Prof. Dr. M. Cemal Sofuoğlu Kardeşim

Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

        Böyle bir yazıyı M. Cemal Sofuoğlu kardeşimin benim ardımdan yazmasını ümit ediyordum. Takdir-i İlahi bu acı görev bana düştü. İnce ve şair ruhlu kardeşim Cemal ile tanışmamız şöyle oldu:

         

        Ben Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde Müftü iken askerlik görevimi ifa etmek üzere 1957 yılı Nisan ayında İzmir’e gelmiştim. Ezher’den arkadaşım Mehmet Müftüoğlu (ö.1980) Kestanepazarı Kur’an kursunda görevliydi. Bornova’daki birliğime gidip teslim olmadan önce onu ziyaret etmiştim. M. Cemal Sofuoğlu’nun da bulunduğu dershaneye beni davet eden ve öğrencilerle tanıştıran arkadaşım, özellikle benim dikkatimi Sofuoğlu’na çekmişti. O sırada Sofuoğlu İmam Hatip Okulu Birinci devresini (orta kısmını) dışarıdan bitirip ikinci devresi (lise kısmını)ne devam etmek için çalışıyordu. 17 yaşında nur yüzlü genç bir hafızı-ı Kur’an idi. Müftüoğlu ile birlikte beni birliğimde birkaç defa ziyarete gelmişti. Bende de ona karşı büyük bir ilgi uyanmıştı.

         

        Yıl 1962, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Sofuoğlu ile sınıf arkadaşı olduk. 1966 yılında Fakülteyi bitirinceye kadar, sınavlara hazırlanırken birlikte ders çalışıyorduk. Ayrıca sosyal faaliyetlere, mesela Türk Ocağı’ndaki konferanslara birlikte gidiyorduk.

         

        Bu arada Mehmet Müftüoğlu ile ben bir Arapça-Türkçe sözlük hazırlamaya başlamıştık. Sofuoğlu ve sınıf arkadaşımız Abdullah Özbey de bu sözlük çalışmalarımızda bize kâtiplik yapıyorlardı. Ancak Fakülteyi bitirince her birimiz ayrı yerlere atandığımız için bu çalışmamız maalesef yarıda kaldı.

         

        Ben, 1967’den itibaren Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku asistanı olarak görev yapıyordum. Sofuoğlu da askerliğini yapmış, öğretmenlik görevinde iken bir yıl Bağdat’ta kalmıştı. Dönünce benim teşvikim ve Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu hocamızın yakın ilgisi sonunda kardeşim Sofuoğlu da Hadis asistanı olarak A.Ü. İlahiyat Fakültesine atandı; yıl 1972 idi. Bu kez sınıf arkadaşlığımız meslektaşlığa dönüştü ve bilimsel çalışmalarımızda hep yardımlaştık. Ben, kendisinden sekiz yaş büyük olduğum için bana “ağabey” diye hitap ederdi. Gerçekten de “ağabey-kardeş” olmuştuk. Şimdi ben, öz kardeşimi kaybetmiş gibi acı ve üzüntü içindeyim. Yüce Tanrı ruhunu şad etsin, mekânını cennet eylesin. Aile ve evladına, yakınlarına, eş ve dostlarına uzun ömür, sağlık ve sabırlar ihsan etsin.

         

        İnandığı ve doğru bildiği hususları söylemekten ve yazmaktan hiç çekinmeyen yiğit kardeşim M. Cemal Sofuoğlu ile birlikte, iki kere hacca gittik. İlkin 1964 yılında Mehmet Müftüoğlu’nun ortağı olduğu Selamet Turizm Şirketince düzenlenen hac seyahatine kara yoluyla otobüslerle, çok meşakkatli bir şekilde çölden gidip geldik. İkincisinde de 1994 yılında Diyanet İşleri Başkanlığının misafiri olarak uçakla gidip geldik, o kutsal yerleri birlikte ziyaret ettik, hac ibadetlerimizi birlikte ve daha huzurlu bir ortamda eda ettik.

         

        A.Ü. İlahiyat Fakültesinde görev yaparken Zahid el-Kevseri’nin “Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisühüm” adlı eserini, “Hanefi Fıkhının Esasları” (1982) ismiyle birlikte tercüme ettik.

         

        Ben, İbnü’l-Munzır’ın “Kitabu’l-İcma” adlı eserinin Arapça metnini yayıma hazırlamış ve Türkçeye çevirmiştim. Nasıl bastıracağımı düşünüyordum. Sofuoğlu “Bir çare buluruz ağabey” dedi. O sırada Tercüman gazetesi, okurlarına hediye etmek için bizden bir “Hac Rehberi” hazırlamamızı istedi. Birlikte hazırladık. Gazete bu eseri nedense yayımlamadı, fakat bizim telif ücretimizi ödedi. Cemal Bey, “Bu para ile Kitabu’l-İcma’ı (İslam Hukukçularının Üzerinde İcma Ettikleri Konular) kitabını bastıralım” dedi. Kitap basıldı (1983). Kendi imkânlarımızla dağıttık.

         

        Bu kitabın paraları geldikçe ben bir deftere yazıyordum ve aramızda paylaşıyorduk. Kitap bitince hesap sonuçlarını Cemal Bey’e bir liste halinde gösterdim. Dünya malında hiç gözü olmayan Sofuoğlu kardeşim, “Niçin bu hesabı çıkarmak zahmetinde bulundan, ağabey?” dedi.

         

        Sofuoğlu 1974-75 senelerinde bir buçuk yıl Kahire’de bulundu. Döneceğine yakın kitaplarını büyük koliler halinde vapurla göndermiş. İstanbul’da kitap kolilerini indirirken birisini denize düşürmüşler. Kitapları ben Ankara’da teslim aldım. Baktım kolilerden birisi ıslak. Açıp Fakültede boş olan bir salona kitapları serdim. Tek tek zaman zaman çevirerek kuruttum. Fakat bir kısmının ciltleri bozuldu. Sofuoğlu dönünce onları yeniden ciltletti ve “Bunlar denizden kurtulan kitaplar” derdi.

         

        YÖK yasası çıkınca (1981) İlahiyat Fakültelerine dörder profesör kadrosu vermişler ve doçentlik kadrolarını da sınırlamışlardı. Profesörlüğe yükselmek ve doçent olarak atanmak için boş kadronun bulunması gerekiyordu. Cemal Bey de doçent olduğu halde asistan kadrosunda görev yapıyordu. Arkadaşlarımızın bir kısmı profesör ve doçent kadrosuna atanmak için Yüksek İslam Enstitülerinden dönüştürülen yeni İlahiyat Fakültelerine gidiyorlardı. Bu arada İzmir İlahiyat Fakültesine kurucu dekan olarak atanan E. Ruhi Fığlalı hocamız, birkaç arkadaşımızla birlikte bizi de İzmir’e davet etti. Ben kabul ettim. Sofuoğlu Ankara’dan ayrılmak istemiyordu. Ben de İzmir’e birlikte gidelim diye ısrar ediyordum. “Benim İzmir’e gelmemi niçin istiyorsun?” dedi. Ben de “Senden ayrılmak istemiyorum, orada birlikte çalışırız” dedim.

         

        Nihayet İzmir D.E.Ü. İlahiyat Fakültesine başvurduk. Ben İslam Hukuku profesörlük kadrosuna, Cemal Bey de hadis doçentlik kadrosuna atandık. 31 Ocak 1985 günü yeni görevimize birlikte başladık. Zamanı gelince Cemal Bey de profesör oldu. 15 yıl geçti, ben emekli oldum, Cemal Bey çalışıyordu.

         

        Mustafa Yıldırım kardeşimizle Kur’an-ı Kerim meali hazırlamaya başlamışlardı. Benim de bu çalışmaya katılmamı istediler. Birlikte sekiz yıllık bir mesaiden sonra Meal bitti. Ben, “Cemal Bey, işte şimdi Kur’an’ı hatmettik, bundan önceki hatimlerimiz, hatim sayılmaz” dedim. Cemal Bey de, “Benim İzmir’e gelmem için ısrar etmenin hikmeti bu imiş ki Allah bu işi birlikte burada bitirmemizi nasip etti” dedi.

         

        Merhum kardeşim Cemal Bey’in aklı fikri hep yüce Kur’an’ın meal ve yorumlarını daha da ileri götürerek zenginleştirmekte ve durmadan bu iş için kitap ve kaynak peşindeydi. “Oturalım, meali ve yorumlarını genişletelim, elimizdeki notları değerlendirelim” diyordu. Aziz kardeşim Cemal acele etti, Kur’an-ı Kerim’e hizmet aşkı ve çabası içerisinde bir an önce Yüce Mevla’ya kavuştu. Şimdi o, 2 Eylül 2013 pazartesi gözyaşlarımızla yatırdığımız Urla Zeytinalanı Mezarlığı’nda uyumaktadır. Fakat ben eminim ki mutludur, huzur içindedir; güzel iş ve emeklerinin karşılığında kat kat fazlasıyla, daha güzel ve daha iyisiyle mükâfatlandırılacaktır. Ne var ki biz onu daima özleyeceğiz. Fakat asla duadan unutmayacağız.

         

        Vefat haberini alınca dilimden dökülen şu sözcükler gözyaşlarıma karıştı:

         

        “12 Martta yitirdim sevgili eşimi,

        31 Ağustosta kaybettim Cemal kardeşimi,

        Acı üstüne acı, tükenmez üzüntüler,

        Gün gelir elbet diner, gün gelir elbet biter.

        Dileğimiz kavuşmaktır ukbada inşallah.

        La ilahe illallah Muhammed Resulullah.”

         

        Sevgili kardeşim Cemal, 31 Ağustos 2013 Cumartesi sabah 10.30’da evinde kalp krizi geçirerek vefat etmeden bir hafta önce, bir kalp spazmı nedeniyle anjiyo olmuş, iki koroner damarının tıkanmış olduğu tespit edilmiş; bunlardan birine stent takılmış ötekisi de balonla genişletilmişti. Telefonla konuşuyorduk. Sesi çok iyi geliyordu, iyi olduğunu söylüyordu. Doktorunun tavsiyesine uyarak evde istirahat ediyordu. Vefatından bir gün önce telefonla konuşmuştuk. “İyiyim” demişti.

         

        Aniden vefat edişi hepimizi şaşkına çevirdi. “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn” (Biz zaten Allah için varız ve elbette O’na döneceğiz. (Bakara:156) demekten başka bir şey yapamadık. Allah gani gani rahmet etsin, makamı cennet olsun!...

         


Türk Yurdu Kasım 2013
Türk Yurdu Kasım 2013
Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele