Türk Müziğinde Urfa, Kerkük ve Harput

Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

        Urfa, Harput, Kerkük müziğinin ortak ve kendi içinde özel yönleri vardır. Bu anlamda bu üç şehrin müziğine baktığımızda, gerçekte bir imparatorluk bakiyesi şehirler olarak, taşra olmalarına karşın saray müziğinden esintiler taşıdığını, imparatorluk etkisinde güçlü bir müzik damarından beslendiklerini görürüz. Zira müzik, sanıldığı gibi avamın gelişi güzel çığırdığı bir sanat türü değil, büyük bir kültürel birikimin ortaya çıkardığı sanattır. Shakespeare; “Bir milletin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdürler derken, Konfüçyüs ;“Ancak müziği iyi duyabilen ve kavrayabilen üstün insanlar devleti yönetebilir” diyerek müziğin kültürel derinliğine ve sanatsal büyüklüğüne işaret etmişlerdir. Bu iki büyük sanatçının sözleri, gerçekte müziğin cemiyet ve fert hayatı üzerindeki önem ve tesirini göstermektedir. Zira bir şehrin büyüklüğünü ancak musikisine bakarak anlayabilirsiniz.

         

        Yine Shakespeare’in “herkes kendi şarkısını söyler” sözünde olduğu gibi ülkeler/şehirler de kendi türkülerini, şarkılarını söylerler. Nasıl ki, her şair ve yazarın kendine has bir söyleyişi, bir üslubu varsa ülke ve şehirlerin de kendine has tarzları/söyleyişleri vardır. Bu söyleyişler ülke, şehir veya bölgelerin tarzını/tavrını/meşrebini ortaya koyar. Bir şehirde makam ve söyleyiş geleneğinin oluşabilmesi için, o yerin uzun bir geçmişi, köklü bir kültürel derinliği olması gerekir. Zira şehir veya bölgelere has bu tavır ve söyleyişler bir anda oluşmuş şeyler değildir. Özellikle müzikle bütünleşen şehirlere bakıldığında, o şehirlerin güçlü bir kültürel yapısı, makam geleneği ve zengin bir müzik birikimi olduğu görülür.

         

        Müziğin bir yer veya şehirle bütünleşmesi, sosyal yapı ile coğrafyanın özdeşleşmesiyle ancak mümkündür. Çünkü bir yerin taşı, toprağı, suyu, o yerdeki insanların davranış ve meşrebini etkiler ve şekillendirir. Özellikle türkülere manilere baktığımızda ait olduğu şehrin yalnızca duygu dünyasını ele vermezler, aynı zamanda düşünce ve inancını, toplumsal refleksini de dışa vururlar. Bu bağlamda coğrafyayı tanımadan musikiyi, musikiyi bilmeden coğrafyayı tanımak/tanımlamak mümkün değildir.

         

        Örneğin öyle şehirler vardır ki, müzikle bütünleşmiş, müzikle kendini ifade eder olmuştur. Bu şehirler kendi türkülerini söylerler. Bu şehirleri ancak musikiden yola çıkarak tanımlayabilirsiniz. Tanpınar’ın; “Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler şehirlerden yola çıkmalıdır” o meşhurifadesi işte bu anlamda söylenmiş bir söz olarak değerlendirilmelidir. Zira Tanpınar, bu sözüyle ülke veya şehirlerin kodlarını ancak müzikle/türküyle çözebilirsiniz demek istemiştir. Çünkü şehri tanımayan roman yazamaz, roman yazabilmek için şehri tanımak, daha doğrusu türküleri bilmek gerekir…

         

        Genel manada musiki özel anlamda türküler; yalnızca Anadolu’nun romanını yazmak için değil, kültür ve medeniyetini tanımak ve tanımlamak için de kalkış noktası olmalıdır. Çünkü musiki tarihi, kültür tarihiyle, kültür tarihi medeniyet tarihiyle, medeniyet tarihi ise ülkelerin/şehirlerin tarihiyle iç içedir. Bu demektir ki müzik, şehirlerin duyarlılıklarını, değer yargılarını ortaya koymada önemli bir sanattır. Müziğe bütüncül baktığımızda ait olduğu kültür ve medeniyetin kodlarını, toplumun genetiğini içinde sakladığını görürüz. Bilindiği üzere Antik Yunan’da müzik/musikiden kasıt şiir, şarkı, çalgı, folklordur. Eflatun, Şölen’inde musikiyi yukarıda belirtildiği üzere aynı anlamda kullanmıştır. Bir yerde müzikten bahsediyorsak, orada şiirden, folklordan, çalgıdan bahsediyoruz demektir. Anadolu müziğini yorumlarken, inancı, folkloru, şiiri, ritmi göz ardı edemezsiniz. Çünkü müzik, büyük bir kültürel mirası içinde saklamaktadır.

         

        Şehirlerin şöhreti en çok musikiyle yaygınlaşmıştır. En çok türküsünü dinlediğimiz şehir, en çok fikir ve gönül dünyamızda yer eden şehirdir. Bu yüzden birçok şehrin zihnimizde oluşturduğu çağrışım, dilimizden düşmeyen türkü sözleri etrafında şekillenmiştir. Örneğin Sivas’tan daha çok, ‘Sivas ellerinde sazım çalınır’ veya ‘Sivas’ın yollarında’, Urfa’dan daha çok ‘Urfalıyam Ezelden’ veya ‘Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar’ türküsünü bilirsiniz. ‘Adana’nın yolları taştan’ yahut ‘Bitlis’te beş minare’ ve ‘Ordu’nun dereleri’ türküsü, adı geçen şehirleri görmememize rağmen tasavvurumuzda o şehirler hakkında bir kanının oluşmasına vesile olmuşlardır. Örneğin Urfa, dağlık bir şehir değil, ovadır ama bir türküden dolayı insanların zihninde etrafı dağlarla çevrili bir şehir imajı yaratılmıştır. Bu aynı zamanda insanların zihninde türküler aracılığıyla bir bakış açısı, bir imgelem oluşması demektir…

         

        Kültür ve medeniyet coğrafyamızı türkü/şarkı sözleri birbirine bağlamış, müzikle ortak duygular/paydalar oluşmuştur. Müzik ile adı anılan şehirler vardır; İstanbul, Konya, Erzurum, Urfa, Harput, Kerkük, Sivas, gibi. Bu şehirler aynı zamanda belli bir müzik havzasını oluştururlar. Çünkü müzik, kadim şehirlerde yeşerir, yayılır ve belli bir havza oluşturur. Müzik yalnızca gönülden gönüle yol bulmaz, aynı zamanda şehirden şehre ülkeden ülkeye de yol bulur. Müzik sınır tanımaz çünkü. Belli bir kültür ve müzik havzaları böylece oluşur. Bu anlamda Anadolu coğrafyasında müzik havzalarına baktığımızda; Orta Anadolu (Yozgat-Kırşehir) müzik havzası, Erzurum-Sivas müzik havzası, Urfa-Kerkük-Harput müzik havzası gibi…

         

        Bu havzalar halka halka genişleyerek etki alanı oluştururlar. Bayram Bilge Tokel’in Elazığ/Harput müziğini kastederek söylediği “bazı şehirlerimizin, tarihin derinliklerinden tevarüs ettikleri ortak kültürel değerleri Anadolu’ya yerleştikten sonraki süreçte işleyip geliştirerek kendilerine has bir kimlik oluşturmak konusunda, diğer şehirlerimize göre daha şanslı olduğu[1] ifadesini Urfa ve Kerkük için de kullanabiliriz. Çünkü Urfa- Harput-Kerkük aynı müzik havzası içinde yer alan şehirler olarak Anadolu müziğinin önemli merkezlerinden biridir. Bu üç şehrin geçmişten gelen derin, köklü, sosyal ve kültürel ilişkileri vardır. Bu ilişkinin en güçlü bağı hiç kuşkusuz müziklerindeki benzerliktir.

         

        Urfa-Harput ve Kerkük ilişkisinin oluşmasında geçmişte yaşanan göçler, kültürel geziler, evlenmeler ve özellikle 1960’lardan sonra müzik piyasasındaki plak ve kasetlerin yaygınlaşması gösterilebilir. Müziğin siyasi açıdan sınır tanımadığı, doğrudan gönle hitap ettiği düşünüldüğünde, bu benzerliğin güçlü bir kültürel birliğe nasıl dönüştüğü daha iyi anlaşılır. Öyle ki, Urfa Harput ve Kerkük türküleri öylesine benzerdir ki, bunları birbirinden ayırmak güçlü bir müzik kültürüne sahip olmak gerekir. Zira “Türkülerin dile geldiği her coğrafyada tek bir ruh ve tek bir beden gibi birlik ve beraberlik duygusu oluşturduğu gerçeğini göz ardı etmek mümkün değildir. Türk halk müziği, Güneydoğu Anadolu’da oluşmuş olan yerel kültürün, zaman içerisinde ulusal kültüre dönüşümünü sağlamıştır.”[2] Bu çerçevede Türk müziğinde Urfa, Harput ve Kerkük’ün yerini ayrı yarı ele alıp değerlendirmek yerinde olacaktır. Birbirinden etkilemiş olan bu üç şehrin müzik bağlamında ortak noktaları olduğu gibi, kendilerine özgü farklılıkları elbette vardır. Bu konuda Can Etili:“Türk halk müziğini bölgelere ayırarak değerlendirme yapmak bir bakıma doğru bir yaklaşım değildir. Türkülerin ağız, şive, lehçe ve hançere tekniklerinin farklılığı aralarında yarım saat olan yörelerde bile gerektiğinde birçok önemli farklılıklar oluşturmaktadır. Bu nedenle bölge müziği yerine yöresel müzik nitelemesi çok daha doğru bir yaklaşımdır”[3] diye yazmaktadır. 

         

         

        Urfa

         

        Tarih boyunca birçok isim ve sıfatla anılan Urfa’nın isimlerinden biri de Reha/Ruha’dır. Kurtuluş anlamına gelen reha/ruha aynı zamanda rahatlatmak anlamında da kullanılır. Urfa’nın bu adının üzerinde durmamızın anlamı, gerçekte şehrin müzikle olan ilişkisine vurgu yapmak içindir. Zira müzikteki makamlar içinde Urfalı veya Urfa’ya ait demek olan “Rehavi” diye bir makam vardır ve yukarıda bahsettiğimiz gibi şehrin adıyla örtüşür. Onuncu yüzyıldan önceye giden bir geçmişi olduğu söylenen bu makamın İbn-i Sina ve Evliya Çelebi seyahatnamesinde çokça zikredilmektedir. Evliya Çelebi şehri Ruhay adlı bir padişahın kurduğunu, şehrin Kayser idaresinde iken Hz. İsa’nın gelip burada bir kilisede kaldığını ve bu yüzden buraya ‘Dir-i Mesih’ denildiğini ve havarilerin hazin bir sesle İncil’i okuduklarından bu sese rehavi adını verdiklerini yazmıştır.[4] Delileri teskin etmek için kullanılan bu makamın yerini sonraları Rast makamı almıştır. Divan edebiyatının usta şairi Yusuf Nâbî bir gazelinde;

         

         “Hakimüz Mevlididir Hazret-i İbrahim’ün

        Nâbîya rast makamında Rûhaviyüz biz”

         

        diyerek hem Rehavi makamının Urfa’ya ait olduğunu hem de Urfalı olduğunu belirtmiş olur. Ayrıca Şeyh-ül İslâm Mehmet Esad Efendi, Atrab’ül Asar adlı eserinde, Urfalı Şair Yusuf Nâbî’nin müzik alanında da üstat olduğunu, güzel sesi ve “Seyyid Nuh” müstear adıyla şahane eserler bestelediğini yazmıştır.[5] Yine Arap musikisinde “Urfa Makamı” diye bilinen bir makam olduğu bilinmektedir.[6] Bunun dışında Urfa hoyrat türünde mahalli tabirle “Kılıçlı Makam” denilen bir tür daha vardır.

         

        Bugün dahi adı müzikle özdeşleşen Urfa’nın müzik kültürü oldukça eskiye dayanmaktadır. Miladi dördüncü yüzyılda Urfa Okulu hocalarından Aziz Bardaysan’ın kiliseye ilk müziği sokan kişi olduğu ayrıca Aziz Afraim ve Suruçlu Yakup’un şiirlerinin Bugün dahi kilise ayinlerinde okunduğu bilinmektedir. Tarihi Harran Üniversitesi ve Urfa Akademisi’nde müzik ile ilgili çalışma yapan, bu alanda kitaplara, âlimlere rastlanmaktadır. Urfa’nın bugün köklü bir müzik kültürünün oluşmasında bu tarihi birikimi yanında imparatorluk etkisini göz ardı etmemek gerekir. Anadolu ve Arap coğrafyasının ortasında ve geçiş noktasında bulunan Urfa, bağlı olduğu Osmanlı kültüründen fazlasıyla etkilenmiş, taşrada saray müziğini icra eden birkaç şehirden biri olmuştur. Özellikle o dönemde Urfa ve Harput’a saraydan sürgün olarak gelen içoğlanlar, özellikle ittihatçı aydınlar bu şehirlerde kültür ve düşüncenin güçlenmesine neden olmuşlardır.[7]

         

        Saray terbiyesinden geçen içoğlanlar, sürgün geldikleri bu şehirlerde saray müziğinin oluşmasına katkı sunmuşlardır. Ayrıca Urfa müzik gruplarının saraya çağrılarak veya saraydan Urfa’ya gelen müzik gruplarının olduğu anlatılmaktadır. Örneğin Tamburacı Derviş adlı bir kaynak kişinin anlattığına göre Sultan Mahmut zamanında Yeniçeriler isyan ediyorlar. Padişah isyanı bastırdıktan sonra yeniçeriliği kaldırıyor. Aradan epey zaman geçiyor, her nasılsa saz heyeti yeniçeri marşını okuyor. Sultan Mahmut, gazaba gelerek heyeti Halep’e sürgün ediyor. O sıralarda Urfa’da mutasarrıf bulunan zatın oğulları sünnet ediliyor. Mutasarrıf Halep valisini Urfa’ya davet ediyor. Vali Urfa’ya gelemeyince bir cemile olarak saz heyetini Urfa’ya sünnet düğününe gönderiyor. Heyet, ahenk ettiği sırada, saray âdeti üzere fesleri çıkarıyorlar. Bunun üzerine Urfalılar “başı açıklar” adını veriyor. Müziğe âşık denecek derecede düşkün olan Urfalılardan müthiş derece ilgi ve hürmet görüyorlar. Bu heyetin Urfa’da iki ay kadar misafir kaldığı söyleniyor.[8]

         

        Bu heyet ile ilgili bir başka olay da şöyle anlatılmaktadır. Mahiş Efendi adlı musikişinas bir Urfalı, heyeti Beykapı bahçelerinde ağırlıyor. Mahiş Efendi’nin bahçe komşu Dede Halil, komşu bahçeden saz sesleri geldiğini duyunca, o da gidip meşke katılıyor. Bu sırada heyetin bir şarkıyı yanlış okuduğunu görüp uyarıyor. Heyetin şefi, ‘biz yanlış okuduksa sen doğrusunu oku’ diyor. Dede Halil sazı eline alıp;

         

        “Şem’i hüsnün narına pervaneyim

        Ben sana âşık değilim ya neyim

        Meclisi valsın için divaneyim

        Ben sana âşık değilim ya neyim”

         

        Şarkısını okuyor. Heyetin şefi yaptığı yanlışı anlayarak “Olsa olsa siz Dede Halil’siniz. Çünkü sizin adınızı Mabeyni Hümayun’da işitmişiz” diyerek Dede Halil’in elini öpüyor.

         

        Birçok bestesi olduğu ve müziğe ayrı bir önem verdiği söylenen, ayrıca döneminde müzisyenleri saray çevresinde toplayan IV. Murat’ın, Bağdat Seferi’nden dönerken Urfa’da on on iki gün kaldığı rivayet edilmektedir. Kaldığı bu süre içinde Urfa’da çalıp söyleyen müzik gruplarının Padişahın kaldığı yere çağrıldığı ve müzik icra ettiği anlatılmaktadır. IV. Murat’ın Urfa’da misafir olduğu sırada Kuloğlu Mustafa adlı başına buyruk meşhur bir sanatçının varlığından haberdar olur. Onu dinlemek istediğini söyler. Vali Kuloğlu Mustafa’yı davet eder, fakat o davete icabet etmez. Vali ve devlet erkânı zor durumda kalır, bunun üzerine iki kılıçlı zaptiye gönderip getirtirler. Kuloğlu Mustafa kılıç zoruyla getirilmenin verdiği duyguyla mahur makamına yakın, maya ile başlayan “Bülbül güle kon, dikene konma” adlı türküyü söyler. Padişah hiç duymadığı bu makamı sorduğunda Kuloğlu Mustafa da “Kılıçlı Makam” diye cevap verir.[9]

         

        Bu makamın Urfa’ya özgü mahalli bir makam olduğu bilinmektedir. Halk arasında anlatılan bu anekdotlar Urfa’nın müziğinin saray müziğine yakınlığını göstermektedir. Yine Urfa müziği içinde doğduğu coğrafi ve tarihi şartlarda oluşmuştur. Urfa müziği, bugün Türk sanat müziğinin türkü formundadır. Rumeli etkisi vardır. Ayrıca Urfa’nın 2+2, 4+4’lük türküsü yoktur. 8+8’lik ağır türküleri vardır. Urfa’da şu anda okunanlar türkü formunda bestelerdir.[10]

         

                    İstanbul doğumlu Yaşar Nezihe Hanım’ın birçok gazel’i Urfa Sıra gecesinde okunduğu malumdur. Bunlardan en meşhuru hiç kuşkusuz İbrahim Tatlıses ve Kazancı Bedih’in o güzelim yorumuyla söylediği;

         

         “Her dem ey zalim felek sineme dokunma benim

        Taş mı sandı yüreğim kal’a mı sandın bedenim”

         

        diye başlayan gazeldir. Balıkesirli Zatî’ye ait olan bu beytin ilk dizesi “Her dem ey top-ı elem gönlüme dokunma benim” diye geçmektedir. Urfalı gazelhanlar “ey top-ı elem gönlüme” yerine  “Ey zalim felek sineme” diye değiştirerek söylemişlerdir. Bir başka gazel ise Bosnalı Mezaki’ye aittir. Kazancı Bedih’in;

         

        “Sunar bir can-ımemlû bin tehî peymâneden sonra

        Döner vefk-i murâd üzre felek ammâ neden sonra”

         

        diye geçen gazelin “döner vefk-i murâd üzre felek” ibaresinin yerine “felek ehl-i dili dilşâd eder” şeklinde değiştirerek okur.[11] Ölçü ve anlamın bozulmadığı bu gazellerin asıl üzerinde durulması gereken nokta gazellerin üzerinde yapılan değişiklik değil, İstanbullu, Balıkesirli ve Bosnalı şairlerin Urfa gazellerinin Urfa sıra gecelerinde, müziğinde yer almasıdır. Bu göstermektedir ki, Urfa müziği bir yandan Ortadoğu’dan diğer yandan Balkanlardan ve imparatorluğun başkenti İstanbul’dan ilham almaktadır. Bu yüzden Urfa müziğinde Rumeli ve Saray etkisi vardır. Çünkü Osmanlı döneminde saray kültür ve sanatı desteklemiş, teşvik etmiştir. İmparatorluk coğrafyasının en uzak köşesinde dahi edebiyat muhitleri, sanat mahfilleri olduğunu kaynaklar bize bildirmektedir. Bu konuda Prof. Dr. Cemal Kurnaz; “Kültür ve sanatın gelişmesinde sarayın rolünü de unutmamak gerekir. Sarayın ilim ve sanat erbâbını teşvik ve himaye etmesi Türk-İslam geleneğinde öteden beri mevcut idi. Bu gelenek dolayısıyla her padişah kendisini bu teâmüle uydurmak mecburiyetinde hissediyor, aksi takdirde şu beyitte olduğu gibi, çevresi veya bizzat âlim ve sanatkârlar tarafından ikaz ediliyordu:

         

        Husrevâ erbâb-ı nazma ihtirâm et ihtirâm

        Çün severdi bunları Mahbûb-ı Rabü’l-âlemin”[12]

         

        diye yazmaktadır. Urfa müziğinde sarayın etkini “Urfa Karşılaması” veya “Urfa Divanı”nında görebiliriz. Urfa müziğinin en meşhur parçalarından biri olan “Urfa Divanı” İstanbul’daki mehter takımlarının icra ettiği bestelerin benzeridir.[13]

         

        Özellikle bir saray edebiyatı olduğu söylenen gazelin Urfa’da sıra gecelerinde okunması bugün dahi dikkate şayandır. Çünkü belli bir kültürel birikimi, köklü bir müzik eğitimi olmadan gazelin icra edilmesi mümkün değildir. 1926 yılında derleme çalışmaları yapmak için Urfa’ya gelen bir heyet içinde bulunan Ekrem Besim, Urfalıların müzik konusundaki birikimini şöyle dile getirmiştir: “Şunu ilave etmek isterim ki, Urfa’da dinlediğimiz zevatın hemen cümlesi, müziğe az çok vakıf insanlardı. Terennüm ettikleri parçaların hangi makamda olduğunu ve seyrini bilerek okuyorlar. Urfalıların sesleri çok temiz ve tizdir. İlk işittiğim vakit erkek sesinin bu kadar yüksek perdelere fennin vesaitinden istifade etmeksizin erişebileceğine hayret ettim.”[14] Urfa, müzik alanında her dönem dikkat çekmiştir. Özellikle güzel sesli yorumcularıyla birçok şöhret çıkarmıştır.

         

        “Bugün Bağdat ve Musul halkı arasında makam tabiri, bizim kullandığımız gibi bir çeşninin kalıbı, seyri ve skalası olarak değil, belli ve sabit bir seyir özelliği içerisinde serbest okunan kalıplaşmış havalara verilen bir isimdir. Konya, Kastamonu, Urfa, Elazığ gibi eski kültür merkezlerinde de bu tür ezgiler ‘makam’ adıyla anılır. 1940’li yıllardan itibaren İstanbul’da piyasa müziği çeşnisi içinde üretilen, gazel şiir biçimini söz unsuru olarak alan ve Anadolu’daki üsluptan ayrı bir müzik biçimi oluşturmuştur ki, bugün bu biçime halk arasında yaygın olarak ‘gazel’ denilmektedir… Arap yazar El Recep, menşeine göre makamları tasnif ederken; Arap kökenli makamlara Arap gibi, Türk kökenli makamlara Urfa gibi, Fars kökenli makamlara Segâh gibi ve Hint kökenli makamlara Hint Rastı gibi bir tanım getirmiştir.[15] Prof. Nakip, ne gariptir ki, der, “Arap müziği araştırmacıları Urfa makamını Türk malı gösterirken, Türk müziği araştırmacıları da (Öztuna) bu makamı Arap malı göstermektedir.”[16]

         

        Bugün İmparatorluğun başkenti olan İstanbul’da gazel okuma geleneği neredeyse kaybolmuşken, Urfa gibi bir taşra şehrinde güçlü bir şekilde, usta çırak ilişkisiyle halen devam etmesi, şehirdeki müzik kültürünün yüksekliğini göstermesi açısından önemlidir. Fuzuli, Nabî, Şair Eşref, Yaşar Nezihe gibi şairlerin gazellerinin Urfa Sıra gecelerinde okunması başlı başına bir olaydır. Bugün ancak edebiyat fakültelerinden mezun olmuş kişilerin anlayabileceği gazelleri Urfa’da okur-yazar olmayan ümmi kişilerin ezbere bilmesi, müzisyenlerin sıra gecelerinde icra etmesi Urfa müziğinin derinliğinin bir göstergesidir. Örneğin 70’li yıllarda Urfa’ya öğretmen olarak atanan Cemal Kurnaz, saray edebiyatı olarak öğrendiği gazelin, Urfa’nın çarşı ve sokaklarında dilenciler tarafından okunduğunu görünce bütün algısı değişmiştir. Çünkü saray edebiyatı olarak öğrendiği divan edebiyatı, Urfa’da halkın arasında, sıra geceleri, mevlit ve salalarda okunmaktadır. Urfa müziğini İstanbul saray müziğiyle yakınlaştıran hiç kuşkusuz gazel geleneğidir. Bilindiği üzere Urfa’daki müzisyenlerin, özellikle de gazelhanların büyük çoğunluğu hafızlardır.

         

         

        Kerkük

         

        Urfa- Kerkük şive ve müzik benzerliğinin kültürel arka planı inkâr edilemez. Fakat bu iki şehir arasında kurulan güçlü rabıtanın künhüne inildiğinde, halk muhayyilesinde oluşturulmuş bir efsane olduğu görülür. Rivayet edilir ki, vaktiyle güneş tutulmuş, ortalık öylesine kararmış ki, yıldızlar görülmeye başlamış ve ardından Urfa’da salgın bir veba baş göstermiş. Veba öylesine can almış ki, koca şehirde ancak bir mahalle bir veya birkaç hane halkı sağ kalabilmiş. Bu hastalığın adına da halk karanlık ölet adını vermiş. Yine rivayet odur ki, bu karanlık öletin kırıp geçirdiği Urfa’ya Kerkük’ten getirilen aileler yerleştirilmiş. Şehirde kalan birkaç hane halkı ile Kerkük’ten gelen halk arasında zamanla kız alıp vermeler olmuş ve bir akrabalık bağı oluşmuş. Bu akrabalık bağı Urfa ile Kerkük’ü dayı-yeğen yapmış…

         

        Tabi bu bir efsane, ama her efsanede olduğu gibi hakikatten nüveler taşımaktadır. Bilindiği gibi Urfa, tarih boyunca çok göç alan bir şehirdir. Özellikle Osmanlı döneminde yapılan iskân politikaları çerçevesinde buraya birçok ırk ve milletten insanlar yerleştirilmiştir. Örneğin kırsal kesime yerleştirilmiş Türkler Kürtleşmiş, şehir merkezine yerleştirilmiş Kürtler ise Türkleşmiştir. Ayrıca Harran geçmişte Arap ve Hanbelî mezhebine mensupların yaşadığı bir mekân iken, şimdi Şafii mezhebine mensup Arapların yaşadığı bir yer olmuştur. Bir ara Dürzîler bile burada iskân edilmiştir. Hindiye kolundan gelen Arap aşiretleri vardır. Yine Osmanlı döneminde tarımla uğraşan Yahudiler, bir tek Harran’da yaşamıştır. Coğrafyada böylesine iç içe geçmişlik söz konusudur. Bu yüzden dayı yeğen efsanesinde anlatılan hikâye doğru olabilir. Zira Urfa ve Kerkük birbirinden ayırt edilmeyecek derecede aynı şive ile konuşmaktadırlar. Türkü ve melodileri oldukça benzerdir. Bu yüzden geçmişte bir arada yaşamış oldukları söylenebilir. Ki, efsanede Urfa ve Kerkük’ün hem kız alıp vermelerinden hem de aynı şehirde yaşamalarından söz edilmektedir. Bu efsane bugün dahi yaşlı Kerkük ve Urfalılar arasında anlatılmaktadır. Ve bugünkü kültür ve müzik benzerliği bu efsaneyi doğrulamaktadır…

         

        Efsaneden yola çıkarak ancak hakikatin izini sürebiliriz. Urfa ve Kerkük’ün dayı-yeğen efsanesi işte bizi böylesine bir hakikat yolculuğuna çıkaracaktır. Bilindiği gibi türkü, hoyrat ve gazel geleneğiyle kendine mahsus tarzı ve tavrı olan Urfa müziğinin bir de Harput ve Kerkük ile benzerliği vardır. Urfa müziğini Kerkük ve Harput ile yakınlaştıran asıl damar türkü ve uzun havalardır. Bunun nedeni Kerkük’ün Misak-ı Milli ile sınırlarımız dışında kalmasının verdiği ayrılık hasreti, bulundukları coğrafyada çok da huzurlu bir yaşamlarının olmayışı ve geçmişten gelen din ve dil bağımızdır. Kerkük’ün milli sınırlar dışında kalması onların hasretini daha da derinleştirmiş, acılarını daha da artırmıştır. İmparatorluğun çöküşü sırasında yaşanan savaş, ölüm ve hastalıklar bu acıları daha da derinleştirmiş, türkü, hayrat ve manilere konu olmuştur. Kerkük’te yakılan bir ağıt Urfa’da, Urfa’da yakılan bir türkü Kerkük’te, Harput’ta karşılık bulmuştur.

         

        Aynı coğrafyanın insanları olarak aynı duyarlılıkta türküler, şarkılar terennüm etmişlerdir. Bu üç şehrin gerek ağız gerekse coğrafi yakınlık ve kültürel alış-verişler etkili olmuştur. “Kerkük havaları bir taraftan Azeri havalarına benzerken, öte yandan Anadolu, özellikle Urfa, Elazığ ve Diyarbakır havalarına benzemektedir. Hiç de tesadüfî olmayan bu müşterekliği uzunhavalarda olduğu kadar kırıkhavalarda da görmek mümkündür. Otoriteler Türk yörelerinin halk müziğini tasnif ederken Kerkük ve Erbil’i ikinci dereceden Azeri halk müziği grubu olarak telakki etmektedirler. Öte taraftan bu iki Türk şehrinin, Anadolu’nun özellikle Güneydoğu Bölgesi ile yakın ilişkisi vardır. 

         

        Urfa, Elazığ ve Diyarbakır halk müzikleri arasındaki ilişki ne ise Kerkük ile bu şehirlerarasındaki ilişki de odur. Beraberlik, uzunhavalarda olduğu kadar kırıkhavalarda da söz konusudur. Divan, Urfa, Elazığ ve Kerkük arasında müşterek olan başka bir havadır. Her üç yörede: divan, hüseyni makamı çeşnisi veren bir uzun havadır. Divan havasının bentleri arasında aranağme olarak özel ayağı çalınır. Divan havası, Aruz ölçüsünün 3 Failâtün+Failün kalıbıyla veya hece ölçüsünün 15’li kalıbıyla söylenmiş divanlarla okunur.”[17] Örneğin “Çadır kurdum düzlere” türküsü hem Kerkük hem Urfa’da söylenir. Yine Kerkük’te “O yana dönder meni” türküsü Urfa’da “Bu dere derin dere” adıyla söylenmektedir. Kerkük’te “Bak güzüme” türküsü Elazığ’a “İndim yârin” adıyla söylenmektedir. Bu benzerlikler daha da çoğaltılabilir.

         

        Arap kaynaklarında 1258’de Türklerin Irak’a geldiklerinde beraberlerinde Bayati diye bir makam getirdiklerini belirtirler. Bugün Kerkük’te bütün canlılığıyla kullanılan Bayati makamının Osmanlı sarayında da icra edildiğini kaynaklar yazmaktadır. “Türk kaynakları Bayati makamının IV. Murat’ın Bağdat seferinden dönüşünde beraberinde getirdiği Kerkük ve yöresinde yaşayan Bayat Türklerinden 12 musikici vasıtasıyla İstanbul’da yayıldığını kaydeder. Bu tarihten sonra birçok Türk bestekârı bu makamda ve çeşitli müzik formlarında eserler bestelemişlerdir. Bu makam güçlü ve Türk’ün seciyesine uygun olacak ki Osmanlı sarayında Bayat makamından, Bayatî -Araban, bayatî Buselik ve Bayatî Kürdî gibi mürekkep makamlar da yapmışlardır. Bayati makamı sade ve mürekkep şekliyle Azeri musikisinde de görülmektedir.”[18]  IV. Murat’ın Bağdat seferi etrafında anlatılan sözlü ve yazılı kaynaklardan anlaşılacağı gibi, Urfa, Kerkük ve Harput müziğinin sarayla yakın ilişki su götürmez bir gerçektir. Ayrıca anlatılan bu sözlü ve yazılı kaynaklarda dikkat edilmesi gereken bir gerçek de Urfa ve Kerkük gibi taşra şehirlerinin müzik söz konusu olduğunda kendilerini sarayla yarıştırmalarıdır. Bu şehirler müzik konusunda o denli kendilerine güvenmekte ve bu işin erbabı olduklarını sanmaktadırlar ki, Urfa, saray müzik heyetinin yanlışını düzeltir, Kerkük, makamını saraya kabul ettirir. Bu müzik alanında bir özgüven olduğu kadar, bu şehirlerin saray müziğiyle ilişkili olduğunu da ispatlamaktadır. Zira bu şehirlerin özellikle türkü ve hoyratları bütün Anadolu coğrafyasında zevkle dinlenmektedir.

         

        Urfa ve Kerkük’te ortak olarak söylenen ve hem Urfa manileri hem de Kerkük manileri arasında yer alan o kadar çok mani vardır ki, birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Mesela Urfa’da

         

         “Açık koy pencereni

        Gözüm görsün geleni

        Nasıl kabre koyarlar

        Yar derdinden öleni”

         

        diye söylenen mani, Kerkük ağzında yalnızca “nasıl kabre koyarlar” yerine “Nece gebre goyarlar”[19] diye geçmektedir. Yine bir başka Urfa manisinde;

         

         “Akşamın arasını gör

        Bağrımın yarasını gör

        Benden sana yar olmaz

        Git başın çaresini gör”

         

        diye söylenirken, Kerkük’te;

         

        Akşamın arasın gör

        Aç bağrım yarasın gör

        Men sene yar olmaram

        Get başın çarasın gör”[20]

         

        diye söylenir. Bu denli iç içe bu denli etkilenmiştir birbirinden…

         

        Urfa-Kerkük türkü kardeşliği yanında bir de Urfalı ve Kerküklü dostluğu vardır. Bu dostluk ilhamını kadim zamanlardan gelen efsaneden aldığı kadar, 1960’lara uzanan Urfalı Mehmet Özbek ve Kerküklü Abdurrahman Kızılay’ın şahsında sembolleşen, türkülerinde dile gelen dostluktur. Bu dostluk türküler üzerinden kardeşliği, ayrılığın getirdiği hüznü, ortak tarih ve kaderi ortaya koymuş, Anadolu ve Kerkük halkının gönlüğünde yankılanmıştır. 

         

        Özellikle 60’larda plak ve kasetlerin yaygınlaşması, radyo ve televizyon programlarının sınırları aşarak şehirden şehre, ülkeden ülkeye yol bulması bunda önemli rol oynamıştır. 60’lardan günümüze kadar Anadolu’da çıkan plak, kaset CD’ler anında Kerkük’te ilgiyle karşılanmış, Türkiye’de olduğu gibi kapış kapış satılmıştır. Örneğin İbrahim Tatlıses’in Kerkük başta olmak üzere Ortadoğu’da sahiplenilmesi kültür coğrafyamızın ortaklığından, gönül dilimizin benzerliğinden kaynaklanmaktadır. Anadolu’nun melâli Ortadoğu’dan ayrı düşünülemez. Hele hele bizim bir parçamız olan Kerkük’ten asla!

         

        Kerküklü Abdurrahman Kızılay, Urfalı Mehmet Özbek… 60’lardan itibaren bu iki büyük sanatçı, bu iki şehrin halklarının gönül dili olmuş, türkü ve hoyratlarıyla Kerkük ve Urfa, Irak ile Türkiye arasında köprü olmuşlardır. Anavatandan ayrı kalmış Kerkük, hasretini türkü ve manilerle dile getirmiş, Mehmet Özbek o dönem televizyonlarda okuduğu türkülerle adeta bu şehrin sesi, soluğu olmuştur. Yıllar sonra Abdurrahman Kızılay ile birlikte Anadolu’nun birçok yerinde programlara çıkmış, türküler, hoyratlar söylemişlerdir. Bu büyük iki sanatçı aynı zamanda okudukları Kerkük türküleriyle Türkmen davasına hizmet etmişlerdir. Urfa-Kerkük ezgisinden oluşan bir türküsünde Özbek’in;

         

        “Yıktılar kalamızı

        Sürdüler balamızı

        Daha can boğazdayken

        Çektiler salâmızı

        Can Kerkük canan Kerkük

        Her söze kanan Kerkük

        Kalıptı yardan uzak

        Mum kimin yanan Kerkük

        Elinde yad elinde

        Öt bülbül ya dalında

        Bir diyar mezar olsun

        Kalmasın yad elinde”[21]

         

        Hicaz makamında söylediği türkü, yüzyıllık bir hasretin acısını dile getirmektedir. Tarihte hiçbir zaman birbirine bu denli uzak olmayan Urfa, Kerkük, Harput, araya konulan sınırları türküyle, hoyratla, dahası müzikle aşmıştır. Sınırlar haritalarda ve birilerinin zihninde olsa da bu üç şehrin halkının gönlünde hiçbir zaman olmamıştır. Kerkük türküleri Urfa’da Harput’da, Urfa ve Harput türküleri Kerkük’te söylenmeye devam etmiş, devam etmektedir. Çünkü dili, dini gönlü bir olan şehirler ancak aynı türküyü çığırır, aynı melodiyi çalar…

         

         

        Harput

         

        Can Etili, Harput müziği üzerinde durur ve “Her ne kadar Doğu Anadolu bölgesinde yer almış olsa da Harput müziğinde Güneydoğu Anadolu müzik etkileri görülmektedir. Şöyle ki: Halk sanatı ürünlerinin en zengin örneklerine rastladığımız Elazığ diğer adı ile Harput, bölge kültürüne sayısız katkılar sağlamıştır… Harput müziği insanda tatlı bir hüznün yanı sıra sonsuza uzanan bir neşe etkisi bırakır. Bu yörenin müziği üç ana noktada biçimlenmektedir. Sadece ustalar tarafından söylenebilen gazeller, yüksek havalar ve hareketli ya da oynak diye nitelendirilen şıkıdım havaları[22] diye yazar. Gerçekten de Urfa-Harput müziğinin benzerliği gerek melodi gerek söz olarak o denli birbirine yakındır ki, bu yörelere ait türküleri ayırt etmek mümkün değildir. Can Etili’nin Harput müziğinin insanda uyandırdığı duyguyu Urfa veya Kerkük müziği için de söylemek mümkündür.

         

        Harput, tıpkı Urfa gibi uzun bir geçmişe ve benzer sosyal bir yapıya sahiptir. Bu iki şehrimizde geçmişte çok dinli ve çok kimlikli şehirler olarak kültür ve dini algılayış bakımından birbirine benzedikleri gibi müzik alanında da oldukça benzer özellikler taşımaktadırlar. Urfa ve Harput Türk İslam egemenliğine girdikten sonra, dini algılayış biçimleri fıkhi olmaktan daha çok tasavvufidir. Tasavvufun bu şehirlerde güçlü bir damar oluşturması, bu şehirlerin müziğe sıcak bakmalarını sağlamış ve tasavvufi bir müziğin oluşmasına neden olmuştur. Bu algılayış biçimi şehirde güçlü bir mistisizmin oluşmasını sağlamış, müzik ile ibadetin iç içe geçmesine vesile olmuştur. Bugün dahi her iki şehrimizde gazellerin ve naatların okunması, özellikle Urfa’da ilahi gruplarının def eşliğinde Yunus’tan Niyazi Misri’den, Süleyman Çelebi’den mevlitler okuması anlamlıdır. Yine bir tür olarak hoyratların Doğu ve Güneydoğu Anadolu yörelerinde özellikle Diyarbakır, Kerkük, Urfa, Elazığ’da yaygın okunması bu benzerliğin ne güçlü olduğunu göstermektedir.

         

        Harput müziğinde dini duyuşun etkisini gazel ve nefeslerde görmek mümkündür. Zira “Harput musikisinde içli bir ibadetin coşkunluğu hissedilir. Bir makama başlanırken söylenen gazellerde bir ilahi çeşnisi vardır. Bundan sonra gelen türküler, bir ilahi duyguyu dalgalandıran ve coşturan nağmelerdir. Bestelerin yarattığı manevi coşkunluk, gerçekten insanı maddi âlemden uzaklaşmaya zorlar. Söyleyene ve dinleyene bir uçuş hissi gelir. Bu anda hiçbir istek ve işaret lüzum olmaksızın, içgüdünün şevkiyle sazın kendiliğinden ayak tutması sonunda göklere yükselen bir ezan gibi, yüksek havalara, yerli tabirle kayabaşı ve hoyratlara geçilir.”[23] Harput ve Urfa’da gazelhanlar başta olmak üzere müzisyenlerin birçoğu hafız veya medrese kökenlidir. Bu yüzden halk müziği ile tasavvufi müzik bu iki şehirde ustalıkla birbirine ters düşmeden birlikte kullanılmış daha doğrusu iç içe geçirilmiştir. Urfa’da Cuma salalarında Şair Nâbî’nin

         

        “Sakın terk-i edepten kûy-u Mahbubu Hûdâdır bu

        Nâzargahı ilahidir makam-ı Mustafa’dır bu”

         

        adlı meşhur gazelinin hem Urfa Sıra gecelerinde hem mevlitlerde ve hem de Cuma salalarında okunması bunun en güzel göstergesidir. Harput müziği içinde önemli bir yere sahip olduğu söylenen Rıfat Dede’nin;

         

        “Ben şehid-i badeyem, dostlar demim yad eyleyin

        Türbemi meyhane enkazıyla bünyad eyleyin

        Gaslolunmaz ma ile gerçi şehidan-ı vega

        Yıkayın meyle beni, bir mezhep icad eyleyin”

         

        gazeliyle Urfa Sıra gecelerinde okunan Şeyh Saffet Efendi’nin;

         

"Erbab-ı safa taht-ı Cemi bağda kursun

Sultan-ı kadeh elden ele hükmünü sürsün

Saki geliyor ehl-i meyin zevk-i baharı

Ferraş-ı saba sahn-ı çemenzarı süpürsün

Biz sofiyi meyhanede irşad edecektik

Sittin sene camide gebersin de otursun

Dermen ederiz badeyi bimar-ı humare

Şer'an içeriz şüphe eden müftüye sorsun

Zahid bakalım tövbeye layık olacak mı?

İçsin de o kâfirde olan neş'eyi görsün

Çok üzdü beni felsefe-i akl-ü tefekkür

Hikmetli kadehlerde olan anları görsün

Safvet gazelin ehl-i dile beyan et

Takdire seza varsa eğer tanzir buyursun"

 

        gazeli, bu bağlamda iki şehrin müziğine güzel bir örnektir. Urfa-Harput, Urfa-Kerkük müziği arasındaki bağ, aynı zamanda bu şehirlerin iç dünyalarındaki duygu ortaklığını da gösterir. Bir türkünün farklı şehirlerde farklı varyantlarla okunması yahut bir yöreye ait ağıtın bir başka yörede bir başka olay örgüsüyle anlatılması gerçekte o şehir ve toplumların iç dünyalarının aynı acı ve hüzün, aynı coşku ve heyecanla çarpması demektir. Urfa-Harput- Kerkük türkülerinin kardeşliğinde işte böylesine bir iç dünyanın daha ağır bastığını söylemek mümkündür. Tanpınar “türkülerimiz Anadolu’nun iç romanıdır”[24] derken bu gerçeği işaret etmek istemiştir.

         

        Bu coğrafyadaki şehirler kendilerini özellikle müzikle ifade ederler. Müziğin gücünü fark etmeden şehrin ve toplumun gücünü anlayamaz, hatta şehir ve topluma tesir edemezsiniz. Müzik, insanları birbirine yakınlaştırıp sevdirdiği gibi ülke ve şehirleri de birbirine yakınlaştırıp sevdirir. Bir şehrin musikisine aşina olmak, onu anlamanın ve sevmenin ilk adımıdır. Farklı şehir ve toplumlarla rabıta kurmak istiyorsanız, ilk önce müziğinden başlamalısınız. Zira o toplum veya şehrin müziğini içinizde duyumsadığınız andan itibaren onların gönlünü fethetmişsiniz demektir. Urfa, Harput, Kerkük coğrafik olarak sınır komşuları olan şehirler değildir, ama müzikleriyle yakınlaşmış, coğrafik uzaklığı, gönül yakınlığına dönüştürmüş şehirlerdir. Birinin söylediği türkü, diğerinin gönlünde yankı bulmaktadır. Bu üç şehrin müzikteki benzerliği aynı zamanda duygu ve düşüncede benzerliği de oluşturmuştur. Ve bu üç şehrin gönül dili Anadolu’yu bu yüzden kucaklamaktadır…

         


        


        

        [1] Bayram Bilge Tokel, Türküler Kalır, Kapı Yay., İstanbul 2012, s. 231.


        

        [2] Can Etili Ökten, GAP Çerçevesinde Türk Halk Müziğinin Yeri ve Önemi, GAP Çerçevesinde Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, TC. Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002, s. 178.


        

        [3] Can Etili Ökten, a.g.m., s. 179.


        

        [4] Evliya Çelebi, Seyahatnamesinden Seçmeler, sadeleştiren Atsız, Urfa bölümü, Ötüken Yay. 2011, Ankara


        

        [5] Abuzer Aksayık, a.g.e., s. 41.


        

        [6] Yılmaz Öztuna, Türk Musikisi Ansiklopedisi, II. Cilt, MEB Yay.; Abuzer Akbıyık, Urfa Sıra Gecesi, Kişisel Yay., Urfa 2006, s. 41.


        

        [7] Örneğin bir Meşrutiyet Aydını Nüzhet Sabit, İttihatçı İhsan Şerif Saru gibi aydınlar Urfa’da sürgün olarak yaşamışlardır. İhsan Şerif Saru Urfa’da 10 yıl kalmıştır.


        

        [8] Abuzer Akbıyık, a.g.e., s. 49.


        

        [9] Abuzer Akbıyık, a.g.e., s. 51.


        

        [10] Mehmet Kurtoğlu, Hafızasını Kaybeden Şehir, TYB Şanlıurfa Yay. 2000 s. 25.


        

        [11] Muhsin Macit, Kırklar Divanı, Kapı Yay., İstanbul 2009, sh.52,53.


        

        [12] Cemal Kurnaz, Halk Şiiri ve Divan Şiirinin Müşterekleri, Berikan Yay., Ankara 2011, s. 47.


        

        [13] Haydar Sanal, Mehter Musikisi, Milli Eğitim basımevi, İstanbul 1964.


        

        [14] Dar’ül Elhan, Anadolu Halk şarkıları, Şehzadebaşı Evkaf Dergisi, 5. Defter, İst. 1927, A. Akbıyık, age. s. 43.


        

        [15] Prof. Dr. Münir Nakip, a.g.e., sh.18


        

        [16] Prof. Dr. Münir Nakip, a.g.e., sh.18


        

        [17] Prof. Dr. Münir Nakip, Kerkük Türk Halk Müziği, sh.14,15, Atatürk Kültür Merkezi Yay. 2009, Ankara


        

        [18] Prof. Dr. Mahir Nakip, Kerkük’ün Kimliği, Bilgi Yay., Ankara 2007,sh.368,369.


        

        [19] İsa Kayacan-Şemsettin Küzeci, İçimizdeki Kerkük, Vektor Yay., 2009, s. 114.


        

        [20] İ. Kayacan-Ş. Küzeci, a.g.e., s. 114.


        

        [21] Prof. Dr. Suphi Saatçi, Hasretin Adı Kerkük, Ötüken Yay., İstanbul 2006, s. 29.


        

        [22] Can Etili Ökten, a.g.m., s. 182.


        

        [23] Savaş Ekici, Elazığ Harput Müziği, Akçağ Yay., Ankara 2009 s. 32.


        

        [24] Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergâh Yay., İstanbul 2011, sh.54.


Türk Yurdu Ekim 2013
Türk Yurdu Ekim 2013
Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele