Türk Milliyetçiliğinin Asırlık Çınarı; Necati Gültekin Paşa...

Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

        Necati Paşamla tanışıklığımız 1980’lerin başına kadar gider. O yıllarda talebesi olduğum Ankara Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi (ADMMA)’nde 1980’in Ocak ayında çıkan bir olay sebebiyle ülkücü bir grup arkadaşımızla birlikte sıkıyönetim komutanlığının cezaevi haline getirdiği Mamak’a götürülmüştük.

         

        O dönemin çarpık mantığı olan ve aslında “karıştır barıştır” yerine “karıştır dövüştür” şekline dönüşen uygulama sonucu çıkan kavgada bendeniz ağır şekilde yara almış ve bunun sonucunda koma halinde Gülhane Askeri Hastanesi (GATA)’ne götürülmüştüm. Başımda ondan fazla yara vardı. Yaralarıma 18 dikiş atıldıktan sonra ayıldığımda başucumda bir çift “mavi göz ”gördüm, bir eliyle başımı okşuyor, bir eliyle de yüzümü tutuyordu. O yıllarda Ankara Milletvekili ve MHP Genel Sekreteri olan Necati Paşa’nın, görevlilere haşmetli sesiyle “Çocuklar buraya bakın! Eğer bu gence bir şey olacak olursa, hepiniz yanarsınız” dediğini bu gün gibi hatırlıyorum.

         

        Daha sonra 90’lı yıllarda kader bizi Necati Paşa’mla Türk Ocakları Genel Merkezi’nin yönetiminde buluşturdu. 1994 yılında yapılan Kurultay sonrasında Paşa’m Genel Sekreter ben ve Selahattin Sarı da Genel Sekreter Yardımcısı olmuştuk. Ocaklı yıllarda Paşa’mla yakınlığımız daha da artmış, aramızda bir baba-oğul, ağabey-kardeş ilişkisine yakın sıcaklık oluşmuştu. Hemen her gün beraberdik ve bütün Ocak seyahatlerini de birlikte yapar olmuştuk. Türk Ocaklarının Balgat’taki yeni hizmet binasının arsasının alımından, binanın yapılmasına kadar diğer emeği geçenlerle birlikte Necati Paşa’mla beraber çok emeğimiz geçmiştir.

         

        Necati Gültekin Paşa, sorumluluk duygusu çok yüksek bir insandı; yaptığı bütün hizmetleri tam bir asker disiplini içerisinde ve eksiksiz yerine getirirdi. O dönemde Ocak İdare Müdürü’nün de (Mehmet Avcı) ve ayrıca Ocak Genel Muhasibimiz Galip Tamur ağabeyin emekli subay olmaları, bu disiplin işlerini epeyce artırmış ve iyi de olmuştu. Paşa’mın sayesinde, öğrencilik ve Ülkü Ocağı günlerinde geride bıraktığımız “Ocak Nöbetleri” geri gelmiş ve Merhum Galip ağabeyimin “Alçak Kerim, bana 60’ından sonra nöbet tutturuyorsunuz” şeklinde yarı şaka yarı ciddi hiddetine bile muhatap olmuştum.

         

        90’lı yılların ortalarında eski Sağlık Bakanı Halil Şıvgın Bey’in Vakfı aracılığıyla Türk Ocağı’na tahsis ettiği Kızılay’daki bir binanın üst katının tamamını Ocak hizmetlerinde kullanmaya başlamıştık. Küçük Esat’taki küçük daireden böylesine geniş ve ferah bir mekâna taşınınca tabii olarak faaliyetler ve buna bağlı olarak Ocak şube sayıları da hızla artmaya başlamıştı. 1995 yılı Genel Seçimlerinde o dönemin Ocak Genel Başkanı Sadi Somuncuoğlu, ANAP’tan Milletvekili olunca Ocak Genel Başkan Vekilliği de Necati Paşa’ma kalmıştı. Paşa’nın yapısındaki sorumluluk anlayışı gereği 1996 yılında yapılan büyük kurultaya kadar bir genel başkandan daha yoğun bir çalışma temposuyla Ocak’ın işlerini yürüttü.

         

        Halen Genel Merkezin kullanmakta olduğu Balgat’taki hizmet binasının yapımı ve tefriş işlerini yürüten Galip Tamur Bey’e elinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştı Bu binada da iki dönem yönetim kurulundaki görevini sürdürdü. Ancak, iki bin yılında yapılan kurultayda yaşının ilerlemesi ve sağlık durumunu da gerekçe göstererek görev almak istemedi. Hizmetlerine Ocak’ın Danışma Kurulunda devam etti. Bu arada yıllardır kullanmış olduğu eski arabasını da Ocağa bağışlamayı ihmal etmedi. Paşa gözü tok bir insandı.

         

        Ben, aramızdaki eski hukuk nedeniyle Paşa’mdan hiç kopmadım. Sürekli görüştük. Eğer bir haftadan daha fazla onu aramamış veya ziyaret etmemiş isem, mutlaka arar hatırlatırdı. Muhterem eşi Malike teyzemizi 2012 yılında kaybedince Paşa çok etkilendi, deyim yerindeyse çöktü. Necati Paşa’mızın bir tek kız evladı vardı; emekli İngilizce öğretmeni olan Şule hanım evli olup, İzmir’de oturmaktadır.

         

        Türk Ocakları Genel Merkezince 10 Mayıs 2013 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Tarihi Buluşma” toplantısında “100. Yıl Hizmet Armağanı” verilecek 8 kişiden birisi olan Necati Paşa, bana “Kerim, çok hastayım, ben gelemem, ödülü almaya kızım Şule gelse olur mu?” diye sormuştu. Ben de kendisine “Olmaz Paşam! Siz gelin” diye ısrar ettiğimde; “Çok fenayım, bak karışmam orada ölebilirim” diye şakayla karışık beni tehdit etmişti. Ben de “Tamam gel, öleceksen tıpkı Ayvaz Gökdemir Abi gibi orada öl” dedim. Bu cevabım çok hoşuna gitmiş olmalı ki birçok dostuyla bunu paylaşmıştı. Sonuçta sevgili Paşa “Tarihi Buluşma”ya katıldı, ödülünü aldı ve orada bulunan 800’e yakın insanla ve bu dünya ile şu sözlerle adeta vedalaştı

         

        “Din, iman, devlet, millet diye, diye,

        Geldim 90 yaşıma,

        Çok güzel günlerim oldu, darısı dostlar başına,

        Bundan sonra artık, gülerek giderim, Musalla taşına”

         

        Kendisine verilen Osmanlıca ve kendi adının yazılı olduğu hat yazılı tabloyu pek beğenmiş, bütün gece “hangi padişahın tuğrası acaba” diye internetin karşısında kızıyla sabahlamışlar ve ertesi günün sabahında benden kendi adının orada yazılı olduğunu öğrenince, çok daha fazla sevindiğini bana ifade etmişti.

         

        Daha sonraki günlerde de Paşa’yı ziyaretlerim devam etti. Sağlığı gün geçtikçe bozuluyordu ve kendisi de bunun farkındaydı. Kendisini son ziyaret ettiğimde, benim bir sağlık sorunu nedeniyle Ankara Atatürk Hastanesine yatacağımı öğrendiğinde “Kerim, beni de oraya yatırın, zira o hastaneye yapımı safhasında çok emeğim geçti, ama bundan dolayı değil de hem sen orada olacaksın hem de çok iyi bir hastane olduğunu duydum, onun için istiyorum” demişti.

         

        Ben 9 Eylül 2013 tarihinde Atatürk Hastanesine orta çaplı ürolojik bir ameliyat için yattım, üç gün sonra yani 12 Eylül tarihinde Necati Paşa’m kızıyla birlikte beni aradı ve hemen hastaneye yatması gerekecek kadar kötü halde olduğunu söylediler. Bunun üzerinde bendeniz aynı Hastanede bulunan ve camiamızdan her arkadaşımıza her vesileyle yardımcı olan Prof. Dr. Filiz Avşar hocamıza konuyu aktardım. Sağ olsun o da her zaman olduğu gibi konuyla hemen ilgilendi ve Necati Gültekin Paşa’yı yarım saat gibi kısa bir süre içerisinde ambulansla hastanenin VİP servisine yatırılmasını sağladı.

         

        Başlangıçta yaşlılığa bağlı sorunların dışında pek fazla bir sağlık sorunu bulunmamakla birlikte, Paşa’mızın sağlığı günden güne kötüye gitti. Bunu söylerken her hangi bir tıbbi müdahale eksikliğinden bahsetmiyorum, aksine Başhekiminden, her bir bölüm doktorlarına varıncaya kadar hepsi de seferber oldular buradan kendilerine teşekkürü bir borç bilirim. Ancak Paşa’nın yıllar içerisinde kronikleşmiş, kalp ve akciğer sorunlarının tamamı tekrar sıkıntı sebebiydi.

         

        Yoğun sağlık problemlerine rağmen Paşamız o bilinen şakacı ve nüktedan kişiliğinin gereği sürekli bizlerle şakalaşıyordu. Bana, “Kerim, lütfen hainlik yapma! Bugün 12 Eylül, bak sen 9 Eylül günü düşmanı İzmir’de denize döküp hastaneye yattın, bense 12 Eylül gibi çok “kara bir gün” de ölmek istemem. Doktorlarla konuş, ne yapıp etsinler beni 12 Eylül günü öldürmesinler” diyecek kadar ihtilalde neler yaşadığını bizlere hissettirmişti. Hatta bu 12 Eylül rezaletinden o kadar müşteki idi ki, bana “Bak Kerim eğer burada ölürsem, sana vasiyetimdir, kesin olarak askeri resmi tören istemiyorum. Ben şerefli bir Türk subayı ve generaliyim, ancak o askerlerin 12 Eylül’de Ülkücü Harekete ve Türk milliyetçiliğine yaptıkları kötülüklerden dolayı bunu yapanlardan nefret ediyorum ve bu yüzden böyle bir tören istemiyorum” demişti. Bizler de bunun gereğini yerine getirdik ve sadece TBMM’de yapılan bir törenle yetindik.

         

        Hastanede birlikte yattığımız dönemde, bir cuma günü sabahında oldukça sağlıklı ve neşeli olan Paşa’mızı hastanede bırakarak, arkadaşlarla birlikte görev yaptığım ATO Mescidine cuma namazı için gitmiştim, döndüğümde ne yazık ki, Paşa’mızın geçirdiği bir kriz nedeniyle yoğun bakım ünitesine kaldırıldığını öğrendim; hemen yanına indim. Paşa, krizin etkisini çabuk atlatmış gibi görünse de doktorlara göre durumu pek parlak değildi. O, yoğun bakımda bile şaka ve enfes nüktelerine devam ediyordu. Bana, “Kerim, bu seferde yırttık galiba, hatta Türkeş Bey’e haber saldım, bir müddet daha beni beklemesin, ben bu Kenan Evren’i önüme katmadan ölmeye niyetim yok, onu da birlikte götürüp huzur-u Mahşer’de hep birlikte hesaplaşacağız “netekim” diye güzel bir ironi yapıyordu.

         

        Ancak muhterem Paşa’mızı ne yazık ki, 22 Eylül 2013 tarihinde kaybettik. Şans mıdır yoksa şansızlık mıdır hala bilemiyorum: son nefesinde yanındaydım ve yarım yamalak getirmeye çalıştığı Kelime-i Şehadet’ine şahit oldum. Bir ulu çınarın dibinde ve gölgesinde hissettim kendimi…

         

        Nur içinde yat Paşa’m, Allah’ım seni sevdiklerine komşu eylesin, bana da hakkını helal et…

         


Türk Yurdu Kasım 2013
Türk Yurdu Kasım 2013
Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele