığı zamanlarda daha fazla duyulur. Siyasetin kirlenmesi düpedüz ahlakî kirlenmedir. Siyasetçiden beklenilen, ahlaklı, dürüst ve temiz siyasettir.

         

        Yaşanan olumsuz tecrübeler nedeniyle birçok kişi, siyasetin ahlak ile bağdaşmadığına ve onunla ilgilenen ahlaklı kişilerin bile, bir zaman sonra ahlaklarının bozulduğuna inanır. Pek çoğumuz, bu manada, siyasetçi kimliği ile dürüstlüğü aynı kefeye koyamaz.

         

        Siyasetin ahlak ile bağdaşamaz olduğunu düşünenler, ahlakın erdemi, siyasetin de menfaati kendine gaye edindiğini söyler. Siyasetten beklediklerimiz ile siyasetçilerin yaptıkları arasındaki uyumsuzluk, bizi umutsuzluğa götürse de bu durum siyasetin doğasından kaynaklanmaktadır. Yani ahlak ile arasındaki gerilimli ilişkiden. Çıkar ve erdem arasındaki gerilimden.

         

        Çıkar ve erdem nasıl uzlaşabilir? Bazılarına göre siyaset yoluyla bir topluluğun çıkarları gözetilir, ahlakı değil. Siyasetçi ahlaklı olabilir, ama ahlakî inançları ile siyaset yaptığında çıkarları çatışırsa ne yapacaktır? Çıkarlarını mı, ahlakı mı önemseyecektir? Bu bazıları için, siyasetçi ahlakî duygularıyla değil, aklı ile hareket etmelidir. Ki siyasetin pratiği de bu yönde işlemektedir. Bir bireyin, bir topluluğun ilgi ve çıkarları ahlaksal inançlarından farklı olabilir. Hem zaten farklı topluluklar farklı ahlaksal inançlara sahiptir. Birisinin doğrusu, öbürünün yanlışı olabilir. İyi insan olmak ile iyi yurttaş olmak da bu manada farklıdır. Bunun için siyaset, farklı inançları ortak bir çıkarda buluşturma ve bu çıkarları, akıl ile meşrulaştırma işidir. Bu manada siyasetçi akıl ile davranmalı! Oysa ahlak aklın değil, duyguların alanıdır. O zaman, (bu yazıda da içeriğini kullandığım bir başka yazımın başlığında olduğu gibi) ahlak akılsız, siyaset de ahlaksız kalmaz mı?  

         

        Burada, ahlak tartışmalarında kullanmayı çok sevdiğim, Platon’un Devlet adlı eserinde anlattığı yüzük örneği ile devam etmek istiyorum.

         

        Taktığımız zaman bizi görünmez yapan yüzüğümüz olsa, ne yapardık? Artık yakalanıp ceza görme endişemiz yok ve görünmezlik bizi her şeyi yapabilecek bir güce ulaştıracak. Başkalarının hakkımızdaki kanaatleri, takdir edilmek ve onay almak bizim için hâlâ önemliyse, bu görünmez yüzükle, bir ahlaksızı ahlaksız yapan arzu istek ve heveslerimizi ölçüsüzce tatmin edebileceğiz ama yine ahlaklı görünmeye devam edeceğiz. Her türlü bağdan azade olarak, yakalanma, ayıplanıp dışlanma korku olmadan her şeyi yapabilecek bir güce sahip iken, hiç kimseye hesap verme endişesi taşımazken, ahlaklı olmaya niçin devam edelim? Ahlaksız ile aramızda fark nedir? Niçin ahlaklı oluyoruz? Bizi görünmez yapan bir yüzüğümüz olmasına rağmen bizi hâlâ ahlaklı kılan nedir? Bu sorunun cevabı, siyasetin de ahlaka niçin gereksinim duyduğunu açıklayacaktır.

         

        İnsanı haksızca eylemlerden koruyan sadece hukuk değil, ahlaktır. Evet, şöyle denilebilir: İnsanlar haksızlığa uğradığı için haksızlıktan şikâyet ediyor. Güç onda olsa, haksızlık etmek sırası ona geçecek. Onu bundan alıkoyan, eşitlik saygısına götüren şey (yalnızca) kanun (mu)dur (?).

         

        Bu soruya “evet” dersek, hiç kimse ‘ahlaklı’ davranmak zorunda değildir. Yasaya yakalanmadığımız sürece her şey mubahtır! Peki ya içimizdeki ahlak yasasından kaçabilir miyiz? Bu önemli bir sorudur: Zira ahlakı, zayıf olanın güçlü olan karşısındaki hak talebinin sonucu değil, güçlü olanın hak karşısındaki duruşuyla anlayabileceğimizi düşünüyorum. Bu manada ahlak ölçüdür ve ölçü gücün kullanımını belirler. Bu ölçü haktır ve adalet olarak kendini gösterir ve kanunda somutlaşır.

         

        Demek ki, ahlakla alakalanmayan bir siyaset uygulaması yok. Siyaset, ahlakla bağını kopartamıyor. Kaldı ki var olan örnekler de hep olumsuz değil. Uygulamanın eksikliği veya yanlışlığı, ideali ortadan kaldırmıyor, onun değerini daha da açığa çıkartıyor. Ahlaksız siyaset, ahlaklı siyasetin değerini fark ettiriyor. Siyasetçiden ve siyaset alanından ahlaklı olma talebimiz bunun için hep süregelir. Üstelik siyasetçi de bu talebin farkındadır ve genellikle yolunun başında, ya ahlak adına siyaset yapmak ya da ahlakı kendi çıkarına kullanmak için, ahlaklılık vaadini sıklıkla beyan eder.

         

        Hak, adalet gibi ahlaki kavramlarla siyaset yapanların; bu kavramlar adına siyaset yapanların, bir zaman sonra bu kavramların içini boşalttıkları, sıklıkla deneyimlediğimiz durumlardandır. Siyasetçi, ahlakî idealinden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, içini boşalttığı ve buldozerle üzerinden geçtiği bu kavramlardan vazgeçemez. Kendine daha fazla güç sağlamak için, hak ve adaleti sıklıkla telaffuz eder, zulüm yapar.

         

        Siyasetten ahlaklı olma talebimizin gerekçesi makuldür. Tam da bu nedenle… Az önce de değindiğimiz gibi, hukukun da temelini teşkil eden “Hak” kavramı, ahlaki bir temele dayanamazsa, toplumsal denge bozulur ve zulüm meşru hale gelebilir. Çünkü yasalar tek başına toplumsal düzeni sağlayamaz; zulmün araçları olabilir, zulmü meşrulaştırabilir.  

         

        Siyaset ve ahlak arasındaki temel gerilim de buradadır. Siyasetin ahlaklı olup olmayışı, birinin duygu ve ötekinin akıl alanında olmasıyla değil, siyasetle elde edilen güç ve onun kullanımıyla alakalıdır.

         

        Şimdi aktaracağımız Ezop hikâyesi, siyaset kelimesinin etimolojisinde yer alan seyislik üzerinden bu ilişkiyi anlatır aslında.

         

        Sahtekâr bir seyis, atın yiyeceğinden her gün bir miktar çalıp satmakta, bunu gizleyebilmek için de, at iyi görünsün diye onu her gün tımar etmektedir. At, seyisin bu davranışına çok kızar ve şöyle der:

         

        “Eğer gerçekten benim iyi görünmemi istiyorsan, beni daha az tımar et ve daha fazla besle!” 

         

        Bu Ezop fablında, siyasetle yönetilen kitlenin siyasetçiden ne istediği çok iyi ifade edilmektedir. Siyaset eylemi budur: Arpanın hakça paylaşımı... Gerçekten iyi görünmek için tımara değil arpaya ihtiyaç var. Böyle olunca payımıza düşen (arpa), hak edilendir.

         

        İyi siyaset, hak edene hak ettiğini vermek, yani adaleti tesis etmektir. Siyaset ve ahlakın kesiştiği nokta burasıdır ve ahlak sorunu da arpayı adaletle dağıtmada, kısaca bu “arpalık” meselesinde başlar görünmektedir. Bu arpalık meselesi, siyasetin ahlakını da kirleten yerdir.

         

Siyasetçi, siyaset adını verdiğimiz etkinlikle, işlettiği yönetsel aygıtlar ve kurumlarla, topluma karşı bir sorumluluk yüklenmiştir. Ondan ahlaklı olması talebinde bulunan, kendisi adına yönetme gücünü ona devretmiştir ve bu gücün kötüye kullanımı, siyasetçinin ahlaki ödevini, yani sorumluluk ve yükümlülüklerini yerine getirmemesi demektir.

 

Baştan da söylediğimiz gibi toplumun erdemli bir siyaset talebi var, siyasetin de topluma bunu gerçekleşticeğine ilişkin sözü. Şimdiye kadar gözlemlenegelen, siyasetçinin sözünde durmadığıdır. Sözünde durmama eylemi, artık kanıksanmış durumda. Bu durum öylesine olağan karşılanır ki, “yalan” siyasetin neredeyse mütemmim cüzü gibi görülür. Yalan, siyaset üzerine yapılan parodilerin önemli bir malzemesidir mesela.

 

Genel kanaate göre, yalan söylemeyi bilmeyen siyasetçi olamaz (!) Fakat kimse yalancı bir siyasetçiden de hoşnut olmaz.

 

Siyasete girmek isteyen oğluna, annesi şöyle der:

 

“Oğlum siyasete girme! Çünkü ya yalan söyleyeceksin ya da doğru. Yalan söylersen Allah seni sevmez, doğru söylersen de halk. Her iki halde de sevilmezsin.”

 

Oğlu, annesine cevap verir:

 

“Siyasete gireceğim. Evet, ya yalan söyleyeceğim ya da doğru. Yalan söylersem insanlar, doğru söylersem Allah beni sever. Her iki halde de sevilirim.”

 

        Bu parodik dilemmada siyasetçi yalan söylemek durumundadır. Tanrı sevgisi onu siyasette başarılı kılmayacaktır. Ancak Tanrı sevgisini istismar ettiği ölçüde, yani yine insanları kandırarak ve Tanrı’yı kandırdığını zannederek başarılı olacaktır.

         

        Sonuç olarak;

         

        Menfaatlerimiz ve ahlaki sorumluluklarımız… Siyaset ve ahlakı  tercih noktasında karşı karşıya getiren iki durum. Tartışma konumuz bu nedenle hayli eski ve bilindik. Siyaset ve ahlak hem birbirinden ayrılamayan hem de bir türlü bağdaşamayan iki alan… “İyi insan olmakla iyi yurttaş olmak” arasındaki fark. Ama iyi insan olunmadan da iyi yurttaş olunmuyor.

         


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele