Meta Anlatılar Ve Kültürel Kafesler İçinde Hukuk Ve Demokrasiyi Düşünmek

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

 “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

Hükümdarın hükümdarlık için halka yalvardığı

Ama yine de eşsiz zulümler işlediği günlere erdim

Bunu bana söylemediniz.”

        

Sezai Karakoç[1]

“Canlar, Mallar, Dinler ve Dinî Ahkâm Masûndur.”

Ömer B. Hattab [2]

“Kendimiz Manen Kusurlu Olduğumuz Halde, Kendi En Yüksek Gösteri Düzeyimizin Çok Üstünde Manevi Standartlarımız Vardır.”

 A. Toynbee [3]

 

 

        Bir Menzilden Bir Menzile Hâl-i Televvün 

        Her şeyin tüketildiği “acayip zamanlar”ın arifesinde, hatta içindeyiz. Verili bir bilgi, değer, ilişkiler ağı, eylem(ler), tavır(lar) vs. şeklinde uzatılabilecek kirli bir fanusun içinde, umutsuzca kendi arınık adacıklarını inşa etmeye çalışan çaresiz insanların şaşkınlığına tanıklık ediyoruz. Max Weber’in demir kafesinden Kafkavari başka bir kafese, benliğin ürettiği entelektüel kafeslere, oradan da “meta anlatılar” şeklinde ortaya çıkan çok daha farklı kafeslere, kültürel demir kafeslere hapsedilen insanlık bir çıkış arıyor.

         

        Bu meta anlatılar içinde neler yok ki; milliyetçilik, liberalizm, sosyalizm, demokrasi, özgürlük, bireycilik, insan hakları, yurttaşlık, kalkınma, gelişme ve hatta dine, dinlere ait kutsal anlatılar vs. olarak günlük hayatımızda mebzul miktarda kullanılan bir yığın kavramla bunların türevleri anbean yeniden üretiliyor. Bunlar sadece üretilmekle kalmıyor, aynı zamanda sosyal dolanım ağlarında kazandıkları yeni anlam ve çerçevelerle kendi habitatlarını yaratıyor, hayatı yeniden yorumluyor, şekillenirken şekillendiriyorlar.

         

        Varlığın tümden olmasa bile, kültürel deneyimlenme yoluyla içselleştirilmesi ya da en azından kopyalanması olarak da tanımlanabilecek olan bu arayışlar, entelektüeller için belli bir formata dönüşen ve tüm renkleri kör eden Webervari demir kafesi yarma denemesi olarak görülse bile, geniş kitleler için aynı konforu sunmuyor. Bir tür bilişsel aristokrasi diyebileceğimiz bu yeni alanlar, entelektüellerin kendi zihinlerinde inşa ettiği seküler mabetler olarak yeni bir mistisizm, bir tür içsel deneyim pratiği olarak kalmaya devam ediyor. 

         

        Burada tabiatın ve onun içinde neşvünema bulan kültür ve türler de dâhil, her şeyin biyolojik ve kültürel tarihini yeniden yazmaya çalışan antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, psikoloji vs. gibi modern zamanlara ait kuramsal disiplinler akla geliyor. Bütün bu bilim dalları, bilim olmanın yanı sıra, aynı zamanda birer entelektüel faaliyet alanı oldukları için, sadece hermeneutik bilimlerin nitel sahasına girmiyor, aynı zamanda her bir safhasında makineden bağımsız insan eylemlerinin izlerini taşıyan birer sanat türü olarak kendi özgün tasarımlarını sunuyor.

         

        Fakat sıradan deneyimler, her şeyi sıradanlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda bunların hepsi arasındaki mahiyet ve derece farklılıklarını sıfırlayarak tamamını eşitliyor. Buna reprodüksiyon sanat eserleri olarak hayatın hemen her anına sirayet eden sanat eserlerinin tümünü dâhil edebilirsiniz. Bu yeni durum, hiç şüphesiz bilgi ve değerlerin demokratikleşmesi anlamına gelmiş gibi görünebilir. Fakat bu tarz bir demokrasiye dense dense, ancak lümpen bir demokrasi denilebilir. Hiçbir gelenek ve birikime dayanmayan anlık algıların birer serpinti hâlinde her an en rafine değerler üzerine püskürtüldüğü bir dünyadan bahsediyoruz.

         

        Söylemler, Eylemler ve Gerçekler

        Sadece bunlar değil elbette, tıpkı erken liberalizmin “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” prensibinin, bir zamanlar rekabetin doğal normu olarak kabul edilmesi gibi, siyasî rekabette de benzer bir yaklaşımın gittikçe kuvvet kazandığı zamanlara tanıklık ediyoruz. Tıpkı antik Yunan’da, Hellas’ta, “kötü bir iş yapacakları zaman, adlarının ahlaksıza çıkmaması için, olanı yanlış tanıtmaktaki yeteneklerine güvenen” politik aktörlerin davranış kalıbı gibi, az gelişmiş demokrasilerde de benzer uygulamaların norm hâline geldiği zamanlar olabiliyor.

         

        “Entrikacılığı inceltmekte bir zekâ yarışıydı bu. Kelimelerin alışılmış anlamları çarpıtılıyor, kelimeleri kullananların davranışlarını örtüyordu. Kaygısızca sorumsuzluk, kahramanca sadakat sayılıyordu. İhtiyatlı bir çekimserlikse, yüce bir adın maskesi ardına gizlenmiş korkaklık olmuştu. Ilımlılık yüreksizlik, akıl politikası ise bir lissez faire politikası gibi işlem görüyordu… Zekânın ölçüsü entrikada başarılı olmaktı, bir adamın entrika çevirdiğinin görülmesi üstün zekâsının bir kanıtı sayılıyordu… Bütün bunların nedeni, yırtıcı rekabetçi itkilerden doğan kudret hırsıydı. Bunlar, çatışmaya yol açan itkilerdir ki çatışmadan da ihtiras doğar. Hellas’ın bütün ülkelerinde parti önderleri sesi kulağa hoş gelen tantanalı laflar icat ettiler ve yalnız lafla hizmet ettikleri kamu çıkarından kendilerine pay ayırabilmek için, ya kitleler için politik eşitliğin ya da ılımlı tutuculuğun savunucusu kesildiler. ”[4]

         

        Günümüzde bilgi ve değerlerin üretilmesi de dâhil olmak üzere, bunlara sahip olunmasının da belli bir seçkinler zümresine değil, tüm bireylere eşit biçimde ulaştırıldığı, bu yüzden de herkesin her şeye eşit biçimde vâkıf olabildiği algısı, sadece belli meta anlatıların değil, bireysel bilginin de gerçeğin bilgisi olarak kabulüne imkân sağlıyor. Antik çağlar ve sonrasında renklerin tamamı kraliyet ailesinin rengini alırken, meşruiyet de kraliyet rahipleri ve ulema tarafından sağlanıyordu. Günümüzde bu işi daha çok sosyolog ve gazetecilerle bizim gibi her türden sosyal bilimciler kuşağı yapıyor.

         

        Fizik bilimler dâhil bütün bilimler, gerçekliğin bir dizin içinde tutarlı bir tasvirini verdiği için, nihayetinde her biri birer dilsel anlatıdan öteye gidemez. Dilimize Arapça orijinli (konuşmak), nutuk atmak anlamındaki “na-ta-ka” fiilinden türetilerek giren “mantık” da esas itibarıyla dile uygun, dille yapılan sentetik dizgisel bir kurguyu ifade eder. Şu halde bütün bilimcilerin yaptığı şey, esas itibarıyla “var sayımlardan oluşmuş bir ağ, sanılardan dokunmuş bir kumaştır”[5], daha ötesi değil. Fakat tıpkı aydınlanma öncesi tüm dönemlerde olduğu gibi, günümüzde de kendi epistemik kurgusu içinde anlamlı olan meta anlatılar, pekâlâ, hem de evrensel bir bilgi ve değer olarak kitlelerin önüne sürülebiliyor. Eskiden din kurgusuyla önümüze gelen paket bilgi ve değerler, bugün hem dinî, hem de ilmî bir ambalajla kullanıma sürülüyor.

         

        Bunun böyle olmasında şaşılacak bir şey yok aslında. İlk kez tapınak duvarlarında görülünce kutsal yazı anlamında hiyeroglif diye tesmiye olunan antik Mısır yazısı da öyle herkesin anladığı apaçık bir şey değildi. Orada da bu iş, halk adına belli bir zümre, rahipler zümresi tarafından yapılıyordu. Hammurabi zamanında (MÖ 1792–1750) bile yazı ve sayma sistemlerinin öğrenilmesi yıllar alan Sümer yazısı da ayrıcalıklı ve yetenekli bir sınıfın elindeydi. Püf noktaları hocadan talebeye aktarılan tam teşekkülü bir bilimdi söz konusu olan[6]. Bugün de öyledir. Bugün de bir eylem, değer veya anlatıya aslî değerini veren şey, bu anlatının belli bir mantık dizgesi, yani makuliyet biçimi içinde sürdürülmesi ve anlam kazandırılmasından ibarettir.

         

        Bilim adamı, gazeteci, sosyolog, politikacı ve hatta kimi zaman da din adamlarına, post modern bir çağda kitleleri sadece retorikle idare edebileceklerini düşündüren şey, tam da böyle bir düşünceye kapılmalarından ileri geliyor. Dahası, her şeyi mümkün ve meşru gibi gösteren bu tarz kurgularla kitlelerin beklentilerine makul gerekçeler sunmak, sisteme olan güveni belli bir süre konsolide edebiliyor. Fakat zaten hasarlı olan siyasal demokrasiye, gittikçe artan gelir dağılımı eşitsizliği ve bunu besleyen ekonomik ve hukukî skandallar eklendiğinde, toplum vicdanını sadece retorikle rahatlatmak mümkün olmuyor.

         

        Benim Şeriatla Davam Vardır

        O zaman sadece sisteme olan güven değil, belli ambalajlar içinde sunulan anlatılarla bu anlatılara anlamını veren aslî bağlam, bir anda kökünden kopartılarak sıradan bir meta değer hâline gelebiliyor. Böylece araçsallaştırılan bir yığın değer, bir anda güç ve iktidar için kullanıma sokulan araçsal metalar olarak algılanmaya başlıyor. Bu, mevcut durumun ötesinde, kadimden beri kendi anlam ve çağrışımlarını kazanan bütün kavram ve değerlerin çağrışımlarıyla birlikte aşınması, değer kaybetmesi ve giderek yok olması anlamına geliyor.

         

        Büyük bir boşlukta kendisiyle, çevresiyle ve bir zamanlar uğrunda ölünecek şeyler olarak gördüğü bütün değerler setiyle çelişkili bir duruma düşen insan varlığımız, o zaman büyük bir mozolenin, ölü değerler mozolesinin önünden geçmekte, kâinata o nazarla bakmaktadır: çaresiz, yalnız, bitkin ve güvenebileceği doğal habitatından koparılmış olarak. Çünkü uğrunda ölümün bile göze alındığı bütün kodlar, artık değerleri sembolize eden kültürel bir dil değil, sadece çıkarları perdeleyen sahte birer meta-değer olarak anlam kazanıyor, o tarzda işleme konuluyor. Değerlerin ölümü böyledir işte.

         

        “Cemiyet kendi değerlerini ayakta tutacak güce sahip olduğu müddetçe, değerlerde meydana gelen bazı sapmalar tam bir şahsiyet çöküntüsü halini almayabilir; fuhuş yapan kadın veya sahtekârlıkla geçinen bir erkek yine de yaptığının doğru olmadığını düşünecek kadar sosyal vicdan sahibidir. Fakat cemiyet çözülüp dağılmaya başlayınca kıymetlerden sapma halleri değil, bizzat bu kıymetler şüphe ve münakaşa konusu olur. Artık fuhşa atılan kadınların kurtarılması bir problem teşkil etmez, asıl mesele cemiyette cinsî ahlâka ait normların doğru olup olmadığıdır.”[7].

         

        Türk toplumu belli bir süredir benzer bir travmayla sarsılıyor. Saklambaç oynayan çocukların bile, oyun esnasındaki kural ihlallerini tanımlamak için kullandıkları bir parola vardır. Mızıkçılık yapmayalım denilir. Bunun anlamı, her oyunun verili bir kurallar bütünü içinde oynanmasıdır. Kural dışına çıkan, oyun dışı bırakılır. Fakat şimdi kuralın kendisi tartışma konusu hâline getirilmiştir. Ahlaktan bahsetmiyorum, ahlakın asgarisi olan hukuktan, hukukun bile asgari kurallarından bahsediyorum.

         

        Böyle bir durumda hukukun kendisini konuşmaya sıra gelmiyor. Devlete baş kaldıran bir Celalî eşkıyası bile “benim şeriatla davam vardır!” derken, hukukun padişah dâhil herkesin üzerinde olduğunun farkındalığı içinde konuşmuyordu sadece, o aynı zamanda neyin suç, neyin suç olmadığının da pekâlâ farkında olarak konuşuyordu. Bugün gelinen noktada görünen o ki, bu iki değerden [buna sosyal mutabakat da denilebilir] her ikisini de kaybetmiş bulunuyoruz. Tesis edilmesi gereken nokta budur: bu kadar açık ve seçik…


        


        

        [1] Sezai Karakoç, ”Hızırla Kırk Saat”, Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları, İstanbul-2003, s. 177.


        

        [2] Mevlana Şiblî, Büyük İslâm Tarihi: Asr-ı Saadet IV, (çev.), Ömer Rıza Doğrul, Eser Neşriyat ve Dağıtım, 1978, s.419.


        

        [3] Arnold Toynbee, Tarih Bilinci II, (çev.) Murat Belge, Bateş Yayınları, 1978,s. 379.


        

        [4] Arnold Toynbee, Tarih Bilinci I, (çev.) Murat Belge, Bateş Yayınları, 1978,s. 250–251.


        

        [5] Karl Raimund Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, (çev.) İlknur Aka-İbrahim Turan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul-2005, s.41


        

        [6] Fernand Braudel, Bellek ve Akdeniz: Tarihöncesi ve Antikçağ, (çev.) Ali Berktay, Metis Yayınları, İstanbul-2007, s. 92–94. 


        

        [7] Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul-1987, s. 67.


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele