İslam ve Seküler Demokrasi

Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

        Kendimizi anlamak istiyorsak Batı’yı; Batı Düşüncesi’nin teşekkül sürecini anlamak zorundayız. Çünkü Cemil Meriç’in çarpıcı ifadesiyle bir zamanlar “Bir biz vardık bir de küffâr”. Şimdi ise tüm kürede sadece onlar ve onların siyasal, kültürel ve fikrî hâkimiyeti var. Yaşamakta olduğumuz ve/veya mecbur bırakıldığımız uygarlık Batı Uygarlığı; bilimiyle, teknolojisiyle, kurum ve kurallarıyla ve ahlakıyla. Ve biz 1800’lü yılların başından bu yana onlar gibi olmaya çabalıyoruz. Kendimizi mütemadiyen değiştiriyoruz; tahavvüle, tadilata uğratıyoruz. Lakin tüm bu tahavvül ve tadilata rağmen onlar gibi olamıyoruz. Mamafih artık kendimiz de değiliz. Çünkü her tahavvül esasen bir tahayyül, her tadilat ise tagayyürdü. Netice ise kocaman bir tahassür olarak tezahür etmiş görünüyor.

         

        Bizde modern anlamıyla bilgi zaten yoktu. İrfanı ve hikmeti de kaybedince geriye hiçbir şey kalmadı. Batı’da ise hikmet hiç olmadı aslında. Eski Yunanın filozofyasını hikmet arama ya da hikmete ulaşma olarak takdim edenlere kulak asmamak lazım. Eski Yunanın filozofyasını hikmetle tavsif eden İslam Filozofları olmuştur. Tuhaf olan hikmete daha çok yaklaşmış bulunan ve belki de iltisak etmiş bulunan Sokrat değil de ne hikmetse Aristo ve Eflatun Müslümanlar tarafından baş tacı edilmiştir. Yine tuhaf olan, İslam filozofları marifetiyle Batı’ya intikal eden bu felasife, Avrupa’da bir hikmet veya irfan ortamı istihsal edememiş; Avrupa düşüncesi Hristiyanlığın bir muammadan başka bir şey olmayan teslîs anlayışı üzerinden hikmeti aramıştır. Tüm bunlara rağmen şunu ifade etmemiz gerekir ki; “Mağluplar gâlipleri taklit eder” denilir. El’an bu önerme son iki yüz yıllık zaviyeden bakıldığında özellikle bizim için ve genelde de tüm Doğu için doğrudur. Ancak Batı için bu önermenin geçerli olduğunu pek müşahede edemiyoruz. Çünkü bizim galip olduğumuz zamanlarda Avrupa’nın bizi taklit ettiğine; bize benzemeye çalıştığına ikna edici hiçbir delil yoktur. Haçlı seferleri bize benzemeye çalışan bir Avrupalı değil, “bu kâfirleri yeryüzünden nasıl sileriz” diyen bir Avrupalı tavrını üretmiştir. Dante İlahi Komedya’yı XIV. yüzyılın ortalarına doğru yazar. Bu eserinde Hz. Muhammed’i ve Hz. Ali’yi cehenneme yerleştirir. Dante tarafından cehennem sakinleri olmaktan ibn-i Rüşt, ibn-i Sîna, Selahattin Eyyubî, Sokrat, Eflatun ve Aristo da kurtulamazlar. Endülüs ve Osmanlı medeniyetleri Avrupa’da hikmete istinat eden bir irfanî iklim değil, itizal eden düşman bir iklim yaratmıştır. Oysa bu iki medeniyet de kendi gibi olmayanları yok etmiyor; aksine onları tüm insanî vasıflarıyla yaşatıyordu. Çünkü İslam geleneği için “öteki” yok edilmesi gereken değil, hidayete ulaştırılması gereken bir başka “ahsen-i takvîm” emaneti ifade ediyordu.

         

        Batı, sosyal ve fikrî savrulmaların; radikalizmin coğrafyasıdır. Bu radikalizm, pagan dönemde de Hristiyan teolojisinin hakim olduğu ortaçağ Avrupası’nda da Rönesans ve Reformasyon sonrasında da Sanayii Devrimi’ni takip eden bilimsel dönemde de böyledir. Müslümanlarla genelde tüm Doğu ve Batı dışında kalan insanlık, Batılıdan (Beyaz Adamdan) hiçbir zaman şefkat ve merhamet görmemiştir.

         

        Modern dünyamızı yaratan Batı düşüncesi, Hristiyan Avrupa’nın ardından -yine bir başka radikal savrulmayla- dini toplumsal ve siyasal alandan tecrit ederek toplumsal hayatı sekülerleştirdi. Seküler bir kültür ve toplumu inşa ederken de esasen dini tüm varlığı ile ortadan kaldırmadı, zaten kaldıramazdı. Tersine onu kültüre içkin hale getirerek, ondan bir malzeme olarak yararlandı. Tabiatıyla din bu yapı içerisinde denetleyici ve düzenleyici gücünü terk etmek; sadece vicdanî bir olgu olarak kalmak zorundaydı ve öyle de oldu.

         

         

        [1] Bu nedenle Batı toplumlarında bu gün din hayatın içinde görünür olarak vardır, ama dinin bu varlığı tamamen inanlılarının psikolojik ve vicdanî ihtiyaçlarına matuftur. Bunun ötesine geçerek Batı’da din total manada toplumsal hayatın alanlarına bir müdahalede ve belirlemede bulunamamaktadır. Bulunuyorsa bile bu doğrudan değil, kültür üzerinden olmaktadır.

         

        Avrupa’da papa ve kilise merkezli olarak teşekkül eden Hristiyanlığın bin yıllık hâkimiyetine rağmen XVI. yüzyıldan sonra bir başka Hristiyanlığın vücut bulacağını ve Hristiyan bir müminin yüzünü öteki dünyadan bu dünyaya çevireceğini muhtemelen hiçbir aziz, hiçbir din adamı veya teolog tasavvur edememiştir. Ancak XVI. yüzyıla gelindiğinde kendisi de bir papaz olan Martin Luther’in Reformasyon hareketi, bin yıllık Vatikan Hristiyanlığını sarstı, ardından modern Avrupa’nın ortaya çıkışının altındaki en önemli dinamiği oluşturdu. Mamafih Luther, bunları yaparken yine dinden ve Kitap’tan; yani İncil’den hareket etmişti.[2] Aslında amacı Papalık ve Kilise elinde tahrif olmuş olan Hristiyanlığı asıl kaynağına; kitaba irca etmekti. Ancak öyle olmadı. Ortaya seküler bir din ve ahlak anlayışı çıktı. Muhtemelen Luther bu gün tekrar dünyaya gelebilse, yaptığı etkiyle ortaya çıkan bu günkü Protestan Hristiyanlığı bir kere daha reforme ederdi.

         

        Yeri gelmişken burada bir kanaatimizi tartışmaya açmak istiyoruz: Kitabı; yani İncili okuduğumuzda Hristiyanlığın doğrudan doğruya, aracısız, kitap yani İncil üzerinden anlaşılabilen ve inanılan bir din olmadığı zehabına kapılıyoruz. Çünkü kitap okunduğunda okuyanın hemen anladığı, kavradığı ve iman ettiği ne bir Tanrı düşüncesi, ne de kurum ve kuralları belirlenmiş bir değerler düzeni vazetmemektedir.[3] Dolayısıyla tarih boyunca da Hristiyanlık hep yorumlanmak zorunda kalınan bir din olmuştur. Durum bu olunca sonuçta din aziz de olsa bir beşerin yorumundan ibaret olunca, onun nas’larından bahsetmek öyle kolayca mümkün olamayacaktı. Yine bunun sonucu olarak kitap ve nebî üzerinden konuşamayan bir din, kaçınılmaz olarak yorum üzerinden var olacaktı. Papalık kurumunun ve Kilise’nin, dinin ne olduğunun ve nasıl anlaşılması gerektiği konusundaki otoritesinin dayanağının nedeni de budur. Hristiyanlığın bu özelliği Papalık ve Kilise kurumunun Ortaçağ boyunca (özellikle VIII. yüzyıldan sonra) Avrupa’ya hâkim olmasını sağlamış; Papalık adeta Roma’nın egemenlik hakkını devralmış ve sürdürmüştür.[4] Ancak belirtmek gerekir ki böyle bir özellik; yani dinin devamlı olarak yorumlanabilir olması, bir dinin hemen her durumda kendini yenileyebilme kabiliyet ve kapasitesine işaret eder gibi de gözükmektedir. Ancak böyle bir durum aynı zamanda dinin sabitelerinin zamanla yok olacağı anlamına da gelecektir. Kaldı ki sübjektif yorumlara açık böyle bir dinin asıl kaynağıyla uyumundan bahsetmek de zamanla mümkün olamayabilecektir. Zaten böyle de olmuştur. Nitekim Hz. İsa’nın hemen ardından Hristiyanlığın gerçek kurucusu olan Paulus’un İsevîliği asıl mahiyetinden uzaklaştırdığı, ona paganist ve israilî özellikler kattığı ve ortaya çıkan Hristiyanlığın adeta onun ürettiği bir din olduğundan bahsedilir.[5]

         

        Paulus’un ete kemiğe büründürdüğü Hristiyanlığın temel dinamiğini daha sonra Papa ve Kilise teşkil etmiştir. Bu teolojiye göre Papa din hakkında yorum yapacak ve kural koyabilecek tek yetkilidir. O sanki konuşan Mesih, Kilise ise cisimleşmiş İsa olmaktadır. Bin yıl boyunca Papa’nın ve Roma Katolik Kilise’sinin din vazetme otoritesi devam etmiştir. Bu otorite XVI. yüzyıla (1517) gelinceye kadar Avrupa’da insana dair tüm alanları kontrol etmiş ve hatta belirlemiştir. İşte tam bu nedenle Reformasyon hareketi, Papalık kurumuna ve Kilise’ye bir başkaldırı hareketi olarak ortaya çıkmış ve kendisini kitaba; yani İncil’e dayandırarak meşrulaştırmıştır. Çünkü İncil, Papanın konuşan Mesih olduğuna dair hiçbir nas ihtiva etmiyordu. Bundan dolayı Luther “Papayı bırakın Kitaba bakın” diyebilmiştir. Çünkü Papalığa ve Kilise’ye dair bir nas vazetmeyen kitap aksine “İsa’ya inanmakla kurtuluşun mümkün olabileceğini” söyleyerek Luther’e, Papa’ya ve Vatikan’a başkaldıracak imkânları sunuyordu. Bir başka şekilde söyleyecek olursak kitap’tan Papalık kurumunu ve Kilise’yi üreten bir hüküm çıkmadığı gibi, aslında bu kurum ve kişi, Luther’in kelimeleriyle “şeytanın oyuncağı” olmuşlardı. Öyleyse; sosyal, siyasî ve iktisadî hayatın tüm noktalarını zapt-u rapt altına almış bulunan Papalığa ve Katolik Kilise’sine karşı çıkmanın dinî hiçbir cevaz problemi olmadığı gibi, tersine karşı çıkmak/reforme etmek, “şeytanın oyuncağı” olmuş “Papalık kurumu ve Kilise’nin” elinden inananları kurtarmak anlamına geliyordu.

         

        Papa’nın ve Katolik Kilisesi’nin yegâne otorite ve din vazıı olduğu bir yapıdan kitaba dönen Reformasyon, böylece Katolik Kilise’sinin ürettiği dinden özgürleşiyor; mahalli kiliseler, din adamları, siyasi yerel egemenler bağımsızlaşıyordu. Yeni dinî anlayış, yani Protestanlık, her hangi bir Hristiyan müminin kurtulması için artık bir rahibin tavassutuna ve kiliseye ihtiyacı olmadığını söylüyordu. İsa’ya inanma ona yetecekti. Böyle olduğunda kurtuluş tamamlandığına göre, olabildiğince dünyaya dalmanın önündeki tüm engellerin zamanla ortadan kalkması kaçınılmazdı ve öyle de olmuştur. Calvin’in “gösteriş ve israfa kapalı sıkı disiplinli çalışmanın kurtulmuş olunacağına dair bir işaret olduğu yorumu” ile artan üretim ve bunun kaçınılmaz sonucu refah ve tüketim, zamanla dünyevi bir yaşama biçimine dönüştü. Bu dönüşmenin kaçınılmaz bir diğer sonucu ise ahlaki reformasyon olmuştur. Yeni ahlak dünya üzerinden okunmaya ve anlaşılmaya başlanmış; dün aşkın bir otoriteden geldiğine inanılan ahlaki değerler insan aklının miyarına göre değerlenir olmuştur. Bu ise dünyevîleşme; yani sekülerleşmedir.

         

        Demokrasi fikrinin vücut bulmaya başladığı döneme dikkat edersek bu ve benzeri fikirlerin tamamının Reformasyon’dan sonra doğduğunu görürüz.[6] Dolayısıyla Reformasyon’un getirdiği din anlayışı ile Demokrasi fikrinin arasında bir sıralılık ilişkisinden bahsetmek mümkün hale gelmektedir; Reformasyon böyle bir şey amaçlamamış olsa bile.

         

        Reformasyon’un ürettiği yeni din sonuçta tamamen dünyevîleşmiştir. Din tek başına bir müminin İsa’ya inanmakla kurtuluşa ereceğini vazederek aradan diğer tüm aracıları çıkarttığında, bir müminin karşısında erdemli ve ahlaklı olmak dışında kurum ve kurallı herhangi bir dinî yükümlülük kalmamıştı. Zaman içinde artan üretim ve bilginin ayartıcılığı ve sunduğu kudret hissi, ahlakın da dünyevileşmesini, erdemin gaybubetini getirdi. Bu durumda din tamamen vicdanî bir kanaat ve özel alana ilişkin bir olgu haline gelmek zorundaydı ve öyle olmuştur. Din dünyevîleşip kişiselleşince, gelinen bu noktanın hayatın diğer tüm alanlarını da ”özgürleştirmesi” kaçınılmaz olmuştur. Artık Papa ya da Kilise değil, konuşan insan aklıdır; onun tercihleri seçimleri ve arzularıdır. İsa’ya inanmak yeterli olduğuna göre başka bir sınırlandırıcı ya da tembihata gerek kalmamıştır.

         

        Tüm bu sürecin sonucu olarak sekülerleşen Batı düşüncesinin ve toplumunun, toplum düzeni bakımından yeni düşüncelere, farklı modellere ihtiyacı vardı. Demokrasi bu sürecin sonunda gelinen noktadır. Bu bağlamda demokrasi, başlangıçta muhafazakar değerleri de tahammül eden bir siyasal sistem olsa da nihayetinde seküler bir sosyal ve siyasal zemini garanti eden; ve hatta artık kendisini böyle bir zeminde tanımlayan bir yönetme/yönetilme biçimi ve yöntemi olmuştur. Dolayısıyla sekülerleşmemiş bir toplum ve kültürde bu tür bir demokrasiden bahsetmek imkânı olmadığı gibi, tarihsel macerası itibariyle tamamen aşkın bir otoriteden gelen ve mevcudiyetini geldiği andaki safiyetiyle aynen muhafaza eden bir dinin söz konusu olduğu İslam kültürünün niçin demokrasiyi üretmediği sorusu abesle iştigaldir.

         

        İslam geleneği, tamamen seküler düşüncenin ve ihtiyacın ürünü olan bugünkü demokrasi düşüncesini üretemezdi. Bu tespitimiz onun bir eksikliği anlamına gelmez. Çünkü İslam geleneği Batı’dan teolojik olarak çok temel farklılıklara sahiptir. Bu farklılıkların başında Kitab’ın, yani Kuran’ın Allah’ın kelamı olması ve bir şeriat vaz etmesi gelmektedir. Bu yüzden Müslümanların seküler bir demokrasi ile münasebetleri sorunludur ve öyle de kalacaktır.

         

        Bu nedenle İslam’ın demokrasi ile buluşma noktalarının bulunabilmesi, ancak asgarî bazı mutabakatların varlığı halinde mümkündür. Bu mutabakatlar ise konuşmaya çalıştığımız demokrasiyi Batı demokrasilerinden daha başka bir şey yapar; yapmak zorundadır. Bu tahlil için bir soruyla başlamak mecburiyetimiz vardır: İslam Nedir?

         

        Bu sorunun cevabı eğer formüle edilmek istenirse şöyle belirtilebilir kanaatindeyiz: İman, ibadet, adalet, ahlak ve muamelât. Bu temel değerlerden iman ve ibadet özünde kişisel bir mahiyete sahip olup[7]; sınırları ve ne olduğu Allah (yani Kitap) ve peygamberi vasıtasıyla tayin edilmiştir. Adalet, ahlak ve muamelât ise hem kişisel hem de toplumsal boyuta sahiptir. Muamelât aynı zamanda içtihada da açık olan bir alanı gösterir. Adalet ve ahlak, İslami öğretiye (dine) göre diğer tüm alanların sağlıklı işlemesini temin etmek maksadıyla Kitap tarafından bir takım naslarla sınırları belirlenmiş ve aynı zamanda Allah’ın da hakkının ve muradının gözetilmesi gereken iki alana tekabül eder ve bu iki alanda içtihad yapılamaz. Yani biz örneğin kurallarını Kitapta Allah’ın belirlediği bir ahlaki emri tâdil edemeyiz. Çünkü bu ve benzeri durumlarda bu ahlaki olanı bizden isteyen toplum ya da kendimiz değil; bizzat bizi yaratandır. Uymamak bir günaha tekabül eder. Bu nedenle sınırlarını ve “ne”liğini Allah’ın tayin ettiği bir ahlaki durumu tâdil eden ve bunu koruyan bir hukuk sistemi de kuramayız. Oysa bu günkü demokrasi anlayışı vahyi kural koyucu bir kaynak olarak kabul etmemekte; onu kişisel alanla sınırlamaktadır. Ahlakın ve adaletin kaynağını ve meşruiyetini yeryüzüne indirdiğinizde, gayri ahlaki hiçbir insani durum neredeyse kalmamaktadır. Ahlakı yeryüzüne indirerek onun aşkın olanla irtibatını kestiğinizde adalet de doğal olarak bu yapıyı tahkim eden bir mahiyete bürünmekte; o da İlahî olanla irtibatını kesmiş olmaktadır. Oysa biz biliyoruz ki bu dünyada hiçbir şeye mutlak anlamda malik değiliz; her şeyin mülkiyeti Allah’a aittir; dolayısıyla Allah bu dünyaya ve bu dünyadaki işlere müdahildir. Allah’ın müdahil olduğu dünya işlerinde pür seküler bir toplum ve yapı inşası mümkün değildir. Özellikle ahlak alanında, vücut, nefis ve akıl sahibi varlıklar olan biz insanların da maliki olan Allah’ın talepleri ve muradı dikkate alınmadan, seküler bir kültür ve ahlakla demokrasi inşa etmek, İslami geleneğin kabul edemeyeceği bir şeydir. Bu açıdan bu günkü seküler demokrasinin ne kadar zorlarsak zorlayalım İslam ile telifi mümkün olamaz.

         

        “İyi de bu halde insanların kendilerini yönetme hakkını kendi özgür iradeleriyle çok sayıda aday ya da gurup içerisinden seçimle devrettikleri; bununla da yetinmeyip seçimden sonraki karar süreçlerine müdahil olmayı ve tüm tercih eğilimleri ile yaşama biçimlerini mümkün kılan bir sistemi anlatan seküler demokrasi karşısına Müslümanların koyduğu alternatif nedir?” sorusu, haklı bir soru olarak karşımızda durmaktadır. Biz Müslümanların bu soruya ciddi bir karşılık verebildiğimiz söylenemez. Yaptığımız şey mevcut demokrasi anlayışına eklemlenerek, şimdilik kaydıyla seküler demokrasinin sağlamış olduğu özgürlük alanlarından istifadeyle sürece katılmak; olabiliyorsa iktidar olmaktan ibarettir. Ancak bu durumda problem daha da çetrefilleşmekte; sekülerleşen insanlar kendi taleplerinin ardına düşerek; sosyal, siyasal, kültürel, ahlaki ve hukukî sistemlerin bu değerler üzerinden kurulmasını istemektedirler. Tüm bu taleplerini “insan hakkı” bağlamında tanımlamakta ve haklı hale getirmektedirler. Kaldı ki Müslümanlar da dinlerinin temel taleplerini “insan hakkı” bağlamında tanımlayarak ve talep ederek[8]; kutsal olanı seküler bir zeminde elde etmekte; böylece aslında seküler demokrasiye vücut vermektedirler. Bu halde hakları garanti eden ve veren seküler demokrasi olmakta; din total ve vazgeçilmez taleplerinden vazgeçmek zorunda kalmaktadır.[9]

         

        Acaba seküler demokrasinin sunduğu “özgürlük alanı” içerisinde geleceğin dünyasında bizleri, “leküm dîniküm veliyedîn” ayetinin sunduğu bir içtihad mecburiyeti mi bekliyor? Eğer müstakbel toplum böyle olacaksa bu toplum bir millete değil, ancak ve sadece birlikte yaşamak isteyen birbirinden oldukça farklı insan kitlelerine tekabül edecektir.

         

         


        


        

        [1] Kaldı ki Hristiyanlık öyle toplumsal alanı kodifiye eden bir şeriat da ortaya koymuyordu. Koyar gibi oldukları Ahd-İ Atik’in bazı düzenlemeleri idi ki, bu da Kilise üzerinden yorumlanıyor, üretiliyor ve toplumsal alana taşınıyordu. Onun için Reformasyon’da çatışma, Kilise ve Papa iledir; şeriatla değil.


        

        [2] Hakan Olgun, Luther’in böyle bir imkânı yine Batılı kaynaklara dayanarak Paulus’un teolojisinden yararlanarak bulduğunu, yazmaktadır.(Bkz. Sekülerliğin Teolojik Kurgusu Protestanlık, İz Yayıncılık, İstanbul 2006. S.13-25)


        

        [3] Özellikle kitabın Matta, Luka, Markos ve Yuhanna tarafından yazılan ve Hz. İsa’nın hayatını ve öğretilerinin anlatıldığı kısmında bu husus pek açık olarak görülür. Bu nedenle tüm İncil ve Hristiyanlık yorumları/teolojisi Paulus’un ve diğer azizlerin mektupları üzerinden yapılmıştır. Hristiyanlık Hz. İsa tarafından değil Aziz Paulus tarafından ete kemiğe büründürülmüştür. Nitekim Luther de Paulus’un teolojisi üzerinden konuşacaktır.


        

        [4] Ancak, haksızlık etmemek için şunun da belirtilmesi gerekir: İnsanî yorumlara bu kadar açık bir din olmasına rağmen Katolik Hristiyanlık, tüm Ortaçağ boyunca olduğu gibi bu gün de esasen antikapitalist ve bazı hususlarda İslâmi Ahlâka uygun duruşlar sergilemeye devam etmekte; bu nedenle kendi toplumlarının liberal siyasal ve kültürel güç odaklarıyla çatışmaktadır. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; Hz. İsa’nın şahsından mülhem olarak, daha çok ruhâniyet olarak tezahür eden (derece itibariyle aslında bu da itizâlî bir duruma tekabül eder) bir yaklaşıma sahip Katolik Hristiyanlık, halen inananlarının dünyevileşmesini sınırlamaya çalışmaktadır. Ancak göründüğü kadarıyla insanlar üzerinde Protestanizm kadar etkili olamamaktadır. Çünkü Protestanizm insana bu dünyadan; “hemen şimdi” üzerinden konuşmaktadır.


        

        [5] Çünkü vahiy Hz. İsa’nın tebliği esnasında kayıtlara geçmemiştir. İlk İnciller Hz. İsa’nın irtihalini müteakip yazılmışlardır. Ahd-İ Cedid olarak adlandırılan İncil metni yazarlarından sadece ikisi Havaridir: Matta ve Yuhanna. Ayrıca belirtmek gerekir ki Paulus havari olmadığı gibi, önceleri Hz. İsa’ya ve onun dinine şiddetli bir muhalif ve müminlerin düşmanı iken, birden hidayete ermiş; bu defa önceki halinin zıddına olarak önce bir mümin, sonra teolog sonra da aziz olmuştur(veya önce aziz, sonra teolog).


        

        [6] Eski yunanda asillerin vatandaş olduğu demokrasinin, çağdaş demokrasi olmadığını belirtmeye gerek olmadığı açıktır. Belli bir tarihten sonra Papa’nın kardinaller tarafından seçimle belirlenmesi de demokrasi fikrini üretmeye yetmemiştir. Magna Carta ise fazla abartılır. Magna Carta halkın değil asillerin ve aristokrasinin kral karşısında garantilerini muhafazaya alan bir belgedir.


        

        [7] İslam’da ibadetin cemaatle yapılması onun kişisel olmasını bozmaz.


        

        [8] Bu durum başörtüsü tartışmalarında çok açık olarak görülmektedir. Nitekim yine son kamuda başörtüsü ile çalışabilme düzenlemesi “insan hakkı” bağlamında savunulmuştur.


        

        [9] Bu nedenle seküler demokrasiye alternatif olarak “ahlâkçı veya muhafazakâr demokrasi”nin imkânları üzerinde kafa yormak mecburiyetimiz bulunmaktadır. Bu ise ancak millî kültür üzerinden var kılınabilir gibi görünmektedir.


Türk Yurdu Kasım 2013
Türk Yurdu Kasım 2013
Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele