Cumhuriyet’i Doğru Anlamak ve Yorumlamak

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

                 Cumhuriyet idaresine geçişimizin doksanıncı yılı doldu. Bu vesile ile çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Ne yazık ki, bu değerlendirmeler hem gerçeğin ifadesi değildi hem de huzurlu ve barış içinde bir Türkiye geleceğinin inşasına faydası yoktu. Zira Cumhuriyet rejimine geçenlerin, hedef ve gayelerinin ırka dayalı bir millet inşası olduğu hususunda hemen ekseri yorumcular mutabıktı. Peki, gerçek böyle midir? Veya mesele böyle mi değerlendirilmelidir?

         

                 Bu yorumların dayanağı, Türkiye Cumhuriyeti bir millî devlettir ve her millî devlet gibi bir millete istinat eder. Elbette, bu hüküm doğrudur. Ancak, Osmanlı Devleti de, millî devletti ve devletin kurucu milleti Türk milleti idi, Oğuzlardı. Burada, Oğuzlara ilâveten, diğer Müslümanlar da aslî unsurdu. Millî Mücadele ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti adıyla devam eden devlet başlangıçta bu anlayışı devam ettirdi. Devletin devamına mesnet teşkil eden, beynelmilel antlaşma, Lozan’da da bu esas değişmedi.

         

                 Devletin millî olması için kurucu milletin olması yeter. Vatandaşlarının tamamının aynı milletten olması gerekmez. Ancak, asgarî ortak değerleri paylaşmaları ve kabulleri gerekir. Devletin de onlara sağlaması gereken şey adalettir.

         

                O halde, ilk yıllar için, ırka dayalı bir millet kabulünden bahsetmek mümkün değildir. 1930’larda tarih ve dil tezleriyle desteklenen bir millet inşası söz konusudur. Burada, fizikî antropolojiden istifade edilmesi ve köklerin tarih öncesi dönemlere, Orta Asya’ya götürülmesi ve o döneme ait bazı mitolojilere de ehemmiyet verilmesi yanılmaların kaynağını teşkil etmektedir. Böylelikle, kolayca “inkârcı”, “asimilasyoncu” bir anlayış ve uygulamanın hâkim olduğu iddiası ileri sürülebilmektedir. Özellikle o günkü beyanlarda çokça yapılan“Türklük” vurgusu, bu yanılma ve kolaycılığı teşvik etmektedir. Aslında, Türk Asya menşeli bir halkın adı değil, Mustafa Kemal’in bizzat Afet İnan’a yazdırdığı gibi “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkın” adıdır.

         

         

                 Millet Ülküsü-Medeniyet Ülküsü

         

                 Hâlbuki mesele biraz derinlemesine tetkik edilse görülecektir ki, bu bir millet ülküsü değil, bir medeniyet ülküsüdür. Zira Cumhuriyet yöneticilerinin, özellikle Mustafa Kemal’in modernleşme düşüncesi, III. Selim’den itibaren başlayan ve Tanzimat Fermanı’nın ilânını müteakip belli bir hız kazanan Osmanlı Modernleşmesinden farklıdır. Osmanlı Modernleşmesi artık birçok sebeple, zaruret halini almış ve yığılan ihtiyaçları karşılamaya matuf düzenlemelerdi. Birçok kusuru içinde barındırsa da iktibas edilen kanunlar, getirilen eğitim ve idarî müesseseler, askerî düzenlemelerin tamamı, bir eksik ve ihtiyacın karşılanması gayesini taşıyordu. Milleti dönüştürmeyi değil, devleti yaşatmayı esas almıştır. Topyekûn bir yönelişten bahsetmek mümkün değildi. İslam medeniyet çevresinden çıkmadan yenileşme, daha doğrusu yeniden yapılanma söz konusu idi. Yani Müslüman kalarak devletimizi yeniden tahkim edecek, çözülmeyi önleyecektik. Bu da tabii idi. Zira Hakan, hâlâ Müslümanların halifesi idi. Ayrıca, gerek devlete yönelen tehditleri önlemek, gerekse müttefikleri artırmak bakımından da bu hilâfet müessesesinden etkili bir şekilde istifade gayreti vardır.

         

                    Gerek İslamcı ve gerekse Türkçü münevverler, bu sebeple hars ve medeniyet tarifleri yaparak, değerlerin iktibasını değil, sadece ilim ve onun mahsulü teknolojinin ülkeye getirilmesini savunmuşlar ve bu maksatla ciddî gayret göstermişlerdir. Bu Gökalp’ta da Sait Halim Paşa’da da böyledir.

         

         

                    Cumhuriyet Topyekûn Garpçıdır

         

                    Buna karşılık, Cumhuriyet bütünüyle Garp Medeniyeti’ne, kültür ve medeniyet ayırımı yapmaksızın dâhil olma tercihini seçmiştir. Bunu Hasan Ali, Orta Öğretim kitabında, “Mektep programlarımızın hedefi milletimizi İslam Medeniyet dairesinden çıkarıp tamamen Garp Medeniyeti dairesine dâhil etmektir” şeklinde ifade etmiştir. Gaye budur, ama hem içte hem de dışta engeller vardır. İslam bizim bin yıllık kültürümüzü şekillendirmiştir. Bunun terki o kadar kolay değildir.

         

                    Batı ise, medeniyetin sahibi olarak kendisini görmekte ve dünyadaki bütün gelişme, icat ve keşiflerin “brakisefal” kafalı “beyaz” ırkın eseri olduğunu iddia etmekte ve özellikle Türkleri de “mongoloit” olarak vasıflandırarak, “barbar” olarak göstermektedir. Dolayısıyla içine kabulü mümkün değildir. Bu anlayış bugün de pek değişmemiştir. Birçok ortak kuruluşta yer almamıza ve gümrük birliğini kabul etmemize rağmen AB’ye kabul etmemek için türlü bahaneler ileri sürülmesi de aslında bu sebeptendir.

         

                   İşte, bir ırk teorisi gibi anlaşılan Tarih Tezi’nin gerekçesi budur. Bütün medeniyetler Orta Asya’dan çıkmıştır. Asya’da medeniyeti geliştiren topluluk göçlerle dünyaya yayılmıştır. Tarihin bilinen dönemlerinde, Mezopotamya ve Anadolu’daki medeniyetleri geliştirenler de bu Asyalılardır, Avrupa’yı da bunlar medenileştirmişlerdir. Bu topluluğun adı da Türk’tür. Üstelik Türkler de brakisefaldir.

         

                   Tezin doğruluğunun tahkiki için, gerek yaşayanlar ve gerekse mezardakiler üzerinde yapılan çalışmalar, hep Anadolu coğrafyasındadır. Sümerlerin, Hititlerin ve diğer Anadolu medeniyeti kurucularının Türklüğü ispatlanma gayretine girilmiştir. “Türklüğün unutulmuş medenî vasıfları” bilinen dönemlerde medeniyete yapılan katkılar değildir. Tarih öncesi dönemlere aittir ve elbette ispatlanması zordur. Bir de İslam öncesi Anadolu ve Mezopotamya’da yapılanlardır. Bu sahipleniş vatan coğrafyamızdaki madenler gibi kültür ve medeniyet eserlerini de sahiplenişten farklıdır. Dikkat edilirse, burada “ret”,”inkâr” söz konusu ise, bu son bin yılda teşekkül ve tekevvün etmiş Müslüman Oğuz’un, Türkmen’in de ret ve inkârıdır.

         

         

                  Bir Irkı Tercih Söz Konusu Değil 

         

                  Bunun bir ırkı yüceltmek değil de bir medeniyet tercihi, yani topyekûn Batı medeniyetine yöneliş olduğu yapılan inkılâplarla da bellidir. Meselâ, “Harf İnkılâbı” yapılmıştır. Orta Asyalı atalarımızı ihya söz konusu olsa “Lâtin” alfabesini değil, “Göktürk” alfabesini alırdık. Hemen, bu alfabenin kullanışlı olup olmadığı itirazı yapılmasın. Japon alfabesi, Çin alfabesi de kullanışlı değil, ama her iki alfabeyi kullananlar modern ilim ve teknikte, iktisatta Cumhuriyet Türkiye’sinden fersah fersah ilerideler.

         

                  Ayn şekilde “Şapka inkılâbı” yapılmıştır. Yine İslam öncesini ihya gayesi güdülse, Batı’nın şapkası veya fötrü değil, börk tercih edilirdi. Bunun da çağdaş bir kıyafet olup olmaması amacınız bakımından fark etmez. Siz eski Türk’ü canlandırmak isterseniz, onun bilinen veya uydurulan kıyafetini kullanırsınız. Bugün bile birçok millet Frenk tarzı giyinirken, birçokları da mahalli kıyafetlerini kullanmaya devam etmekteler. Hatırlanmalı ki, Gandi Modern İngilizleri mahalli kıyafeti ile dize getirmiştir.

         

                   Misalleri çoğaltmak mümkündür. Hedef alınan, gaye edinilen “Yeni Cemiyet” tamamen Avrupai’dir. Bu dönemde görünen kuvvetli Türk vurgusu yanıltıcıdır.

         

         

                    Neden Yanlış Yorum?

         

                    Peki, mesele bir medeniyet yönelişidir de neden böyle ele alınmaz. Bunun en basit izahı, bu takdirde topyekûn Türkiye ahalisi, yani bütün Türk milleti mağdur olur, asimilasyona tabi tutulmuş olur. Dolayısıyla, buradan etnik bölücülüğe, yani Kürtçülüğe bir gerekçe çıkmaz. Hâlbuki bu fitne kazanının kaynama ihtiyacı vardır ve bu ihtiyaç da ancak, böyle çarpık bir yorumla karşılanır.

         

                   Ayrıca, daha 1940’lara gelmeden Peyami Safa, ardından Mümtaz Turhan ve bütün milliyetçi ve muhafazakâr ilim ve fikir adamları, bu hatalı medeniyet yönelişini tenkit etmişler, kademe kademe yanlışlar tashih edilmiştir. Tezin yanlış tarafları Atatürk’ün hemen ölümünü müteakip terk edilmiş ve düzeltilmeye başlanmıştır. Çok partili demokratik hayatta bir senteze doğru gidilmiştir. Nihayetinde Türk Ocakları tarafından milletin önüne konulan “Yeni bir medeniyet tasavvuru” Kızıl Elması ile tamamen manasını yitirme safhasına doğru geriletilme noktasındadır. Yani, artık bu yanlış da devlete karşı çıkışın mazereti olma vasfını kaybetmiştir. Ancak bu sonuç, Cumhuriyet ideolojisini böyle yorumlamak gerektiği gerçeğini değiştirmez.

         

                    Otuz yıl devam eden ve terörü metot olarak kullanan “bölücü isyan”ın neticelendirilmesi niyet ve gayretinin başarısı, Cumhuriyetin modernleşme anlayışını etnik temelde yorumlayarak mümkün olmaz. Mesele, yanlış bir medeniyet projesi olarak takdim edilirse, özel bir mağdurundan bahsedilemez. Yeni bir medeniyetin inşası veya İslam medeniyetinin yeniden ihyası hedefinin meydana çıkaracağı heyecan ve enerji, milletimizi sürekli etnisitelere bölmekten daha bütünleştirici olur.

         

                      Bu doğru yola bölücülerin, Marksistlerin, liberallerin gelmemesini anlamak mümkündür, ama İslamcılar neden yanlış yorumlara iltifat eder? Anlamak güçtür.


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele