Robert Koleji [Boğaziçi Üniversitesi]’nin Kuruluş Hikâyesi

Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

        Osmanlı Türk eğitim tarihinin oldukça bakir ve bir o kadar da ön yargı ve sübjektif yaklaşımlarla değerlendirilmiş konularından biri azınlık ve yabancı okullarıdır. Farklı din ve milletlerin, tarihin en eski zamanlarından beri bir arada yaşadığı Anadolu ve yakın çevresinde, değişik eğitim kurum ve olgularının, yöntemlerinin yaşaması kadar doğal bir şey olamaz. Her toplum varlığını sürdürebilmek için eğitim kurumlarına ihtiyaç duyar. Bir toplumun kültürel değerlerini aktarmak için yeni eğitim kurumları açması, çocuklarını oralara göndermesi kadar doğal bir şey olamaz. Ancak XVIII. yüzyıl sonrasında Avrupa’da meydana gelen sanayi devrimi, sömürge siyaseti, kapitalizm ve ardından bütün hayatı kuşatan “modern tarz” eğitimi de geleneksel rol ve beklentisinden farklı bir zemine kaydırdı. Artık bu dönemden sonra eğitim sadece kültürel ve dinî değerlerin aktarılması, bir toplumun sosyal sorunlarının çözülmesi için bilgilerin üretildiği yer olmaktan çıkarak, en başta toplumsal kontrol mekanizması, modern devlet ve ekonominin işlemesi için “personel fabrikası”, “makbul vatandaş yetiştirme ortamı/mekânı” olarak tasarlandı. Seçkinlerin ve idareci elitlerin her türlü detay ve sınırını belirlediği bu modern eğitim, bir devletin sadece kendi toplumunu sığaya çekmek için değil, diğer devlet ve toplumları da uzun planda etkilemek, onlara nüfuz etmek aracı olarak kullanılmaya başlandı. Dolayısıyla modern eğitim, modern ekonomistlerin, fabrikatörlerin ve devlet idarecilerinin oldukça kullanışlı olarak gördükleri bir manivelası oldu. Böylece, XVIII. yüzyılın başlarından itibaren yeni okullar açarak insanlara ulaşmak yeni bir iletişim ve etkileşim mekanizması oldu. Dünyanın farklı toprakları üzerinde gözü olan milletlerin uzak diyarlarda yeni okul açması eğitimin sağladığı böylesi bir avantaj ve beklenti üzerine gelişti. Netice olarak da Avrupalılar ve Amerikalılar kendi tebaalarından bir karşılığın olmadığı dünyanın hemen her yerinde farklı biçimlerde, değişik amaçlarda, görünümlerde ve büyüklüklerde “yabancı okulları” adını verdiğimiz eğitim mekânları işletmeye başladılar.

         

        Osmanlı Devleti de kendisi dışındaki bu gelişmelerden nasibini tez aldı. Her ne kadar bidayetten beri tebaası olan milletlerin kadim eğitim kurumları var idiyse ve onlara asla müdahale etmediyse de ilk defa Tanzimat döneminde farklı bir zeminde yabancı okul olgu ve gerçeğiyle karşılaşıldı. Bu yazıda, Osmanlı Devleti’nde yabancı okul statüsünde ilk kurulanlardan biri olan “Bebek İlahiyat Okulu” ve ardından “Robert Koleji”nin ilginç kuruluş hikâyesinin bizzat kuran kişi tarafından anlatıldığı Türkçemizde ilk defa yayımlanan, anı metni üzerinde durulacaktır.

         

         

        Cyrus Hamlin ve Robert Kolej Uğrunda Bir Ömür

         

        Türk eğitim tarihinin dikkate değer önemli konularından azınlık ve yabancı okullar konusunda olduğu kadar özellikle Amerikan okulları konusunda derinlikli araştırmalar yapan, bu meselenin anlaşılmasına araştırmaları ve tercümeleriyle büyük katkılar sağlayan akademisyenlerden biri kuşkusuz Ayşe Aksu’dur. Konu üzerine hem akademik araştırmalar yapmış hem de şimdiye kadar üç ayrı anı kitabını oldukça güzel ve yetkin bir Türkçeyle tercüme etmiştir. Onun Türkçe konusundaki yetkinliği bu yazıya mevzubahis olan kitabının çeviri dalında TYB tarafından ödüllendirilmesiyle de tescil edilmiştir.

         

        Cryus Hamlin tarafından 1893’te My Life and Times başlığıyla basılan anılar Robert Kolej Uğrunda Bir Ömür başlığıyla Türkçe olarak yayımlandı[i] Türk eğitim tarihinin önemli bir kurumu olan ve bu toplumun siyaset, kültür, ekonomi, diplomasi ve modernleşme tarihinde etkin rolü olan Robert Koleji’nin kuruluşuna ilişkin anıların, bu kadar geç bir tarihte tercüme edilmesi elbette bir talihsizlik ve umursamazlık. Aslında durum sadece Robert Koleji’yle sınırlı değil; sırada bekleyen o kadar çok anı, seyahatname, gözlem, monografi, dergi ve gazete koleksiyonu var ki, hepsi kendilerine yöneltilecek tecessüskâr nazarları beklemektedir. Geç yayımlanmasına hayıflansak da Türkçeye kazandırılmış olması önem taşıyor; mütercimin ilgi ve derdine teşekkür borçluyuz.

         

        İçeriğe geçmeden önce biçimsel olarak bazı hususların üzerinde durmakta fayda var. Onca gelişmeye, örneğe ve teknolojik imkâna rağmen, Türkiye’de yayıncılık konusunda hâlâ arzu edilen, asgarî şartlarda çağdaş nitelikleri hamil kitap yayımlayan yayınevi bir elin parmaklarını geçmiyor. Maalesef, cilt, sayfa düzeni, kâğıt kalitesi bakımından bundan yüz sene önce basılmış kitapların kahir ekseriyeti bu günkülerden daha gösterişli, sağlıklı ve nitelikli. Dergâh yayınevi keşke bu mirasa biraz kulak verseydi de bu kitaba içindekiler, indeks, kitabın orijinal kapak fotoğrafı ve mümkünse konuya ilişkin yayımlanmış görseller ekleseydi. Maalesef bunlar yok. İçindekiler ve indeksin nitelikli okuyucular için ne kadar önemli olduğu malumdur. Görsellerin önemi özellikle yeni nesillerde bir hafıza oluşturmak açısında asla yadsınamaz. Robert Koleji’nin inşası ve sonrasındaki gelişim ve değişim sürecine ilişkin en kolay yerlerden bile temin edilebilecek mebzul miktarda doküman bulunuyor.(Kitapta kullanılan dört gravürün niteliği çok düşük ve katkısı çok zayıf).

         

        Kitabın başlığı, Türk okuyucusuna daha çok hitap etsin diye tercih edilmiş olmalı. Zira bu başlık, içerikle çok örtüşmüyor. Kitap baştan sona dikkatlice okunduğunda, Hamlin’in koyduğu başlık (Hayatım ve Zamanın) daha anlamlı ve içerikle mütenasip. Zira yazar baştan sona derinlikli bir hayat hikâyesi anlatıyor. Misyoner anıları içinde aile ve yakın çevresine bu kadar detay veren belki de yegâne örnek. Robert Koleji kitapta yaklaşık 70 sayfa kadar yer alıyor. Bununla birlikte kitabın en önemli yeri de bu sayfalar. Sırf bu bölüm için bile kitabın tamamı çevrilmeye ve dikkatlice okunmaya fazlasıyla değer.

         

         

        Giriş, Mütercim ve Hamlin’in Biyografisi Üzerine

         

        Mütercim kitaba uzun bir önsöz yazarak başlamış ki, bu son derece anlamlı ve yerinde bir mesaj. Burası bir takım eksikliklerine karşın kitaba hayli değer katıyor. C. Hamlin’in hayatı, eğitimciliği ve dünyaya bakışı konusunda muhtasar ama dolgun bir birikim. Önsözde Hamlin’in unutulmasından bahsedilirken, sanki büyük bir “zayiat psikolojisi” seziliyor ki, bu farklı izah edilebilirdi. Burada misyonerliğin her ne kadar dinî bir görünümde olduğuna değinilmişse de daha çok modernliğin, kapitalizmin, sömürge ekonomisinin ön çalışma sahası olduğuna da yer verilmesi yerinde olurdu.

         

        Aksu, kitap içinde geçen özel kavramlar, kişiler ve olaylar hakkında sıklıkla dipnotlarda özet halinde ama doyurucu ve son derece faydalı bilgiler aktarmıştır. Bu bilgiler Aksu’nun çevirisini yaptığı konuya ne kadar hâkim olduğunu göstermektedir. Verilen bilgilerin kaynaklarını da zikredilseydi daha anlamlı olurdu. Bazılarında kaynak verilse de çoğunluğu ansiklopedik bilgi hükmüne indirgenmiş. Alan hâkimiyeti ve dönem bilgisi zenginliği eserin dilinde de kendisini göstermiştir. Kesinlikle okuyucular bir çeviri eser okuyor hissinde olmayacaklardır. C. Hamlin tam anlamıyla mümin bir Protestan’dır. Bu durum onun iliklerine kadar işlemiş ve misyonerce bir üslup benimsemiştir. İçinde yetiştiği dil, din ve kültür dünyasının felsefesini metnin neredeyse tamamına sindirmiştir. Anlatımda İncil ve dinî kavramlar vurgusu hemen her yerde görülür. Bütün bunlar mütercim Aksu’nun gözünden asla kaçmamıştır. Hamlin’in ve diğer anlatıcıların İncil cümlelerinden ve Hristiyan teolojisinden aldıkları ilham, tam künye gösterilmiştir. Bu atıfları dipnotlardan okurken Aksu’nun iyi bir İncil hafızı olduğunu düşünmemek elde değil.

         

        Önsözde Hamlin’in aile köklerinden bahsedilirken önemli bir konuya değinilir ve Hamlin’in “Huguenot neslinden”(s.29) olduğu uzun bir dipnotla açıklanır. Huguenotlar hakkındaki bilginin daha kapsamlı olmasında yarar vardı. Zira Bunlar sanayi inkılabının, modernizmin ve kapitalizmin doğuşunda önemli ve kilit rol oynayan bir sosyal sınıftır.

         

         

         

        Cyrus Hamlin, Hayatı, Zamanı ve Anımsadıkları

         

        Kitabın ilk 170 sayfası Hamlin’in aile tarihinden ibaret. Başkalarının çok da işine yarayacak bilgi yok. 172-192. sayfalar arasında yazar, İstanbul’a gelişini hikâye etmiş. Kitabın genelinde ara ara Among The Turks adlı diğer anı kitabına atıfta bulunuyor. Kitabın bu kısmında, Hamlin’in çocukluğu, ilk ve orta okul hayatı, okuduğu kitaplar, hocaları, doğayla ilişkisi, sanatkârlık ve bir meslek edinme tutkusu, okul şarkıları, tatiller, projeler, dersler, ödevler, yaramazlıklar ve bilumum kilise ve okul kültürüne ilişkin detaylar yer alıyor. Bu kısımlarda, Hamlin’in iyi bir Protestan olarak yetişmesinde etkili olan çevre, kurumlar özellikle kilise ve teoloji okulunda, Antik Çağ’a ve Roma’ya, klasik eserlere yapılan vurgu göze çarpan unsurlardandır. Kiliseye ve ruhban sınıfına yapılan vurguyu her yerde görmek mümkün. Bu yönüyle eser bir anlamda ruhban sınıfı mensubunun hayatı. Hayatın ve dünyanın merkezinde kesinlikle kilise var. Her şey onun için onun sayesinde. Hamlin’in sağlam bir teoloji öğrendiği ve skolastik eğitimden geçtiği söylenebilir. Özellikle günümüzde, neredeyse hurafe ve bir pedagoji patolojisine indirilen ezbere verilen önem dikkate değer.

         

        Başlangıçtan itibaren okuyucu yaklaşık 170 sayfa yazarın Amerika’daki hayatını okur, belli bir süre sonra doğal olarak “nerede Robert Kolej? Ne zaman kurulacak?” diye sormaya başlar. Yazar İstanbul’a çok geç geliyor kitapta, ama bir geliyor ve pir geliyor aslında. Buraya kadar, bir misyonerin mükemmel olarak nasıl yetiştiğine dair bütün ayrıntılar yer alıyor eserde. 1800’lerden sonra Amerikalıların ve kilisenin dünyanın nerelerine ve neden göz diktikleri, öğrencilerin Afrika, Asya ve Çin gibi yerlere olan merakları ve oralardan beklentiler (s.144) Hamlin’in hafızasından satırlara dökülüyor. Yazar, gerek Amerika’daki hayat anlatısında gerekse Müslüman dünyasında Protestanlara karşı sürekli bir acındırma, onları haklı çıkarma ve onlara hukuksuzluk yapıldığından bahseder. Böylece kendi sınıfının ne kadar önemli, vazgeçilmez, seçkin olduğunu zekice kurgular. Kendi şahsında cemaatini mütevazılığa bürünmüş gizil bir kibir içinde, modern hayatın banisi, medeniyet kurucu olarak takdim eder. Kitap boyunca bu gizli vurgu sürekli şuur altına zerk edilir. Bilim ve sanatın gelişmesine olan katkıda, yeni makine icatlarında bu zihniyeti hissetmek mümkündür.

         

        Kitapta dikkat çeken hususlardan biri Osmanlı ve Müslüman ismi yerine sadece Türklerin kullanılıyor olmasıdır. Anlaşıldığı kadarıyla Türkler Müslümanları da anlatan bir kapsam/kimlik dairesinde zihne alınmıştır. Ancak neredeyse Türk adının geçtiği her yerde bir olumsuzlama var. Sürekli Türkleri/Müslümanları aşağılama, tahkir etme, kaba-saba ve barbar gö(sterme)rme söz konusu. Yazar gözlem nesnesi olan toplulukları, insanları sürekli aşağılar ve gayri medeni görür. Onları eğitilmeye, yeni şeyler öğretilmeye muhtaç, dünyadan bihaber, acuze topluluklar olarak resmeder. Bu yönüyle anı tam bir klasik oryantalist bakış açısını yansıtır. Pek çok anlatıda “Şark usulü” sözünü tekrarlar, “bu adamlardan daha ne bekliyorsun, bunlara da zaten bu yakışır” psikolojisini giydirir nihayet. “Bon pour l’Orient” demediği kalır. Hele bir de koleje adını veren kapitalist Robert’in, Sultan’ın takdir ettiği Mecidiye nişanını beğenmeyip reddetme kibri yok mu? Hamlin bu durumu, “Cumhuriyetçi bir Amerikan vatandaşının Osmanlı devlet nişanı alacak kadar küçülmeyeceği!” (s.407) şeklinde densizce ve edepsizce yorumlar. Protestan varlığını tanıyarak kendi dindaşlarının zülüm ve husumetinden kurtaran, kilise ve okul açmalarına izin veren bu topraklarda yaşama sebepleri olan Osmanlı Sultanı’na verdikleri cevap işte böyledir!

         

        Bu vesileyle Hamlin’in kendi ağzından Osmanlı millet sistemi içindeki çekişmeler ve mücadelelerin yanında Tanzimat döneminde Avrupalı devletlerin ve Rusya’nın bu azınlıkların hamisi olma yönündeki mücadelesini de öğreniyoruz. En önemlisi ise Protestanların kendi dindaşlarından Katolik ve Ortodokslardan ve özellikle de Fransız Cizvitlerinden gördükleri (ana tema) zulüm ve tecrittir. Anıda farklı Hristiyan mezhepleri arasındaki sert tartışmanın (s. 262) hangi boyutlarda olduğunu görmek mümkün. Bu sebeple Hamlin Rusya’ya (s. 318) ve Fransa’ya büyük bir husumet duyar, özellikle Ruslara hakaretler eder, ama ilginç bir şekilde bu arada Osmanlı’yı sürekli küçümsemekten geri durmaz. Garip bir psikoloji!

         

        Hamlin’in anısının en öğretici yönlerinden biri muhakkak Ermenilere yönelik bölüm ve ifadeleridir. Misyonerlerin Ermenileri tam bir maşa olarak kullanma istekleri, bu topraklara sızmanın yegâne yolunu onlar üzerinden hesaplamaları ibret verici tarihi bir gerçektir. Yazar bunu şu cümleyle somutlaştırır: “Ermeni ırkı Türkiye’ye giriş vasıtası olacak açık bir kapıdır” (s. 337). Bu siyasetin diğer pek çok anı ve araştırma kitabında da görülmesi hayli manidardır. (Bk.: Gülbadi Alan’ın konuyla ilgili kitabı).

         

         

        Bebek İlahiyat Okulu’nun ve Robert Koleji’nin Kuruluşu

         

        Hamlin İstanbul’a geldikten sonra kısaca 1840’ta Bebek İlahiyat Okulu’nun kuruluşunu anlatır (s.187 vd.). Okulun programı, dersler, öğrencilerin sosyo-kültürel özellikleri hakkında bilgiler verir. Misyonunu gerçekleştirmek için özellikle fakir, zeki, liyakat ve sadakat niteliklerini bir arada toplamaya gayret eder. Ancak Bebek İlahiyat’ın kapanma ve Merzifon’a taşınması adeta geçiştirilir (s. 332). Burada dikkat çeken hususlardan biri, Hamlin bu okulu açarken, nelere dikkat ettiği, Ermenileri ürkütmemek, onları kendine çekebilmek için ne kadar nazik davrandığıdır. Ayrıca, okulun ilgi çekebilmesi için hazırlanan programın farklı dillerde reklamının hazırlanması da müteşebbis kişiliğinin göstergesidir. Hamlin’in bu okulda uyguladığı eğitim programı Amerikan Board’la arasını aşmış ve görevinden affını istemiştir. Ancak bu konuda ketum bir üslup benimsediği söylenebilir.

         

        Bebek İlahiyat Okulu’nun maddi kaynaklarını teminat altına alabilmek için Hamlin yeni, o güne kadar belki de pek denenmemiş girişimlere el atar: Okula gelir sağlayarak küçük ölçekli sanayi kolları, meslekler, iş alanları programa konulur. Bunun için öncelikle İstanbul’da iyi iş yapacağına inandığı bir sektöre el atar: Buhar gücüyle çalışan bir değirmen ve çarşı fırını açma teşebbüsüne girişir. Bu hikâye kitapta bütün ayrıntılarıyla yer alır.

         

        Bu detaylı sayfalarda dönemin İstanbul ticaret hayatına dair pek çok bilgi bulmak mümkün. Buğday ve un fiyatlarından, kullanılan makinalara, ekmek gramajından tutalım da kaliteli buğday ve un ticaretine, hamalların hâl ve hareketlerine, psikolojilerine varıncaya kadar pek çok ayrıntı keyifle okunur. Yazar burada o kadar ince detaylara yer verir ki, bunları günü gününe tutmuş olduğu notlardan aktarmış olması gerek. Aksi halde hatıralarını kaleme aldığı ahir ömründe bu kadar detayı hatırlaması mümkün değildir. Aynı durumu, Robert Koleji’nin inşasının anlatıldığı sayfalarda da görmek mümkün. İstanbul’daki inşaat işleri, taşlar, inşaat malzemeleri, işçi ücretleri ve çalışma disiplinleri, esnaf ve sanat korporasyonları, loncalar vb. birçok konuda bilgi edinmek mümkün. Hamlin’in başka girişimleri de var: İngiliz Hastanesi ve askerleri için kurduğu çamaşırhaneyi uzun uzun anlatır. Kahve ve bira mayası satışları vb. gibi ticari faaliyetleri dener. Bu süreçte iletişime geçtiği insanlarla ilgili zengin bilgiler, dönemin hastalıkları ve tedavi usullerine yer verir (s. 386).

         

         

        Robert Koleji’nin Kuruluşunda Dikkat Çeken Hususlar

         

        Hamlin, hem ticari hem de eğitim alanındaki başarısını kilit bir bilgiye borçludur: Hukuk bilgisine. Ekmek fırını açabilmek için son derece güçlü olan İstanbul Fırıncılar Loncası’nın karşısına Fatih döneminde azınlıklara verilmiş bir hak ile çıkar. Fatih, bütün azınlıklara ekmeklerini yapmak için kendi fırınlarını açma imtiyazı tanımıştır. Oysa bu, zaman içinde unutulup gitmiştir. Hamlin bu imtiyazdan yararlanarak herkese meydan okurcasına fırınını açmıştır. Bürokratik başarısının temelinde bu yatar.

         

        İkinci ise; Robert Koleji açma sırasında Boğazın güzelim tepesine yabancı birisinin nasıl olup da kolej yapabildiğiyle ilgilidir. Aslında, bir Amerikalı olarak Hamlin’in misyonerliğinin karşısına Osmanlı’dan çok, Fransız Cizvitleri, Katolik Ermeniler, Ermeni Bankerler ve Rusya karşı çıkmıştır. Onunla en çok Cizvitler mücadele etmiş ve bir kolejin açılmaması için ellerinden geleni yapmışlardır. Saraydaki nüfuzlarından hareketle Hamlin’e sonuna kadar engel olmuşlardır. Durum bir anda şöyle değişir: Hamlin daha önceden Bebek İlahiyat Okulu’nun da kurucusu ve personelidir ve bu okul bir anda Merzifon’a taşınır (s. 332). Bebek’teki bina da metruk hale gelir. Hamlin Osmanlı idare sisteminden şunu bilmektedir: “Adet adı verilen kaideye göre, belli bir süreliğine tesis edilmiş, insanlarca ve hükümetçe malum olan ve müdahale edilmemiş her hangi bir şey bulunduğu hal üzere mevcudiyetini sürdürme hakkını kazanır” (s. 381). Hamlin bu hükümden yararlanarak Bebek İlahiyat Okulu’nun metruk binasında Robert Koleji 1863’te dört öğrenciyle bütün muhaliflerine karşı zafer kazanmışçasına açar. Sonra yeni binaları yapmak kalır. Rumelihisarı’nın üstündeki araziye inşaat izni almasının ise ilginç ve hazin bir hikâyesi vardır (s.365 vd.):

         

        Hamlin Osmanlı topraklarında ilk Amerikan kolejini açmayı kafaya koyduktan sonra ilk olarak finansmanını halletmeye koyulur ve Robert adında zengin bir bağışçıyla işe başlar. Kolej için arazi beğenme niyetiyle Boğaz’ın güzel yerlerini keşfe çıkar. Bu uğurda 24 teşebbüsünün olduğunu beyan eder (s. 375). Ama istediği yeri bulamaz. İlk baktığı yer, Boğaziçi’nin bu günkü arsasıdır. Ama hayli yüksek bir fiyat istenir. Aradan zaman geçer ve çok istediği ve beğendiği o arazi bir anda kelepire düşer (s.366)! Arsanın sahibi meşhur Osmanlı Tanzimat bürokratlarından ve aydınlarından Ahmet Vefik Paşa’dır. Paşa, Paris’teki sefareti sırasında hayli müsrif bir hayat yaşamış, borç batağından kurtulabilmek için elinde avucunda ne varsa yok pahasına satmak zorunda kalmıştır. Elindeki en kıymete değer hazineden biri Robert Kolej’in mevcut arsasıdır. Hamlin’e yok pahasına satılır. Sonra inşaat izni alma süreci başlar. Osmanlı bürokrasini o dönemler Babıali tedvir eder. Âli Paşa ve Fuad Paşa ikili diktatör gibidirler. Onlar ilk etapta Hamlin’e inşaat izni vermezler. Hamlin izin alabilmek için devreye sokmadık kişi koymaz. Bu arada Cizvitler de mücadelelerine devam ederler ve onu engellerler (s. 379, 384). Ama Girit isyanı ile sonun başına gelinir. ABD’li Amiral Farragut Babıali’ye gelir ve Akdeniz’e Yunanistan lehine zırhlı gemiler göndereceği tehdidinde bulunur. Etekleri tutuşan Osmanlı bürokrasisi “Farragut’un zırhlılarından birinin Akdeniz’e gelmiş olmasındansa Amerikalılar için kendi paramızla yüz tane kolej binası inşa etmek daha evladır!” derler ve Sadrazam fermanı isteyen Amerikalılara Padişah fermanı talik ederler (s.411). Körün bir göz isteyip Mevla’nın iki göz vermesi gibi! Tabi burada asıl oyun ve ince siyaset Âli Paşa’nın kişisel çıkarları ve beklentileridir.

         

        Bir tarafta yedi yıl, gece gündüz, dost düşman demeden her türlü kılık ve renge girerek, ideali uğruna koşuşturan ve fikr-i takip denilen olgunun en güzel örneğini veren bir misyoner görüyoruz. Diğer tarafta ise, şahsi zevkleri ve müsrif hayatını bir nebze olsun düzlüğe çıkarmak için boğazın en güzel tepelerini peşkeş çeken (şahsî malı da olsa buna hakkı yoktu bence!), “hayatı çelişkilerle dolu, dinî ve ahlâki duyguları birbirine tezat teşkil eden unsurların karışımı”(s.416), güya açık fikirli bir aydın! Hemen yanında yine siyasî ikbali için her türlü düzenbazlığa gayri ahlâka meyyal diğer bir Tanzimat Paşası!

         

        Hamlin’in “gizli bir el” mistifikasyonuyla anlattığı bütün mânialar giderildikten sonra Robert Koleji’nin temel atılma merasimi düzenlenir. Her milletten üst düzey davetli vardır ama mülkün sahipleri yoktur!

         

        Kolej’in inşasında ilk düşünülenlerden birinin kütüphane ve laboratuvar (s.367) olması son derece ilginçtir. Mantar biter gibi her ile bir üniversite açtığımız şu günlerde acaba bir kere olsun önceliğin nereye verilmesi gerektiğini düşünen olmuş mudur? Batı’yı ve Batılıları bari doğru taklit edebilseydik! Hele hele Hamlin Robert Koleji inşa ederken âdeta ölümsüz bir bina dikmek adına inşaat kalitesine, depreme, yangına, sele ve her türlü olumsuz hava koşullarına dayanıklı bir bina inşa edebilmek için başta Fatih’in Rumelihisarı’nı, Bizans Surlarını ve diğer tarihi binaları incelemesi, onlardan örnekler alması, gerek strüktürü, gerekse malzemesi ve inşaat tekniği bakımından onları taklit etmesi, bilmem neyle, nasıl izah edilebilir? İstanbul’un diri diri iğrenç beton yığınlarına gömüldüğü şu zamanda Robert Kolej’in inşaat hikâyesinden alınacak dersler yok mu acaba? Gerçi vakit çok geç!

         

        Özellikle Robert Kolej’in ve Bebek İlahiyat Okulu’nun anlatıldığı sayfalarda zayıf da olsa Osmanlı eğitim hayatı hakkında bilgiler edinmek ve bilgilerimizi zenginleştirmek mümkün. Bazı yerlerde Enderun Mektebi ve bazı diğer yeni eğitim kurumları hakkında kısa bilgiler var.  Özellikle yabancı okul programları hakkında ayrıntılı bilgilerin olması katkı verici. Kitap okullardaki örtük program için güzel bir kaynak, resmi programın yanında öğrencilere temel değerlerin ve inançların kazandırılabilmesi için yapılan ilave aktivitelere onlarca farklı örnek sunmaktadır. Hamlin bir sanat ya da zanaat işi öğretirken bile öğrencilerinin temayülünü Hristiyan teolojisine kazandırmakla meşguldür. Hamlin, kırkını geçmiş Kürt işçilere bile gözünü diker onları irşat etmeye çalışır (s. 403). Bu arada anadil ile eğitim, İngilizcenin birleştirici fonksiyonu gibi dil ve modern eğitim ilişkisinin önemli ayrıntılarına değinir. Hatta Amerikan Board ile arasının açılmasının nedenlerinden birini bununla izah eder. Öğretim dilinin toplumsal tarih ve beklentilerle uygunluğunun zaruretini ortaya koyar bu uğurda çeviriler yapar, ama ölü dilleri de canlandırmanın yollarını arar. Ahir ömründe misyon görevini şu dört ilkeye göre yaptığını söyler: 1. Kilise ile dinî özgürlük; 2. Eğitim; 3. İncil, eğitim literatürü ve matbaa; 4. Gelişmiş endüstriler (s. 334).

         

        Türkiye resmî tarih öğretisinde öneminden ve yıkıcı etkisinde fazla bahsedilmeyen Islahat Fermanı’ndan uzun uzun söz edilmesi (s.360) kitabın önemli kısımlarından biridir. Keza, özellikle iki Tanzimat paşasının hal ve davranışlarından, karakterlerinden ve siyasî manevralarından haber verilmesi katkı verici bulunmaktadır.

         

        Kitabın sonlarına gelindiğinde Hamlin bir anda Amerika’ya dönme kararı alır ve 1873’te yolcu olur (s.419), ancak bu ayrılığın, kesin dönüş kararının nedenlerini açıklamaz. Bu sayfalardan sonra anlatılanların (s.422) Osmanlı dünyasıyla ilgisi yok. Ama yaşlı bir misyonerin emeklilik günleri, çalışma azmi, ev ve aile hayatı, ömrünün sonunda bir ev edinme sevinci, vb. Amerikan toplumu, konularında ilginç ayrıntılar vardır. Özellikle bir ömür boyu koşturmuş, iki büyük eğitim kurumu meydana getirmiş, üst düzey insanlarla sürekli iletişim halinde olmuş birinin yetmiş yaşından sonra yoksullukla karşı karşıya gelmesi, (s.436) yeni kazanç kapıları araması, iş araması, bu esnada ev sahibi olması ve son nefesine kadar misyonuna devam etmesi ibretle okunacak satırlardır.

         

        Bu noktada ifade edilen bazı satırlar Hamlin’in hayat felsefesini de ortaya koyar:  Onun elli yıla yaklaşan aktif eğitimciliği “daima daha fazlasını ve daha iyisini yapabilme” (s.450) hırsı, Protestan ahlâkı, ilerlemecilik ve pragmatizmin temel dünya görüşünü içselleştirdiği anlamına gelir. Keza, “Kendimi misyonlara adadıktan sonra iki şeyden çok kaçındım: birincisi, para kazanmaktan; ikincisi işimin gerektireceği kadarı dışında bilim ve edebiyatla ilgilenmeyeceğim”(s.455) ifadesi de dünya görüşünü özetler. Kitap Hamlin’in son nefesini verdiği âna kadar devam eder ve dostlarının şükran ifadeleriyle nihayetlenir.

         

        Misyonerce bir üslupla kaleme alınan anılar, mümin bir Protestan Hristiyan’ın haletiruhiyesini ve hayat mücadelesini ibret verici biçimde aktarmıştır. Hemen her yerde efendisi ve tanrısı onun yanındadır, duaları her daim karşılık bulur. Hatta üzüntüleri bile saklı bir lütuftur. Bu konuda sürekli manidar ifadeler kullanmaktan hiç geri durmaz: “En yüksekte olanlardan daha Yüce biri vardır ve ben ona güveniyorum” (s.393); “Efendimiz İsa feryatlarımızı işitti ve oğlumun canını bağışladı” (s.368); “Bu işte Tanrı’nın elini açıkça görüyordum” (s.455) vb. Kanaatimce onun misyonu anılarındaki üslubuyla hâlâ canlı olarak devam ediyor. Hamlin’in hayatından ve anılarından alınacak çok ibretler ve acı dersler var. Ama yüz elli yıldır alınmadığı/almadığımız kesin!

         

         

         

         


        


        

        [i] Cryus Hamlin, Robert Kolej Uğrunda Bir Ömür, Çev.: Ayşe Aksu, Dergâh Yayınları, İstanbul: Kasım 2012, 465 s.


Türk Yurdu Kasım 2013
Türk Yurdu Kasım 2013
Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele