Türkiye'ye "İstihbarat Operasyonu" mu?

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

        Türk dış politikası, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) üzerinden çekilen "derin küresel operasyon" ile bir kez daha dünya gündeminde. Mayıs 2013 sonrası Türk-Amerikan ilişkileri bazlı Türk-Batı ilişkilerinde yaşanan kriz kendisini iç ve dış politika bağlamında göstermeye devam ediyor. Süreç, AK Parti ve Başbakan Erdoğan üzerinden Türkiye'nin küresel güç mücadelesinden tasfiye girişimi olarak adlandırılıyor.

         

        Dolayısıyla, Yeni Orta Doğu'nun inşası sürecinde tam bir matruşka durumu söz konusu. Bir diğer tabirle, tüm taraflar kaygan ve kaypak zemin üzerinde oyun içinde oyun geliştiriyor.

         

        Nitekim, Türkiye'nin de başta Çin füzeleri ile olmak üzere, yakın çevresinde İran ve Irak'la başlattığı yeni işbirliği arayışları, Rusya'yla Gümrük Birliği'ne yaktığı yeşil ışık, Azerbaycan üzerinden verdiği mesajlar, tüm bu gelişmelere yönelik bir karşı tepki ve yeni oyun içerisinde pozisyon arayışı olarak değerlendiriliyor.

         

        Evet, süreç birçok gelişmeye gebe ve açıkçası eskisi gibi net bir öngörüde bulunabilmek o kadar kolay değil. Burada, özellikle ön plana çıkartılan "Yeni Türkiye" kavramı oldukça dikkat çekici. Nitekim, bugün için gelinen aşama itibarıyla "Yeni Türkiye" süreci bir çok kesim tarafından Yeni Yalta'ya yönelik olarak Türk derin aklının ve stratejik düşüncesinin devleti ve toplumu A'dan Z'ye yeniden yapılandırması olarak kabul ediliyor.

         

        Tarihsel misyon düşüncesinden hareketle daha milli, bağımsız ve güçlü bir Türkiye'yi hedefleyen bu süreç, aynı zamanda eski Osmanlı-Selçuklu coğrafyasını hedefleyen bir stratejik derinliğe sahip olması itibarıyla da önemli. Başbakan Erdoğan'ın Türkiye 2023 Vizyonu'na ve 2071'e yaptığı vurgular bu açıdan dikkatlerden kaçmıyor.

         

        Bu kapsamda MİT Başkanı Hakan Fidan'a yönelik çok boyutlu operasyonun zamanlaması ve ortaya konulan iddialar da oldukça önemli. Bu operasyonla birlikte, bir taraftan Ankara'nın iç ve dış politikadaki sürpriz gelişmelere yönelik aldığı tedbirler etkisizleştirilmeye çalışılırken; diğer taraftan, "Yeni Türkiye" süreci, "Yeni Orta Doğu"ya entegre edilmeye çalışılıyor. Bunun için de sürecin önündeki iç dinamikler ve direnç kırılmaya çalışılıyor.

         

         

        Kritik İki Yıl...

         

        Nitekim, 2014 ve 2015 yıllarında gerçekleştirilecek olan üç kritik seçim, Türkiye'yi adeta kilitlemiş durumda. Mart 2014'deki yerel seçimler bu anlamda şimdiden bir "ön hesaplaşma" ve aynı zamanda sonraki gelişmeler açısından önemli bir gösterge olarak kabul ediliyor. Burada, Kürt meselesini çözmeye yönelik "açılım süreci" de söz konusu hassasiyeti daha da arttırıyor. Öyle ki, zaman zaman BDT ya da PKK kanadından yapılan bazı açıklamalar adeta "iç savaş" çağrısını andırıyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Irak ile yeni bir dönemi başlatmaya yönelik ziyaretinde bu süreç ile ilgili olarak "sırat köprüsü" ifadesinin kullanılması fazlasıyla manidar bulunmuş durumda.

         

        Dolayısıyla, Türkiye dış siyasete fazlasıyla angaje durumda olan iç siyasetiyle cumhuriyet tarihinin en hassas dönemlerinden birine girmiş vaziyette. Her ne kadar tüm bu gelişmeler halen bir takım çevreler tarafından zorlama bir şekilde "sivil inisiyatif" olarak gösterilmeye çalışılsa da onların da çok iyi bildiği üzere, Türk siyasi hayatı bize çok daha farklı şeyler söylüyor.

         

        Bu çerçevede, Washington Institute'da gerçekleştirilen panelde konuşan ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Jeffrey'in sarf ettiği şu sözler oldukça dikkat çekici: “Türkiye'nin yaklaşımı daha çok 'İç işlerimize nasıl karışma cüreti gösterirsiniz' şeklinde. Evet gösteririz çünkü siz bu kulübün bir üyesisiniz." Aynı şekilde, AK Parti yönetiminin dış ve iç politikalarına yönelik sert eleştiriler içeren, Demokratik ve Cumhuriyetçi Parti’den uzmanlar ile eski Türkiye büyükelçileri Morton Abramowitz ve Eric Edelman tarafından hazırlanan “From Rhetoric to Reality-Reframing U. S. Turkey Policy” (Söylemden Gerçekliğe: ABD’nin Politikasını Yeniden Çerçevelemek) başlıklı 72 sayfalık raporu da bu arada göz ardı etmemekte fayda var.

         

         

        Esas Mesele, "Eksen Kayması"...

         

        Tüm bu gelişmeler, Türkiye'nin bölgesel-küresel bazlı dış konjonktüre bağlı olarak Yeni Yalta sürecindeki arayışları karşısında duyulan rahatsızlığı çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Doğu-Batı arasındaki yeni güç mücadelesinde Türkiye'nin sahip olduğu hassas jeopolitiği kaybetmek istemeyen ABD'nin burada takındığı tavır ve ortaya koyduğu "örtülü tepki" oldukça önemli.   

         

        Başbakan Erdoğan'ın Gazze ziyaretini gerçekleştirmeyi planladığı tarihten bir kaç gün önce gerçekleştirilen Mısır'daki askeri darbe, Suriye muhalefetinin yeniden yapılandırılması ve Filistin-İsrail barış sürecinden Türkiye'nin dışlanmaya çalışılması, Suriye krizinde Rusya ve hatta İran ile geliştirmeye başladığı ilişkiler, Mısır darbesi sonrası Türkiye'nin Körfez ülkeleri ile geliştirdiği ilişkilerin darbe almaya başlaması ve burada ABD'nin arka planda oynadığı rol, hiç kuşkusuz Türkiye'ye yönelik bir tavır olarak algılanmakta gecikmedi.

         

        Bu kapsamda, "Yeni Orta Doğu" sürecinde "Türkiye Modeli" adeta rafa kaldırılırken, yeni Türkiye süreci de burada sabote edilmeye çalışıldı. Türkiye'nin Orta Doğu'dan dışlanma sürecini hızlandırdı. Nitekim, bu süreç Başbakan Erdoğan'ın danışmanı İbrahim Kalın tarafından "değerli yalnızlık" olarak adlandırıldı. Oysa, yaşanmaya başlayan süreç "tehlikeli yalnızlık" idi ve nitekim Ankara bunu fark etti.

         

        Türkiye'nin, 26 Eylül'de gerçekleştirilen hava savunma sistemi için uzun menzilli füze alımı ihalesini Çin’in CPMIEC adlı şirketine vereceğini açıklaması, daha öncesinden ŞİÖ'ye "Diyalog Ortağı" olarak dâhil olması, Türk dış politikasında İnönü ile özdeşleşen alternatif seçenekleri ve Türkiye'nin burada yer alabileceği hususunu bir kez daha akıllara getirdi. Dolayısıyla, tüm tepkilerin ardında bu husus yatıyor.

         

        Biraz daha açmak gerekirse, bu "tekno-politik tercih"in arka planında şu hususların yattığı görülüyor: a) Türk-Batı ilişkilerinde yaşanan güven sorunu ve Batı'nın tek taraflı müttefiklik anlayışı çerçevesinde Türkiye'nin milli güvenlik sorunlarını ve çıkarlarını göz ardı eden tutumu; b) Sorunların bir kısmının NATO üyesi ülkelerle yaşanıyor olması ve bu silah sistemlerinin siyasi ve teknik olarak bu ülkelere karşı kullanılamaması; c) Türkiye'nin son dönemde dış politikada yaşamaya başladığı "değerli yalnızlık" dönemi ve burada başta ABD olmak üzere, Batı'nın ve bazı "komşu ülkelerin" Türkiye'ye karşı yürüttüğü politikalar; d) Buna verilmek istenilen, anlamı fazlasıyla derin "sembolik" bir mesaj; e) Türkiye'nin "Yeni Bir Dünya" arayışı ve buna yönelik altyapısını kuvvetlendirme çabası.

         

         

        Türkiye'nin Seçenekleri...

         

        Gelinen aşama itibarıyla Türkiye'nin önünde dört seçenek söz konusu: 1. ABD liderliğindeki Batı bloğunun bir parçası olmaya devam etmek; 2. Yükselen Doğu ile yeni bir ittifak-işbirliği sürecine girmek; 3. Kendi güç merkezini oluşturmak; 4. Ya da bunların hepsini bir tarafa itip, kendi kabuğuna çekilmek ve iyi bir seyirci olmak.

         

        Mevcut jeopolitiği, hiç kuşkusuz tarihsel süreç içerisinde Türkiye açısından ağırlıklı olarak ilk üç seçeneğe işaret ediyor. Dördüncüsünün, yani "değerli yalnızlığın" zaten mümkün olmayacağını Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, geçtiğimiz günlerde açıkladı.

         

        İlk üç seçenek içinde ise ilki artık eski cazibesini kaybetmeye başlamış durumda. Soğuk Savaş'ın sona ermesi, bu kapsamda Türk dış politikası açısından da yeni bir döneme işaret ediyor. Geriye ise 2. ve 3. seçenekler kalıyor. Şu ana kadar ki mevcut gelişmeler, Türkiye'nin dengeye dayalı çok yönlü stratejisi çerçevesinde 3. seçeneği uzun vadede hayata geçirmek olduğunu gösteriyor. Ama bunun için öncelikle ilk seçeneğin bağlayıcı etkilerinden aşamalı ve kontrollü bir şekilde kurtulması ve 2. seçenek kapsamında Rusya ve Çin'in ön planda yer aldığı bir denge siyaseti izlemesi gerekiyor. Bunun için de yakın çevresi ile yeni ve güçlü bir başlangıca ihtiyacı var.

         

        İşte tüm meselede burada yatıyor. Türkiye'ye yönelik yakın çevre operasyonu, Ankara'nın uzun vadeli hedeflerine yönelik bir darbe girişimi olarak karşımıza çıkıyor. Ankara da bu operasyonun devam etmesi durumunda farklı seçenekleri hayata geçireceğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla, Çin ve Hakan Fidan olaylarını bu kapsamda değerlendirmekte fayda var. Oyun büyük ve Türkiye'de bu oyunda "stratejik oyuncu" olarak yer alma konusunda ısrarlı!

         


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele