Bir Düşünce ve Ülkü Adamı: Nevzat Kösoğlu veya ‘Söğüt Ağabey’

Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

        Yine bir ‘göç’ ve yine bir ‘hayırla yâd etme’ yazısı.

         

        Galip Ağabey’le başladı, Ayvaz Ağabey’le ve şimdi de Nevzat Ağabey’le bir kervan yola düzüldü. Kervanlardan bir ‘kervan’… Her şeyi, bir başlangıç noktasına göre anlamlandırırız ya, bu da biz ‘vatan kurtarma’ taifesinin kervanı. Demek ki, bu ‘kervan’, ara ara bizlere doğru yaklaşacak. Ve birimizi daha alıp ‘evvel gidenler’e ulaştıracak, kavuşturacak.

         

        Bilinen bir gerçektir: Her ölüm ile kendi ölümümüzü de hatırlayarak üzülürüz. Ne güzel söyler Orhan (Arslan) Ağabey, ‘(Galip/Ayvaz Ağabey)’i hatırlayarak kendiniz için bir Fatiha okuyun!’ Evet, şimdi Nevzat Ağabey’i de hatırlayarak kendimiz için bir Fatiha okuma zamanı.

         

        Bize unuttuğumuz, unutmak istediğimiz yegâne ‘gerçek’i hatırlatır ve tabii ki ‘ibret’tir ölüm. Yunus’çası:

         

                              Sana ibret gerek ise gel göresin bu sinleri

         

        Hayatımız, beşeri ilişkilerimizden ibarettir. ‘Yalan dünya’nın kavgası, gürültüsü, nizası, mücadelesi, hırsı bitmez. Fakat bütün bunların arasında bir tek şey, hemen her ortamda ve her bahane ile yeşerebilir: Sevgi.

         

        ‘Bizim en büyük eksiğimiz birbirimizi yeterince sevmememizdir.’ demişti Galip Ağabey. Hâlâ birbirimizi yeterince sevdiğimizi söyleyemiyorum. Acı, ama gerçek olan bu.

         

        Nevzat Ağabey, sevilesi bir güzel insandı ve Allah şahittir ki, ben onu çok severdim. Birçok insan, birbirini ‘yeterince sevmeyen’ler de dâhil onu severdi. ‘Yeterince’ sevmediğimiz gibi, sevgimizi belli etmek, açıkça söylemek de biz milliyetçilerin âdetlerimizden değildir.

         

        Son görüştüğümüzde, galiba geçtiğimiz nisan ayı idi, ona sevgimi açık açık söyleme fırsatı bulduğum için şimdi teselli buluyorum. Türk Ocağı’nda bir grup arkadaş sohbette iken, çoktan beridir söylemek istediğim birkaç cümle âniden dudaklarımdan döküldü: ‘Nevzat Ağabey, biz seni çok seviyoruz. Bu ülkede senin söyleyeceklerini önemseyen çok insan var. Gökalp ve Erol Bey’in devamı sensin. Türklük ayaklar altına alınırken söylemen gerekenleri söylemelisin.!’

         

        İçini yakan bu tarz sorunları başka birisi de dillendirince o bitmeyen heyecanı birden hissedilir hale gelirdi. Yine öyle oldu. Başını şöyle bir kaldırdı, kalın merceklerin ardında irileşen gözlerini gözlerime dikti, gülümsedi ve dedi ki: ‘Ben yazınca çok fena yazacağım! Bir ümidim de şu dağın ardında kaldı, bekliyorum. Esasen biraz yazdım da Türkiye Günlüğü[1]’nde…’ Bütün büyük insanlar gibi,tevazu sahasına tecavüz edilmiş bir mahcup tavırla devam etti: ‘Gökalp/Erol Güngör meselesi bizim Süleyman (S.Hayri Bolay)’ın yazısı[2]…’ Sözünü keserek, ‘Ağabey, o görüş, Süleyman Hocam büyük bir vukufla o tespiti yaptığı için oluşmadı. Yazıdan çok evvel de bizim kanaatimiz bu idi. Hoca, konunun uzmanı olarak bu kanaati ilmî bir zemine oturttu.’ dedim.

         

        Aziz Hocam Süleyman Hayri Bolay’ın yazısını Türk Yurdu’nda görünce çok şaşırmıştım. Çok çalışkan ve velut bir insan olan Bolay’ın belki de aniden, beklenilmeyen bir zamanda, Nevzat Ağabey hakkında çok ciddi bir inceleme yayımlamasını, doğrusu emekli olunca yazmaya daha çok zaman bulmasına bağlamıştım. İnceleme harika idi ve Nevzat Kösoğlu’nun düşüncelerini çok güzel tespit ediyor, özgün noktalarına işaret ediyor ve onu Gökalp / Mümtaz Turhan / Erol Güngör zincirinin devamı olarak gösteriyordu. Bu değerlendirme makalesini hayatta iken görmesi Nevzat Ağabey için de galiba ‘kıymet bilme’ konusunda bir ölçü oldu. Her insan gibi sevinmiştir diye düşünüyorum.

         

        Hayatımız bir ‘ihmaller zinciri’ halinde de devam eder. Bir türlü aklıma gelip de Süleyman Hoca ile bu makale hakkında konuşamamıştım. Ramazan Bayramı’nda aradığımda Nevzat Ağabey’in hastalığını da ona haber verince aklıma geldi ve fakat hatırlatmama fırsat kalmadan Hocam, ‘Çağdaş Türk Düşüncesi’ni baskıya verdik’ deyince bende şafak attı. Bu, Kültür Bakanlığı’nın, benim Yayımlar Dairesi Başkanlığı’m sırasında kendisine sipariş ettiği bir proje idi (1991) ve editörlüğü Süleyman Bey tarafından yürütülüyordu. ‘Çağdaş her düşünce kırıntısı’nı bile değerlendirmeye alacak olan bu eserde, her isim o kişiyi çalışmış veya en iyi bilen bilim adamı-yazara sipariş edilmekte idi. Hoca, ‘Söz verip de yazmayanları da ben tamamladım.’ dedi. Anlaşılıyordu ki, o makale bu eserdeki ‘Nevzat Kösoğlu’ bahsi idi. Çok daha fazla sevindim.

         

        Sevgilerimizi de, övgülerimizi de, hadi cömertçe demeyelim, âdilce beyan etmek, duyurmak, yazmak, böyle şeylerin olup olmamasına fazla bir değer vermeyen insanlar için daha büyük bir haktır.

         

        Nevzat Kösoğlu, galiba sevildiğini bilen bir adamdı. Lakin onun yüzünde, tamamen bir insani zaaf olan ‘gurur’, ‘kibir’ gibi bir çizgi kırıntısı bulunmazdı. Yiğitçe yürür, yiğitçe durur, otur, konuşurdu, ama simasında ‘mağrur’ olduğuna dair en ufacık bir çizgi gezinmezdi. Tanıdığım en büyük iman âbidesi idi. ‘İman’ (dinî olsun veya olmasın, ‘inanmak’) onun sistemindeki anahtar kelime idi. Burada söylemek bir ihtiyaç olduğu için zikretmek mecburiyetindeyim, ben bildim bileli namaz kılardı. Tek bir vakitte, ‘Durun ben bir namaz kılayım’, ‘Vakit geçiyor’ felan dediğini, o şatafatla kolları sıvayıp, nümayişle abdest alanlar gibi davrandığını, etrafındaki herhangi birisine namaz kılıyor-kılmıyor muamelesi yaptığını veya ‘hadi Cuma’ya gidelim’ gibi bir laf ettiğini duyan olmamıştır.

         

        Yakın durur gözüktüğü (‘Terkip’ adamları her fikir ve görüşe yakın dururlar ki kendi sentezlerini kusursuz oluştursunlar.) ‘İslamcı’ takımın bir alâyiş ve fütuhat edası ile ‘ideoloji’ haline getirilmiş gösterişçi ibadet anlayışından ayıran bu  ‘amel’ idraki, onu çok farklı ve hürmetkâr bir yerde tutar.

         

        Bu yüzdendir ki, çok yakından tanımayan sözde İslamcılar, sırf milliyetçi ve ülkücü olduğu için onun ‘Müslüman’lığını bile, neredeyse, yok saymışlardır. (Said Nursi incelemesi, okumaktan çok bağırıp çağırmayı seven bazı ‘milliyetçiler’ tarafından onun ‘nurcu’luğa meylettiğine bir karine sayılmış, Nurcular ise, Nevzat Ağabey’de öyle bir ‘istidat’ görmedikleri için, senelerce onun bu tetkikini söz konusu bile etmemişlerdir. Kösoğlu, bir ‘tecdid-i iman hareketi’ni başlatabildiği için Nursi’ye, tıpkı Şerif Mardin’in duyduğu cinsten bir ilgi duymuş ve dürüstçe yorumlamıştır. Eleştirileri de gayet açıktır.)

         

        İstikametini, kıblesini bilen bir adam olarak, Nevzat Kösoğlu kimin ne dediğine hiç aldırmadan, kıblesinde yürümeyi seven bir amel (aksiyon) adamı idi de. Yani sadece düşünen ve fildişi kuleden ahkâm kesen biri değildi, eylem adamı idi. Birisi ‘haydi’ dediğinde, fazla derinini düşünüp, ‘Bu(nlar) dediklerini yapabilir mi?’ felan demeden gidip o fotoğrafta yerini alırdı. Bu tarz eylemlerin yanlış olup olmaması da fazla önemli değildi. O, tefekkür sisteminde, bir ‘iman’ (veya ‘gerilim’) yakalanmasını ve o heyecanla bir hamle ileri gidilmesini kurguluyordu. ‘Büyük kültür ve medeniyetler büyük gerilimlerden doğar’ diyordu.Bu yüzdendir ki her ‘hamle eden’e yardım ediyordu.

         

        Hazırlıkları tamam olarak ‘kervan’a katılan adamdır Kösoğlu. Osman Çakır’ın büyük bir maharetle konuşturması ve ‘fikr-i takip’i ile, bir ‘nehir söyleşi’ şeklinde hayatını anlatmış ve bunu matbu olarak[3] görmüştür.İmrenilecek bir mutluluktur bu.

         

        Bu söyleşiyi (kitabı) okuma sırasında adımın geçmesine sebep olan, onun anlattığı bir ayrıntıyı ben unutmuş gitmiştim.

         

        Konu onun basılan ilk kitabı ile ilgiliydi. Lütfi (Şahsuvaroğlu) ‘kafes’ten çıktıktan sonra, Nihat (Genç) ile birlikte Türk Ziraat Mühendisleri Birliği’nin giriş katında bir kitabevi açmışlardı, kitap da yayımlıyorlardı. Bir gün, basılacak kitaplardan konuşurken onlara Nevzat Ağabey’in ‘Söğüt’ yazılarını toplayıp basmaların tavsiye etmişim. (Nakille söylüyorum, gerçekten ben unutup gitmiştim ve bunu Nevzat Ağabey, Hatıralar’ında zikrettiği zaman hatırladım.)

         

        Söğüt, bir yayınevi tanıtım dergisi tasarımında Ötüken tarafından yayımlanıyordu. Orada, hem gerçek hem müstear isimle yazanlardan biri de Nevzat Ağabey’di. Yalın cümlelerle ve fakat belli ki edebî bir endişe ile yazıyordu. Çok lezzetli bir üslûbu vardı. Ben, battal kitap boyunda ve çoğunlukla dört yapraktan ibaret neşredilen Söğüt’leri biriktirmiş, çok sonraları da –eksik sayılarına aldırmadan- bir cilt haline getirmiştim. Bu tarz nesneler uzun zaman geçtikten sonra birer ‘belge’ de olurlar, ama sizin hatıralarınız arasında da bir nevi kutsallık kazanırlar. Bu yüzden ara ara bakmak istersiniz. Son el attığımda yerinde bulamamış, taşınma sırasında bir yerlere karıştığına hükmetmiştim.

         

        Nevzat Ağabey’in ‘Alaaddin benim Söğüt’teki yazılarımdan bir kitap yapmalarını tavsiye etmiş’ cümlesini okuyunca şimşekler çaktı: Evet, bizim camianın bu ele avuca sığmaz gençlerine vermiştim benim ‘değerli’ Söğüt cildini! (Öğrendiğim an, önce Lütfi’ye ‘Ver benim Söğüt’ümü!’ dedim, topu Nihat’a attı, Nihat’a telefon açtım… Kahkaha… El konulmuş kitap, tövbe geri gelmez tabii…) Hatıralarında bu bölümü okuyunca kayıp Söğüt’ümün kim(ler)de olduğunu bulduğumu kendisine söyleyip: ‘Ağabey unutup gitmiştim, maşallah sen ne güzel hatırlamışsın’ deyince, ‘Sen unutabilirsin, bu benim ilk kitabım olduğu için unutmadım’ demişti. Belli ki, hatıralarını yazdırırken, bu hatırlatmayı, yine çoğumuzun esirgediğimiz bir kadirşinaslık sayarak yapıyordu.

        İşte bu (ve ‘Osmanlı’yı temsil etme bakımından),‘Çınar-Söğüt kavgası’(!)nda Nevzat Ağabeyin tarafı olduğu için ona  ‘Söğüt Ağabey’ derdik!

         

        Onlar o kitabı (Kitap Şuuru ) yayımladılar. İster inanın ister inanmayın, bu eseri ile onun bir fikir ve üslup adamı da olduğu keşfedildi. Nevzat Kösoğlu’nun o zamana kadarki (dar bir kültür muhiti dışındakiler tarafından) bilinen imajı siyasetçi kimliğinden ibaretti ve MHP Davası’ndaki korkusuz duruşu,davanın seyrini değiştirecek müdahaleleri, TBMM’nde büyük bir saygı ile dinlenilen konuşmaları da, aslında birer ‘fikir eseri’ oldukları halde, ‘siyasi’ metinler olarak algılanıyordu. Söğüt’teki denemeleri kültür ve medeniyet ağırlıklıdır. Siyaset kürsüsündeki Kösoğlu’nu da milliyetçilik nazariyeleri konusundaki ‘düşünür’ Kösoğlu’nu da haber veren ilk ciddi incelemeleri ise, Ocak dergisindeki ‘Milliyetçi Hareket ve Metod Meseleleri’ başlıklı seri makaleleridir..

         

        Kitap ilgi gördü ve Nevzat Ağabey de o ilgiyi karşılıksız bırakmadan büyük bir velûdiyetle ölene kadar yazdı. Kitapları hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından her insanda imrenme uyandıracak miktar ve seviyededir.

         

        Bendeniz genellikle tanıdığım insanları yazarken başkalarının ne yazdığına bakmadan yazmayı tercih ederim. Sebebi, tabii ki kendimi ölçmekten ibarettir. Ayvaz Ağabeyi yazarken de buna dikkat ettim idi. Bu itibarla, ‘sosyal medya’ denilen mecrada onunla ilgili birçok yazıyı, beğenme veya paylaşmayı yeni nesiller için bir ‘fırsat eğitimi’ saydığım için okumadan, özellikle Tivitır’da tekrar duyurmaya çalıştım. Sonra tabii ki o yazıları tek tek okuyacağım. Her tanıyanın kendi öznel dikkatlerini önemli sayarım. Bazen hiç farkında olmadığımız bir ayrıntıyı, hiç beklemediğiniz bir yazarda bulabilirsiniz. Ama esas bakımından, eğer bir algılama sorununuz yoksa ve iyi takip edebilmişseniz, bir ‘cemiyet adamı’nın kişilik özelliklerini hemen herkes aynı kelimelerle ifade eder.

         

        Nevzat Kösoğlu’ndan bende kalan en önemli intiba, onun zihnindeki berraklıktır. Bana öyle geliyordu ki, Nevzat Ağabey’de hemen hemen hepimizde bulunan zihni tereddütlerin kırıntısı bile yoktu. Berrak ve artık ‘iman’ haline gelmiş kültürel birikimi vardı. Galiba çok iyi bir okuyucu idi. Balını alır ve tereddütsüz beğendiklerini kendine mâl ederdi.

         

        Onda fikirlerin, imanın ve duyguların tereddüdü yoktu. Her şey yerli yerinde ve oturmuştu.

         

        İman ve amel (lütfen bunları sadece dini terimler olarak algılamayınız) bakımından müthiş bir denge adamıydı. Nevzat Kösoğlu, neyi yazıp söylemişse onu yapmıştır.

         

        Çok sağlam, oturmuş bir Türkçesi vardı. Tabii ki bir üslûp adamı idi, yalın ve dipnotsuz düşünürdü. Tıpkı Erol Bey gibi.

         

        Dinlemesini bilen nadir insanlardandı. Dinler ve o kendine mahsus, ‘ehhi… ehhi’lerden sonra mutlaka yüreklendirici bir şeyler söylerdi. Belagatle söylerdi. Milliyetçilik konusundaki son Türk Ocağı bilgi şöleninde değerlendirme yaparken, Müslümanlık konusunda, ‘kendi gözümüzdeki çöp’lerden çokça ve vukufla bahseden Hasan Onat’a tek cümleyle hem çok istifade ettiğini hem katıldığını şöyle ifade etmişti: ‘Hasan Hoca bizi sarstı!’

         

        Tartışabildiğimiz nadir insanlardandı. Büyük bir ciddiyetle dinler ve kendi fikirlerini berrakça söylerdi. Laf kalabalığına, mugalataya başvurduğunu gören, duyan olmamıştır. Muhatabı bir konuda ‘cehalet’ bile sergilese yüzünde asla bir istihza işareti belirmezdi.

         

        Zarifti. Yurt dışı görevde olduğum için, ‘Ziya Gökalp’ kitabı siparişini geri çevirmek zorunda kalmıştım. Bunun üzerine, ‘Ben yazacağım ve izin verirsen senin incelemenden genişçe yararlanacağım’ dedi. Öyle de yaptı.

         

        Nevzat ağabey ile projeler yürüttük… ‘Mukayeseli Türk Lehçeleri Sözlüğü’ için Türk Dünyasından getirttiğimiz uzmanlara onun şirketi üzerinden ödeme yapabildik. ‘Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları’nı projelendirip siparişi yaptıktan birkaç gün sonra görevden alınmıştım. Tekrar Bakanlığa döndüğümde, bu projeyi kurtarmak için Bakanlar Kurulu Kararı’nın metnini yazmak da bana düşmüştü.

         

        Tabii ki, onunla ilgili hatıralarımı anlatıyor değilim. Çok hatıra var. Ben kendi adıma Nevzat Ağabey’i her zaman bir ‘ağabey’, ‘dost’, ‘arkadaş’,’yoldaş’, ‘ülküdaş’ ve ‘kanaat önderi’ olarak gördüm, yaşadım. Bazen çok yakından bazen uzaktan, ama hep takip ettim. Niye?

         

        Çünkü Nevzat Kösoğlu büyük bir Türk evladı idi ve fikirleri her zaman ufuk açıcı, özgün ve sağlam idi. Onunla tanışıyor olmak bir şerefti.

         

        Onu, ferdi yönü sessiz, toplumsal yönü haykırışlarla dolu imanındakiMutlak Hakikat’e yolcu ettik.[4]

         

        Biraz erken olmadı da değil, lakin ne çare. Hüvelbaki.

         

         


        


        

        [1] Türkiye Günlüğü,

        Aslında dediği sertlikte yeni bir yazı yazamadı, ama galiba hemen bir ay sonraki Türk Ocağı yemeğinde sert konuştu: http://www.turkocagi.org.tr/index.php/galeri/video-galery/video/latest/18.


        

        [2] Süleyman Hayri Bolay, Nevzat Kösoğlu’nun Tefekkür Dünyası, Türk Yurdu, c:30, s:272, Nisan 2010.

        http://turkyurdu.com.tr/modules.php?name=Dergi&file=article&sid=1899.


        

        [3] Osman Çakır, ‘Nevzat Kösoğlu ile Söyleşiler’ Hatıralar Yahut Bir Vatan Kurtarma Hikayesi, Ötüken Neşriyat, İst. 2008.


        

        [4] Son vazifemizi yerine getirmek üzere Kocatepe’ye ulaşmak kolay olmadı. Araçlarımızı çok uzaklarda park etmek zorunda kaldık. Cami’ye çıkan bütün yollar kesilmişti. Yol girişinde elle üst araması yaptılar, camiye çıkan merdiven girişinde tekrar elle arandık. Caminin avlusunda ise aralarına on metre boşluk bırakılmak üzere, cenaze kılınacak alan demir bariyerlerle üçe bölünmüş olduğu için musallaya yaklaşamadık, aile efradına taziye bildiremedik. Tahmin olunacağı gibi, bütün bu hayret verici tedbirler, ‘Muktedir’in de cenazeye katılacak olmasındandı. O mu Nevzat Kösoğlu’nun cemaatinden korkuyordu, korumak zorunda bulunan resmi zevat mı bilinmez, lakin Nevzat Ağabey’in ‘musalla’sı, cemaatinden demir parmaklıklarla ayrılmış ilk cenaze olarak tarihe geçti. Hâlbuki o Kocatepe’de Ayvaz Ağabey’in cenazesini kaldırırken de hem mevcut hem de bir önceki Cumhurbaşkanları vardı. Ama cami avlusuna tek bir polis bile girmemişti. Yılmaz Terzi bu hususu da belirtmemi söylediği için kaydettim.

         

        Cemaati çok taciz ettiler. Cemaat o barikatları kaldırttığı gibi, polisi de namaz alanından çıkarttı. Kıyamet mi koptu? Hayır, kimse gerilmiş öfkesine rağmen o ‘koruma’ mübalağasındakilerin, belki de bekleyip istedikleri, bir taşkınlık yapmadı. Çünkü, orası cenaze idi ve cemaat ‘adabı’ bilenler, yani Nevzat Kösoğlu dostları idi.

         


Türk Yurdu Kasım 2013
Türk Yurdu Kasım 2013
Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele