Güneydoğuda Neler Oluyor; Nihaî Çözüm Nedir

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

        Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti yaklaşık bir yıldır, adı “çözüm süreci” konulan, fiilî bir durumla karşı karşıya bırakılmıştır. Kamuoyuna resmî bir açıklama yapılmadığından varlığı ve içeriği ancak uygulamalardan çıkarılabilecek bir “çözüm süreci antlaşması” yapıldığı kanaati gittikçe pekişmektedir. “Devlet adına hareket eden erk” ile “PKK/KCK terör örgütü” arasında yapıldığı düşünülen bu antlaşmanın nihaî hedefinin Güneydoğu Anadolu’nun tamamı ile Doğu Anadolu’nun bir kısmında bir Kürdistan devletinin kurulması olduğu; ancak sınırlar konusunda tam bir mutabakat sağlanamadığı zannedilmektedir. Bu çerçevede, devletin ve milletin maruz bırakıldığı fiilî durumun bir geçiş süreci olduğu; bu süreçte Devlet erkinin söz konusu bölgede “yumuşak işgal idaresi”ne dönüştürülmesinin amaçlandığı gözlemleniyor. Saygın bilim insanı, münevver Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, “Toplumların Hastalanması” başlıklı yazısında “yumuşak güç işgali” ve “yumuşak kurtuluş savaşı” ifadelerini kullanır. Bu söz gruplarında “işgal” silahsız; sosyo-kültürel ve ekonomik yöntemlerle bir ülkeyi ele geçirmek; “kurtuluş savaşı” da aynı yöntemlerle işgale direnmek anlamlarını içerir. Çözüm sürecinin fiilî durumu olan “yumuşak işgal idaresi” ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bin yıllık vatan coğrafyasının bir kısmında egemenliğin -terk etmeye hazırlık olmak üzere- indirgenmesi anlamına gelmektedir. Legal ve illegal yöntemlerle sürdürülen bu fiilî durumun bazı göstergeleri şunlardır:

         

        1. Legal düzenlemelerden ilki 2012’de çıkarılan 6360 sayılı büyük şehirlerle ilgili yasa çerçevesinde yürürlüğe konulan uygulamalardır. Bilindiği gibi, yeni ihdas edilenlerle birlikte Kahramanmaraş, Malatya, Erzurum, Van, Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır ve Gaziantep ile Güneydoğu Anadolu’nun coğrafyasının ve nüfusunun neredeyse tamamı ve Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmı büyük şehirlerin nüfuz alanına girmiş; büyük şehir olmayan Batman, Şırnak, Hakkâri gibi küçük iller ise bunların ortasına bırakılarak fiilen onlarla bütünleştirilmiştir. Bu coğrafi bütünlüğün sağlanmasına paralel olarak “mülkî idare”nin temsil ve icra organlarından en önemlisi olan “il özel idaresi”, büyük şehirlerde feshedilmiş; görev ve sorumlulukları mahalli idareye devredilmiştir. Buna ilaveten büyük şehir belediyesi sınırı, il sınırlarına taşırılarak bu alandaki köy ve belde teşkilatları feshedilmiş ve büyük şehir merkeziyetçiliği oluşturulmuştur. Neticeten, bu yasa ile bölgeye münhasır olmak üzere, mülkî idarenin merkezî yönetime aidiyeti sürdürülmekle birlikte, bu aidiyetin aşındırılması ve paylaşılması hedeflenmiş; mülkî idare yumuşatılarak egemenliğin devrine hazır “coğrafya” oluşturulmuştur.

         

        2. Legal düzenlemelerden ikincisi, Başbakan tarafından 1 Ekim 2013’te ilan edilen “demokratikleşme paketi” ile yürürlüğe konulan uygulamalardır. Andımızın kaldırılması, klavye düzenlemesi, Kürtçe eğitimin önünün açılması, yer adlarının iadesi gibi bir dizi uygulama ikinci resmî dil ihdası yönünde atılan adımlardır. Bu yasal düzenlemelere ilaveten oldu-bittiye getirilen bölge belediyelerinde, trafik yer/yön levhalarında, yer adlarında iki dilli uygulamalar ve Kürtçe ezan okuma girişimleri de aynı amaca matuftur. Bunlar, egemenliğin devrine giden yoldaki yumuşak geçişin bir diğer göstergesidir; devlet oluşumunun ikinci ihtiyacı olan “dil” şartının sağlanmasına yönelik çalışmalardır.

         

        3. Coğrafya ve dil şartının sağlanmasına paralel bir diğer ihtiyaç da “isim” konmasıdır. Bu bağlamda şimdilik yasal bir uygulama yapmak yerine oldu-bittilerle yumuşak geçiş sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu çerçevede yapılanları şöyle özetlemek mümkündür:

         

        ❁ Başbakanın CNN Türk’te gazetecilerle yaptığı bir sohbet programında söylediği “Osmanlı’da Kürdistan eyaleti vardı.” sözü ile bu süreç başlatılmış; müteakiben BDP milletvekilleri aracılığıyla Meclis tutanaklarına Kürdistan sözcüğünü sokma girişiminde bulunulmuştur. İktidara yakın ve liberal/Kürtçü medya aracılığıyla sözcük sürekli tekrar edilerek kamuoyu Kürdistan’a hazırlanmıştır. Bu meyanda 16 Kasım 2013’te muhtelif tesislerin açılışı vesilesiyle Diyarbakır’a giden Başbakan’ın ziyareti görünenin çok ötesinde derin anlamlar içermektedir. Başbakanın davetlisi olarak bu törenlere katılan Mesut Barzani ilk defa devlet katında “Kuzey Irak Kürdistan Bölge Yönetimi Başkanı” sıfatıyla anılmış, geniş bir medya ordusu aracılığıyla gün boyu ve naklen sunulan resmi ve gayrı resmi törenler, gösteriler, sözlü ve yazılı “Kürdistan” ifadesinin pekiştirilmesi amacına münhasır kılınmıştır.

         

        ❁ Başbakanın bu ziyaretinin yarattığı bir diğer algı, kurulacak yeni devletle diplomasi pratiği yapılmasıdır. Şöyle ki, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, AKP’nin bölgedeki en güçlü rakibi olan BDP yönetiminde olmasına rağmen, Başbakan, Belediye Başkanı ve çok sayıda BDP milletvekili tarafından neredeyse misafir bir başbakana uygulanan “devlet protokolü” ile karşılanmıştır. Geçmişte, Başbakan aleyhinde hakaret düzeyinde konuşmalar yapan Belediye Başkanının bu kez diplomatik bir nezaketle Başbakan’ı makamında ağırlaması da bu minval üzere olan bir tutumdur.

         

        ❁ Bölgeye atanan mülkî idare amirlerinin mahalli idarecilerle devlet geleneğimizde olmayan bir abartılı yakınlık içinde bulunmaları; sürekli etnik vurgulamalar yapmaları; terör örgütü elebaşının posterlerinin taşındığı ve onu övücü sloganların atıldığı Nevruz ve benzeri gösterilere iştirakleri de yukarıdaki yumuşak geçişin gereğidir.

         

        ❁ Merkezî idarenin kolluk güçlerine karakollarından/kışlalarından çıkmamaları emredilmiş; buna karşılık PKK’nın şehre inen dağ kadrosu ile örgüte yeni katılan militanları aracılığıyla kurulacak devletin güvenlik örgütü hazırlanmaktadır. Devletin karakollarını onarım çalışmaları bile sık sık baskına uğramakta ve engellenmektedir. Bunlara ilaveten, koruculara yönelik infazlar gerçekleştirilmekte; süreçte altı korucunun şehit edildiği gözlemlenmektedir.

         

        ❁ PKK/KCK tarafından gerçekleştirilen, yerel yönetimler ve BDP tarafından desteklenen vergi toplama, mahkeme kurma uygulamalarına mülkî idarenin göz yumması da bu fiilî durumlardandır.

         

        Bütün bunların toplamının söylediği sonuç; başta söylenendir. Türkiye Cumhuriyeti, Bölgede kurulması antlaşmaya bağlanmış Kürdistan’ın oluşum sürecinde “yumuşak işgal idaresi”ne dönüştürülmüş; egemenliğini legal ve illegal yapılanma ile paylaşır hale getirilmiştir. Bu durum en kısa zamanda tersine çevrilmezse geniş kitleler bölünmeyi “yakın tehdit” olarak algılamaya başlayacak ve bu da büyük ve kanlı bir iç savaş tehlikesine yol açacaktır. Bu tehlikeyi bertaraf etmek bir dizi tedbir gerektirir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

         

        ❏ Zannettiğimiz gibi bir gizli antlaşma/anlaşma/mutabakat/sözleşme yapılmışsa tek yanlı ve derhal feshedilmelidir. Antlaşmanın şartları, süreçte rol oynayan dış odakların tutumu, terör örgütü elebaşının ve siyasi temsilcilerinin işlevleri “devlet sırrı” kapsamında Milli Güvenlik Kurulunun asker üyeleri ve siyasi parti genel başkanları ile paylaşılmalı; fesih sonrasındaki süreç için destek talep edilmelidir. Muhalefet bu konuda “devr-i sâbık” yaratmayacağını ve milli egemenliğin tam tesisi hususunda alınacak tedbirlere katkı vereceğini taahhüt etmelidir.

         

        ❏ Siyasi ve toplumsal önderlerle akademisyenlerden oluşan bir “milli mutabakat kurulu” oluşturulmalı, alınacak önlemler hızlı olduğu kadar sağduyulu bir biçimde kararlaştırılmalıdır. Siyasi, hukuki, askerî, kültürel, sosyal, ekonomik, psikolojik boyutlarda temel ilkeler belirlenerek uzman “restorasyon” ekipleri oluşturulmalıdır. Bu çalışmalarda gözetilecek hususlar da şunlar olabilir:

         

        ❖ PKK/KCK terör örgütüne yönelik askeri operasyonlar derhal başlatılmalı, operasyonlarda gönüllü vatanseverlerden seçilmiş özel harekât birlikleri ve teknolojik imkânlar sonuna kadar kullanılmalıdır. Koruculuk sistemi güçlendirilerek devam ettirilmeli, “geçicilik” yerine “kalıcı” birlikler oluşturulmalı, iyi bir eğitimden geçirilen genç vatanseverler sisteme dâhil edilmelidir. Korucu ailelerinin her türlü güvenliği sağlanmalı; sağlık, eğitim ve ekonomik kaygı taşımayacak imkânlara erişmeleri sağlanmalıdır.

         

        ❖ Terörle Mücadele Yasası yeniden düzenlenmeli; idam cezası yeniden getirilerek devletin ve milletin birliğine yönelik terör eylemlerine karşı verilen idam cezaları derhal infaz edilmelidir. Bu bağlamda, terör örgütü elebaşının kesinleşmiş ve müebbete çevrilmiş hükmü, terör örgütüne açık çağrısına ve Türk Devleti’nin birliği ve dirliği konusunda vereceği açık beyanata bağlı olarak mevcut şekliyle devam ettirilmeli; aksi takdirde idam cezası infaz edilmelidir.

         

        ❖ Ülke genelinde, bölücü, etnik temelli ayrıştırıcı siyasal faaliyetlere yasak getirilmeli; vatanın ve milletin birliği asgari müşterekine aykırı olmayan sivil örgütlenmelere kolaylık sağlanmalı ve teşvik edilmelidir. Bu çerçevede yukarıda egemenliğin yumuşatılması adına atılan tüm adımlardan vazgeçilmeli; büyük şehir yasası iptal edilmeli, belde, köy teşkilatları iade edilmelidir. Kuzey Irak yapılanması ile kurulmuş olan tüm bağlantılar gözden geçirilerek Bağdat eksenli politikaya dönülmeli; Bölge yönetimi Türkmen varlığını asli unsur olarak görecekleri politikalara zorlanmalıdır.

         

        ❖ Bölgenin ekonomik kalkınması sağlanmalı, insanların onurlu bir hayat sürdürecekleri düzeye erişeceği tedbirler alınmalıdır. Bu çerçevede bölgeye yapılacak yatırımlara vergi muafiyeti getirilmesi ve çalışanların sosyal güvenlik primlerinin asgari düzeye indirilmesi; tarım ve hayvancılığa özel bir önem verilmesi gerekir. Bu bağlamda, Bölge’de toprak edinmiş yabancıların mütekabiliyeti aşan kısmı bedelleri ödenerek kamulaştırılmalı; elverişli arazilerde geniş çiftlikler ve tarım köyleri/kentleri kurulmalıdır. İhtiyaç çerçevesinde toprak reformu yapılmalı; feodal yapıya son verecek katı düzenlemeler getirilmelidir. Bunlar yapılırken ülkenin diğer bölümündeki insanların adalet duygusunu zedelemeyecek önlemler alınmalı, benzer kalkınma ölçeğindeki bölgelere de aynı muafiyetler ve teşvikler verilmelidir.

         

        ❖ Bölge nüfusunun sosyo-kültürel haritası çıkarılmalı; kadim din, dil, kültür ögelerinin yaşatılması, geliştirilmesi ve ülke genelinde tanınması yönünde akademik çalışmalar yapılmalıdır. Bölge genelinde, Zazalar, Türkmenler, Araplar ve diğer halklar üzerinde uygulanan bilinçli ya da bilinçsiz Kürtçü asimilasyona son verecek düzenlemeler getirilmelidir. İlkokuldan başlamak üzere, Kürtçe ve diğer diller seçmeli ve ailelerin isteği doğrultusunda okutulmalı; eğitim düzeyi gözetilerek tarihî ve çağdaş metinler hakkında bilgi verici müfredatlar hazırlanmalıdır. Tarih dersleri milli birliği ve bütünlüğü pekiştirecek, vatan, millet, bayrak, devlet sevgisi geliştirecek bir içeriğe kavuşturulmalıdır. Resmi dil ve eğitim dilinin tekliği konusunda en küçük bir tereddüde mahal bırakılmamalı; ayrıştırma amaçlı ve bilimsel temelden yoksun Kürtçe alfabe girişimlerine son verilmelidir.

         

        ❖ Bölgeye öncelik verilmesi kaydıyla, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla en küçük birimlere ulaşacak sosyolog ve psikologları da içeren bir uzmanlar ordusu oluşturularak ülke genelinde uluslararası ölçekte “mutluluk endeksi”nin yükseltilmesi çalışmaları yapılmalıdır. Ulaştırma, Sağlık ve Çevre Bakanlıkları da kendi görev alanlarında benzer faaliyetler yürütmelidir.

         

        ❖ Bölgenin yeraltı ve yer üstü doğal kaynaklarını tespit edecek bir seferberlik başlatılmalı; petrol, doğalgaz, bor, toryum gibi stratejik maden alanlarının envanteri çıkarılarak özel yasalarla koruma ve işletmeye alınmalıdır. Aynı şekilde su kaynaklarının en verimli kullanımı için projeler geliştirilmeli, baraj ve santraller komşu ülkeleri de mağdur etmeyecek düzeyde hızla kurulmalıdır.

         

        ❖ Bunların dışında yukarıda belirtilen kurulların uzmanlarının geliştireceği projeler hayata geçirilerek Bölge halkı, yaraları sarılarak PKK/KCK terör ve baskısından kurtarılmalı, Devletin şefkat ve merhamet eli onlara uzatılmalıdır.

         

        Bahis konusu önlemler mevcut siyasi iktidarın derhal uygulamaya koyması ve muhalefetin de destek vermesi varsayımı üzerine kurulmuştur. Bu gerçekleşmediği takdirde, mevcut muhalefet partileri, yapılacak ilk seçimde bütün meşru ve demokratik yollarla işbirliği yapıp iktidara gelerek bu önlemleri hayata geçirmelidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu topraklar üzerindeki bin yıllık tarihî egemenlik hakkını hiçbir siyasal oluşumla paylaşmayacağı; Türk milletinin buna müsaade etmeyeceği herkes tarafından bilinmelidir.

         


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele