Kültür, Ahlak ve Demokrasi

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

        Bir önceki yazımızda, demokrasinin tarihsel macerası ve onu doğuran ortam itibarıyla Batılı olduğunu; bu bağlamda bugün gelmiş ve yüklenmiş olduğu değerler itibariyle tutarlı olduğunu; Batı düşüncesindeki kiliseden ve dinden özgürleşme anlamına gelen aydınlanmanın ardından bugünkü Batı medeniyetinin bir siyasal sistemi olmaklığı itibarıyla da seküler olmak zorunda olduğunu belirtmiştik. Ve yine devamla kendi özgün macerası sonucu kaçınılmaz olarak seküler bir muhtevaya bürünen demokrasi fikrinin ve onun görünür halinin, İslam geleneğinde teşekkül etmediğini/edemeyeceğini; çünkü İslam düşüncesinin; yani Kitap’ın özellikle ahlaki yanı itibarıyla buna izin vermediğini/veremeyeceğini ifade etmiştik. Bununla birlikte Kitap’ın ahlâki ilke ve normlarına uygun bir demokrasinin mümkün olabileceğini; bunun imkânının ise ancak dinin ahlâki olan yanının ortak bir kültüre dönüşmüş olmasıyla mümkün olacağına dair kanaatimizi de izhar etmiştik.

         

        Ortak; yani milli kültür, tanımı gereği ortak üst kültürel form ve içeriklere istinat eder; onlar tarafından yaratılır. Böyle olmak zorundadır. Çünkü üst kültürel form ve içeriklerin altında yer alan kültürel form ve içerikler, mahallî, zümrevî, sınıfsal veya etnik form ve içerikler oldukları için, toplumun tamamını kavrayamaz ve kapsayamazlar. Mesela, yörelere dair farklı şiveler yazma, konuşma, sanat ve bilim yapma dili olamazlar. Yazma, konuşma, bilim ve sanat yapma dili zorunlu olarak şiveleri aşan, ortak ve olabildiği kadar zarif ve ifade kabiliyeti yüksek olan bir dil olmak zorundadır. İsterse bu dil bir şive temeline dayanıyor olsun.[1]

         

        Bir toplumun kültürü aynı zamanda dinî bir kültür olmak zorundadır. Çünkü hiçbir millî kültür, dinî olandan ayrı, ondan etkilenmemiş bir alanda teşekkül edemez. Hatta ne kadar sekülerleşirse sekülerleşsin, herhangi bir milli kültürün temel bileşenini yine dinî kültür oluşturur. Seküler kültürün en bariz örneğini oluşturan Batı Medeniyet dairesindeki milli kültürlere baktığımızda bunu çok rahat görebiliriz. Kiliseden ve Papa’dan bağımsızlaşan mahalli kültürler milli kültüre tahavvül olurken yine din ve kitap üzerinden kendilerini inşa ettiler. Kitap’ın; yani İncil’in yerel dillere çevrilmesi sadece yerel yöneticileri bağımsızlaştırmakla kalmıyor; bununla birlikte insanları kitap üzerinden yeniden tanımlıyor ve Hristiyanlaştırıyordu. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; Reformasyoncu Batı düşüncesi Papa’nın ve kilisenin yerine İncil’i koyarak özgünleşiyordu. Kaldı ki, Papa’nın ve Katolikliğin baskın dönemlerinde bile kültür yine de yerelde farklılaşıyordu. Hristiyanlık herkesi Hristiyan yapıyordu, ama aynı kültürün etrafında buluşmuş tek bir millet yapmıyordu.

         

        İslâm geleneğinde de böyle olmuştur. 1.400 yıllık geleneğe baktığımızda sadece siyasal olarak değil, kültürel olarak da monoblok bir İslâm milletinden bahsetmek mümkün olamamaktadır. Müslüman toplumlarda Kitap; yani Kur’an, temel inanç ilkeleri ve ölçüleri koymuş; insanlar Müslüman olarak aynı bir kimlik ve bilince sahip olmuşlar ve fakat farklı kültürel topluluklar olarak birbirlerinden farklılaşmışlardır. Oysa biraz dikkatlice ve derine bakıldığında birbirinden farklı görünen bu toplumların kültürünün çekirdeğinin ortak olduğu da görülür.[2] Çünkü din kültürün en temel bileşenini oluşturur.

         

        Batı medeniyetinden farklı olarak her dönemde Müslüman’a kim olduğunu ve nasıl olması gerektiğini sadece Kitap söylemiştir. İslâm geleneğinde hiçbir kişi ya da kurumun Kitap’ın fevkinde bir pozisyonu olmadığı gibi, en şöhretli müfessir, müçtehid ya da imamların görüşleri, nihayetinde kişisel yorum olmaktan öteye geçememiş; Kitap’ın önünde veya üstünde bir konum kazanmamıştır. İşte bundan dolayı Hristiyanlıkta olduğu gibi bir “din adamları /ruhban sınıfı” teşekkül etmemiştir. Çünkü bir Müslüman’a “Allah’ın bizden istediği nedir?” sorusunun cevabını sadece Kitap söyleyebilir. Yok, eğer bunu bir din adamından, bir müfessirden ya da bir müçtehidden duyuyorlarsa dahi son tahlilde konuşan yine Kitap olacaktır. Çünkü bu kişilerin yorumlarının -en azından yorumlardan bir yorum olarak- Kitap’a uygunluğunun söz konusu olması gerekir. Müslümanlar bu yorum ve içtihatları benimser ve hayatlarına taşırlarsa ümmetin bu kabulü hayatın kendisine hâkim olmasıyla da kültüre dönüşür ve toplumu biçimlendirir. Mesela Hanefi mezhebinin kurban ibadetine dair içtihadı, üstelik bu mezhep kırdan çok şehir hayatı ortamında oluşmuş olmasına rağmen, özellikle Türk toplulukları için-zaten hayatlarının bir parçası olan hayvancılık yapmaları nedeniyle- bir kültürel eyleme dönüşmüştür. Oruç ibadetinin en değerli saati olan iftarın sosyal bir yemeğe dönüşmesi; oruç ayına mahsus eğlence ve yemekler, özü dinî olan bir kısım eylemlerin kültüre nasıl dönüşebildiğinin tipik örneklerini oluştururlar.

         

        Herhangi bir kültürün en temel bir diğer bileşenini de ahlâk oluşturur. Bu nedenle olsa gerek antik dönem filozoflarından günümüze kadar ahlâkla meşgul olmamış bir filozofa tesadüf edilemez. Ahlâk bireysel olduğu kadar ve hatta ondan daha çok toplumu tanzim eden bir şeydir. Çünkü geçmişten bu yana topluma birtakım değerler üzerinden bazı normları dayatan ahlâk, topluma yeni katılan bireylere de aynı muameleyi yapar. Onların kişisel tercihlerine değil kendi normlarına bakar ve kişiye nasıl olması gerektiğini tâlim ve ihtar eder. Kişi buna uyarsa içinde yaşadığı toplumsal kültürün kodlarıyla mutabık yaşar ve bir çatışmaya maruz kalmaz. Eğer kişi toplumun kültüre dönüşmüş ahlâki normlarına muhalif bir duruş ya da yaşama biçimini seçerse, bu halde kişi çevresiyle çatışmaya düşer. Ancak toplumların yerleşik ahlâki düzen ve normlarının değişikliğe uğraması da zaten ve ancak bu yolla; yani kişisel tercihlerin toplumun baskısı karşısında direnmeleri; bu tercihlerin yaygınlaşmasıyla da toplumsal ahlâk normları değişikliğe uğrar. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, bu halde önce kişi, sonra gurup ve daha sonra da zümre mahalle baskısına taviz vermemiş, kendi tercih alanını özgürleştirmiştir. Bu özgürlük, süreç içerisinde mahalle baskısına karşı çıkanların sayısını ve gücünü artırır; sonuçta genel çoğunluk söz konusu bu özgürlük alanını benimsemese de tolere eder; tolerasyonun çapı büyüdükçe de “yeni olan”, giderek “normalleşir”.

         

         

        Ahlâkın Kaynağı Nedir?

         

        Ahlâkın kaynağının ne olduğu/olacağı günümüz insanlığının en temel sorununu oluşturmaktadır. Aslında bu dün de böyleydi. Çünkü Doğu’dan Batı’ya insanoğlunun yaratmış olduğu tüm medeniyetlerde ahlâkın kaynağının ne olduğu, hayata nasıl sirayet ettiği ve nasıl değişikliğe uğradığının izlerini takip edebiliriz. Varoluşunun hiçbir döneminde kendini aşan bir yaratıcı fikrinden “yakasını kurtaramayan” insanoğlu için ahlâkın kaynağı hep soyutta/maverada/ötelerde olmuştur. Çünkü insanın içinde “ona şahdamarından yakın olan bir Yaratıcı” vardır ve insan bunu mutlaka ama mutlaka her an hisseder. Günah işlerken bile hisseder. Bu hissetme hali, öğrenilmiş bir duruma değil, ontolojik bir zemine istinat eder. Şunu demek istiyoruz: Biz insanlar, önceden öğrenilmiş bir Yaratıcının varlığı ya da “bilgisi” olduğu için değil, hakikaten “bize şah damarımızdan yakın olan bir Tanrı” var olduğu için günah işlerken dahi onun varlığını hissederiz. Çünkü bize “şahdamarımızdan yakın olan Tanrı” aslında bize her defasında neyin mâruf, neyin kerih olduğunu fısıldamaktadır. Dolayısıyla ne kadar sekülerleşirsek sekülerleşelim, ahlâkın kaynağı bizim aklımız ya da vicdanımız değil, aşkın bir otorite; yani Allah’tır. Bu Hristiyanlıkta da Musevilikte de, Budizm’de de Konfüçyanizmde de Kızılderili Animizminde de Şamanizm’de de İslam’da da böyledir. Kaldı ki tüm bu saydığımız disiplinlerin tamamında örneğin zina yasak fiillerdendir. Hırsızlık yasak fiillerdendir. Yalan söyleme ahlâki olmayan bir davranıştır ilh. Görüleceği gibi birbirinden farklı kültürel iklimlerin temel ahlâkî normları aynıdır; bu da temel ahlâki normların kaynağının aynı; yani İlâhî olduğunu bize gösterir.

         

        Bu tartışma bizi şöyle bir noktaya götürür: Tanrı, yani Allah bizden ne istemektedir? Yukarıdaki iddialarımızdan hareketle bu soruya cevabımız kaçınılmaz olarak şu olmak zorundadır: Allah bizden ahlâklı olmamızı istemektedir. “Peki, ahlâklı olmak nedir?” diye sorduğumuzda ise bu soruya kendi kutsal geleneğimizden vereceğimiz cevap, tüm cevapların yerine geçebilecek bir cevap olacaktır. Çünkü Allah insanlarla son kez ve kalıcı olarak Kur’an üzerinden konuşmuştur. Buradan devam ettiğimizde; Hz. Peygamber bir Resul Nebi olarak kendi fonksiyonun tanımlarken tam şöyle der: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” Hz. Aişe’ye Hz. Peygamberin ahlâkı nasıldı diye soruldukta onun verdiği cevap, Hz. Peygamberin kendisi hakkında beyan buyurduğunun şerhidir ve çok vecizdir: “O’nun ahlâkı Kur’an’dı.”

         

        Dolayısıyla Kitap, yani Kur’an, bize ahlâkın ve ahlâklı insanın ne olduğunu söyleyen yegâne kaynaktır. Bunun dışında subjektif değerlendirmelerimizin, indî görüşlerimizin bir kıymeti yoktur, olamaz. Bu bağlamda dünyevileşmenin sonucu olarak kendi aklî ya da vicdanî kanaatlerimizle ulaştığımız sonuçların, ancak Kur’an’ın ahlaki olan normlarına uygun olması halinde bir meşruluğu söz konusu olabilir. Kur’an’a rağmen Kur’an’ın dışında bir ahlâk mercii yoktur, olamaz. Bu nedenle Kur’an’ın tahdit ettiği ya da yasakladığı durumları normalleştirmek mümkün olamaz. Eğer bu normalleştirmeye izin verilirse, bu Allah’ın bizden istediğine muhalif bir tercihi gösterir ki, bunun adı haram ve/veya günahtır. Mümin günah işler mi? Tabii ki işler. Ama mümin bu günahı işlerken dahi bunun yapılmaması gereken bir iş olduğunu bilerek yapar ve kalbinin bir tarafında bir yer sızlar; mümin bu günahı işlerken dahi Allah’ın merhametine sığınır; O’nun kapısını beklemeye devam eder. Kaldı ki Kitap’ın (kitapların) biz insanlardan talep etmiş bulunduğu tüm ahlâki erdem ve/veya eylemler, aynı zamanda akıllı insanın objektif akıl yürütmesiyle itiraz edemeyeceği şeylerdir. Ahlâki olana dair kutsal olandan sapmalarımızın çağdaş insanda rasyonalleştirilmesi, objektif akıl yürütmemizin bir sonucu değil, aklımızın arzularımıza alet edilmesinin sonucudur. Bir başka ifade ile arzularımız aklımızı suistimal etmektedir. O çok güvendiğimiz aklın böyle bir zaafı da vardır.

         

        Kitap’ın ahlâka dair normları tarihsel ve konjonktürel değildir. Zina 632 yılında da zinadır, 2013 yılında da. Keza içki içmek, alkol kullanmak, insan öldürmek, yalan söylemek vs. Buna bağlı olarak Kitap’ın ahlaki olan hükümleri de çağlar üstüdür ve insanın kuracağı tüm sosyal yapıları bağlar. Müslüman bir mümin Kitap’ın bu alanlarında dilediği gibi at koşturamaz, özgürce nefsinin ve “aklının” ardından pervasızca gidemez. Dolayısıyla ahlâk alanında da insanın özgür olduğunu iddia eden Çağdaş Batı Düşüncesi ve bunu demokrasinin bir gereği sayan demokrasi fikri ile Kitap’ın yani Kur’an’ın mutabık olması tasavvur edilemez.

         

        Şimdi şuraya gelmiş bulunuyoruz: Allah’ın biz insanlardan ahlâki olana dair talepleri O’nun Yaratıcı olması münasebetiyle hakkı olduğu gibi, tüm bu norm ve talimatlar aynı zamanda sağlıklı bir insan ve toplum içindir. Allah, Kitap’ında talimat buyurmuş olduğu tüm bu normların toplumsallaşmasını istemektedir. Dolayısıyla bu toplumsallaşmayı mümkün kılacak olan siyasal ve hukukî sistemin adının burada önemi yoktur. Seküler demokrasi (postmodern demokrasi ) fikri bu anlamda Kur’an’la çatışmaktadır; yani Kur’an’ın ahlâki olan yanıyla.

         

        Böyle olmakla beraber çağdaş mütehakkim düşünce insan aklının özgürlüğünden ve yetkinliğinden hareketle, aşkın bir otoriteden neşet eden değer hükümlerini öncelikli/ölçü olucu değer hükümleri olarak kabul etmemekte; bu değer hükümlerine alan açtığında da bunu ancak insan hak ve özgürlükleri bağlamında bireysel özgürlüklere indirgeyerek yapmaktadır. Bu durumda “kutsal olan” kaynaklı değer hükümlerinin toplum/millet inşa edici ve bir milleti var kılabilmesinin imkânının, kutsal olanın kültürleşmesi ile mümkün olacağı hissedilmektedir. Çünkü günümüz toplumlarında hemen her şeyin siyasal ayrışma ve/veya farklılaşmaya sirayet ettiği dikkate alınırsa, “kutsal olanın” gündelik siyasetin bir malzemesi haline gelmesi, o kutsal olanın sıradanlaşması ve değer kaybetmesi sonucunu doğurmakta; kutsal olan siyasallaşınca siyasi mücadele esnasında saldırı altında kalan şey siyasetin bir argümanı ya da aracı değil doğrudan “kutsal olan” olmaktadır. İşte bunun için dinin kültürleşmesi bize, hem bir millet olabilmenin hem de aşkın değer hükümlerinin hayatımızda yaşanır olmasıyla Hakk’ın rızasını kazanmanın imkânlarını bahşetmektedir[3]. Zaten kutsal olanın kültürleşmesi kaçınılmaz olarak canlı bir milli kültürün varlığını netice verecektir. Bu haliyle din de siyasetin aracı/malzemesi olmaktan kurtulacaktır.

         


        


        

        [1] Nitekim bazı şiveleri yazı diline dökmek bile mümkün olamamaktadır.


        

        [2] Bu nedenle Mısır’da ya da Suriye’de veya Türkistan’da yaşanan olumsuz olaylardan etkilenir, bir tarafımızın sızladığını hissederiz.


        

        [3] İslam’ın kültürleşmesi onu sekülerleştirmez. Çünkü İslam’ın teolojik ve kitabî olarak omurgası onun sekülerleşmesine izin vermez. Kaldı ki her din intikal ettiği toplumun ve coğrafyanın hususiyetlerinin; yani kültürünün rengini kendi nassları istikametinde yeniden oluştururken aslında bunu dışarıdan değil, o kültürel formun ve muhtevanın içerisinden yaparak aynı zamanda kültürleşir. Onun için Afganistan’daki İslam’la, Bosna’daki İslâm, nassları itibariyle aynı dindir, ama kültürel formlarıyla ve hatta -derece itibariyle- içerikleriyle aynı şey değildir.


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele