Yurttan Sesler

Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

              Ülkemizde halk müziğinin kayda geçirilişi Ali Ufki Dede’nin Mecmuai Sazı Söz adlı kitabına kadar uzanır. Arada bazı Batılı seyyahların yaptığı çalışmalara rastlarız. Batılı bir seyyah tarafından derlenen Yeniçeri Hücum Marşı böyledir. Bu marş bu gün mehterlerde çalınmaktadır. Bilindiği gibi Mehter marşlarının çok büyük bölümü 1910 yılından sonraya aittir. 1910 yılında Enver Paşa himayesinde başlayan kahramanlık edebiyatı, kahramanlık tabloları ve kahramanlık türkü ve marşları kültürümüze kazandırılmıştır. Marş zaten Batılı bir formdur. Askeri müzede, müze müdürü Ahmet Muhtar Paşa ile Celal Esat Arseven mehter geleneğini başlatmışlar ve yeni mehter marşları ısmarlamışlardır.

         

                    1890 yılında Macar bilim adamı Ignac Kunos, Bu gün Tuna nehri suları altında kalmış olan Adakale türkülerini derleyerek bir dönemi başlatmıştır. Ada’nın bizimle ilgili tarihi 1521 yılında Belgrad’ın fethiyle başlar. 1688 yılında Ada, Avusturyalıların eline geçer. Üç yıl sonra Osmanlı Devleti Ada’yı yeniden alır. 1699 yılında yapılan Karlofça Anlaşması Osmanlı Devleti’nin lehine olmadığı halde Ada Osmanlılara bırakılır. 1718 yılında Ada Pasarofça anlaşmasıyla Avusturyalıların eline geçer. Ama Adakale kimin eline geçerse geçsin halkı Türk olarak kalmıştır. Adakale halkı Doğu Rumeli şivesiyle konuşur. Kapalı bir havza olduğu için dış etkilerden oldukça uzaktır. Macar Türkolog Ignaş Kunoş, bu özelliklerinden dolayı adaya gelerek yüz elli kadar türkü derler. Ancak bunların seksen kadarını yayınlar. Ayrıca Adakale masallarını da toplamış ve yayımlamıştır. Adakale 1968 yılında yapılan baraj ile Tuna nehri sularında kalmıştır. Adakale’den günümüze kalan türküler ve masallardır.

         

                    Kunoş’un açıklamasına göre, bu türküler kasaba kahvelerinde erkekler tarafından, def, dümbelek ve tambura çalgılar eşliğinde söylenirdi. Kunoş derlemeler sırasında türkülerin kimlerden alındığını yazmamış. Derlemeler bir buçuk yıl sürmüş Kunoş Ada’ya sık sık girip gelmiş.

         

        Türküler yapı olarak Rumeli türküleriyle aynıdır. Adakale ne bir kasaba ve ne de bir köydür. Bu yüzden Türküleri klasik sınıflamaya sokamayız. Kapalı bir havza olduğu için Arap ve Fars etkisi azdır. Derlemelerde rastladığımız “Mah yüzüne Aşıkanım/Taze bitmiş gül fidanım adlı türkünün ilk dörtlüğü aynı zamanda Dede Efendi’nin ünlü hicaz şarkısının güftesidir.

         

                    Ünlü Macar bilgin Bela Bartok, 1930 sonrası Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da türkü derlemeleri yaparken Ignaş Kunoş’un derlediği türkülerle buralarda derlediği türkülerin bazılarının birbirlerine yakın veya aynı güftelere sahip olduklarını görünce çok şaşırmıştır. Bunlara örnek olarak; Açıl ömrümün varı, Ben de gittim bir geyiğin avına, Dün gece yar hanesine, Elveda ey deli gönül elveda, İndim yarın bahçesine, Ah yine akşam oldu, Kahve olsam ocaklarda kavrulsam, Sabahın seherinde açıyor güller, Şahane gözler şahane gibi türküleri verebiliriz. Ah yine akşam oldu adlı türkü bu gün Çankırı Yaren sohbetlerinde mutlaka çalınır söylenir. Bu türküyü söyleyenler ve türkünün derlendiği Dobi Ahmet Artuner, türkünün bir başka varyantının Adakale türküsü olduğunu ve hatta Adakale’nin ne olduğunu ve nerede olduğunu bile bilemezdi. Bu da bize devlet sınırları ile kültür sınırlarının farklı olduğunu gösteriyor.

         

                    Adakale türküleriyle ilgili olarak Eugenıa Poposcu Judest’in Adakale ve Tuna Boyundan Anılarla Ezgiler adlı hatıratında geniş bilgi vardır. Ayrıca otantik olarak kayda alınmış, Ali Amet, Ali Rahim, Memiş Kemal gibi sanatçıların okudukları türküler CD olarak verilmiş.

         

         

                    Denizkızı Eftelya Türküleri

         

                    Âşık Ömer’le başlayan Kalem Şüerası şairleriyle birlikte Halk şiiri ve yüksek zümre musikisi birbirine yakınlaşmıştır. Mustafa Çavuş’un şarkıları, neredeyse türkü formundadır. O dönemde, halk musikisi İstanbul dışında halk arasında varlığını sürdürürken, İstanbul’da da halk Tavukpazarında halk şairlerinin devam ettiği kahvelerde devam ediyordu. İstanbul’da tanınan halk türküleriyle uğraşan sanatçılar şarkı okuyucusu ve şarkı bestekârı olarak musiki hayatını devam ettiriyorlardı. Rahmetli Yılmaz Öztuna, Rumeli türkülerinin sanat değeri açısından İstanbul türkülerinden yüksek olmasını bu sebebe bağlar.

         

                    Yirminci yüzyılın başında kurulan Darülelhan, bir musiki ve tiyatro konservatuarıdır. 1914 yılında kurulan Darülelhan’ın Türk musikisi bölümünün başına Ali Rifat Çağatay getirilmişti. Okulun adı Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır tarafından verilmişti. Darülelhan’da Denizkızı Eftelya Hanım’a 56 halk türküsü plağı yaptırıldı. Bu da 112 türkü eder.  

         

                    Eftelya Hanım; 1891 yılında İstanbul’da doğdu. Babası jandarma yüzbaşısı Yorgaki Efendi’dir. Musikiyi çok seven Yorgaki Efendi evine gelen misafirlere saz çalar, kızı Eftelya’da şarkılar ve türküler söylerdi. O dönemde gayrimüslimler Türk musikisi dinler ve icra ederlerdi. Bu yüzden gayrimüslimler arasından çok sayıda Türk musikisi eserleri besteleyen sanatçılar çıkmıştır.

         

        Eftelya sıcak yaz gecelerinde yalnız başına sandalla denize açılır, ay ışığında şarkılar ve İstanbul türküleri söylerdi. Bu geleneği Mehtabiye denirdi. Halk sesini duyup kim olduğunu bilmediği büyülü sesin sahibine denizkızı lakabını takmıştı. Denizkızı için bir de Acemaşiran şarkı bestelenmişti. Şarkının adı; “Gel ey denizin nazlı kızı” adını taşıyordu.

         

                    Denizkızı kısa zamanda büyük ün sahibi oldu. Plaklar doldurdu. Eftelya Hanım Türk musikisinde plak dolduran ikinci kadın sanatçıdır. Kocası Sadi Işılay’la birlikte plak doldurmak için Paris’e gitti. Eftelya’nın ünü, Pathe’de doldurduğu plaklar sayesinde Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’da kısa zamanda yayıldı.

         

                    1927 yılında Columbia plak şirketi İstanbul’da faaliyete geçti. Colimbia’nın ilk yayımladığı plaklar Darülelhan kayıtlarıdır. Darülelhan yapmak istediği plaklar için Colimbia ile işbirliği yaptı. İlk anda yüz plak yayımlandı. Bu yüz plağın elli altısı halk müziği formundaydı. Hepsi Denizkızı tarafından okunmuştu. Plakların yarısına Tamburacı Osman Pehlivan, diğer yarısına Darülelhan Saz Heyeti sanatçıları eşlik etmişlerdi.

         

                    Denizkızı’nın okuduğu türkülerden birkaçının adını verirsek; Beyoğlu’nda gezersin, Sarı gülüm var benim, Lofçalı, Gelin getirme havası, Vardım baktım demir kapı sürgülü, Yine dağlar yeşillendi, Yalova’nın şen kızını kaldıralım alalım. “

         

                    Bu elli altı plaklık yüz on iki türkünün Kültür Bakanlığı veya TRT tarafından CD olarak çıkarılması gerekmektedir. Rahmetli Sarısözen öncesi halk müziği ve Sarısözen sonrası Halk müziğinin yapısı açısından mukayesesi açısından bu çok önemlidir.

         

         

                    Tamburacı Osman Pehlivan

         

                    Yurttan Sesler ve halk müziğimizin Cumhuriyet’ten sonraki durumunu anlayabilmek için, Tamburacı Osman Pehlivan, Kemal Altınkaya ve Sadi Yaver Ataman’ı bilmek gerekmektedir. Tamburacı Osman Pehlivan, adı üstünde bir pehlivan, Adalı Haliller, Kurtderililer, Cihan pehlivanı Kara Ahmetler, Büyük Yaşarlarla güreş tutmuş bir pehlivan. 1874 yılında bu gün Bulgaristan sınırları içinde kalmış olan Tırnova’da doğmuş. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’ndan sonra göç ederek İstanbul’a gelmiş. Babası bir kahvehane açmış. Kahvehane bir âşıklar kahvesi görüntüsündedir. Osman Pehlivan burada saz çalmasını öğrendi. Osman Pehlivan; o dönemin ünlü pehlivanlarından Erenköylü Osman Pehlivan’dan babasını razı ederek Tamburacı’ya yağlı güreşi öğretti. Bir elinde kispet zembili bir elinde tambura adı verilen sazıyla Rumeli’yi ve Anadolu’yu karış karış gezdi. Güreşler yaptı, türküler söyledi. Dinlediği türküleri ezberine aldı. Ankara’da Konservatuara hizmetli olarak alındı. Yurttan sesler öncesi tamburasıyla radyoya çıkarıldı. Atatürk’ün huzurunda Rumeli türküleri okudu. Kendisinden 150 türkü derlenen Osman Pehlivan’ın; İhtiyatlar silah çatmış, Lofçalı, Aksadeler giyer, Elveda Dost, Demirciler demir döver, Alıverin bağlamamı çalayım, Yörükte yaylasında, kırmızı gülün alı var, Kız pınar başında yatmış uyumuş, Çubuğum yok yol üstüne uzatam, Ey benim mestane gönlüm, Gemi kalkar sular akar, Yalı kenarında zülfüm tararım, Sarı zeybek şu dağlara yaslanır gibi türküleri vardır.

         

         

                    Kemal Altınkaya

         

                    Birçok Rumeli türküsü ondan derlenmiştir. Kemal Altınkaya’ya ait Rumeli ve Kahramanlık türkülerini yok sayarsak bu alanda repertuarımız oldukça fakirleşir.

         

        Örnek olarak; Alişimin kaşları kara, Belgrad kalesi zemlin ovası, Bir alçacık göğem dalı, Bülbüller ötüyor seher vaktidir, Bulut gelir seher ile Buna er meydanı derler, Çek efendim hançeri, Dağlar dağlar viran dağlar, Dere gelir kütüklen; Estergon kalesi, Gide gide yarelerim, Gidem dedim yarenlerim darıldı. Gine de şahlanıyor kolbaşının kır atı, Gül ağacı gül ağacı, İki dilber söyleşir, Kim görmüştür güzellerin vefasın, Kırım’dan gelirim adım da Sinan’dır hey, Köşküm var deryaya karşı, Küffar hüccet almış Eğri’yi, Maçin dağı aman maçin dağı, Manastıra gider iken, Viran kalsın hapishane kilidi gibi türküler ona aittir.

         

                    Kemal Altınkaya, 1895 yılında Üsküp’te doğdu. Selanik’te merkez rüştiyesini bitirdi. Balkan savaşı çıkınca ailesinin yanına döndü. 1924 yılında Belgrad Türk sefaretinde tercüman olarak çalıştı. 1931 yılında Türkiye’ye gelerek Ankara, arkasından İstanbul Radyosuna girdi. Kadrosuzluktan işine son verildi. 1956 yılında vefat etti. Aynı zamanda çok başarılı bir romancıdır. Adam Sende adlı eserinde 1900 yılları sonrasında İstanbul’da Türk musikisi ortamı konu alınır.

         

         

        Sadi Yaver Ataman              

         

        Sadi Yaver Ataman, her ne kadar Yurttan Sesler programında görev almamışsa da o dönemin Türk halk müziği üzerinde çok değerli çalışmalar yapmıştır. Sadi Yaver Ataman, babasının görevli olarak bulunduğu Yanya’da doğdu. Eski adı darülelhan olan İstanbul Konservatuarını bitirdi. 1938-yılında Ankara Radyosu halk müziği yöneticiliğine getirildi. 1940 yılında Radyo’daki görevinden ayrıldı ve Karabük Belediye başkanı oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında üç sefer ihtiyat olarak askere alındı. 1954 yılında ‘Memleket Havaları Ses ve Saz Birliği’ni kurdu. Bu topluluğun yöneticisi ve şefliğini yaptı.

         

                    1929 yılından başlayarak sürekli sahada derlemeler yaptı. Bine yakın türkü derledi. Plaklar doldurdu. İlk plağını on yedi yaşındayken yaptı. Radyoda ilk saz çalan sanatçı Sadi Yaver Ataman’dır. Sinoplu Sarı Recep, Bayram Aracı ve Âşık Veysel’i kültürümüze kazandıran odur. Halk müziği ve folklor konusunda yirmiden fazla kitap yazdı.

         

         

        Yurttan Sesler

         

        Ülkemizde, radyonun çok eski bir geçmişi vardır. Radyo, Avrupa ve dünyada yaygınlaşmaya başladığında Türkiye radyoyu kabul eden dördüncü ülke olmuştu. Yayın başladığında beş adet radyo alıcısı vardı. Bu sayı çok yavaş arttı. Çünkü radyo alıcısı çok pahalıydı. Halkın radyo sahibi olmasını isteyen devletimiz kendi radyonu kendin yap adı altında kurslar düzenliyordu.

         

        Radyo demek müzik demekti. Ama bu müzik türü içinde halk müziği yoktu. Cumhuriyetin kuruluşundan kısa bir süre sonra halk türkülerini derleme çalışmaları başlamıştı. Ünlü Macar bestecisi ve müzisyeni Bella Bartok bile derleme çalışmalarında yol göstermesi için davet edilmişti. Köy köy, kasaba kasaba dolaşıp türküler ve sözsüz halk müziği eserleri derleniyordu. Ama bunlar bir türlü mikrofona aktarılamıyordu. Bartok’un yaptığı derlemeler daha sonra Sarısözen ve arkadaşları tarafından yeniden düzenlenerek süreleri uzatılmış ve yeniden düzenlenmiştir. Bartok derlemeleri 1981 yılında Macar Bilimler Akademisi tarafından yayımlanmıştır.

         

        Radyoya ilk spiker olarak Sadullah Bey alındı. Arkasından ünlü Tamburi Cemil Bey’in oğlu, Mesut Cemil göreve getirildi. Mesut Cemil Bey, Türkçeyi çok güzel konuşuyordu ve Batı’da müzik tahsili yapmıştı ve Batı müziğini ve klasik Türk müziğini çok iyi biliyordu.

         

        Batı müziğinin başına Popof getirildi. Türk müziği yayınlarını Mesut Cemil, Ruşen Kam, Vecihe Daryal, Zeki Çağlarman, Vedia Rıza Hanım, Belkis Hanım ve Kemal Niyazi Seyhun’dan kurulu bir ekip düzenliyordu.

         

        Bu arada Eşref Şefik, İstanbul Spor ve Sergi sarayında yapılan güreşleri naklen veriyordu. Yaşar Doğu, Celal Atik, Mersinli Ahmet, Gazanfer Bilge, Tekirdağlı Hüseyin Alkaya rakiplerinin sırtını yere getirirken, halk coşku içinde radyo başında Eşref Şefik’in anlattığı müsabakaları dinliyordu.

         

        Emine İhsan Hanım, Seyyan Hanım, bestekâr Necip Celal tangolar okuyordu. Ama bir şeyler eksikti. Halk müziği yoktu. Âşık Veysel, Tamburacı Osman Pehlivan Ankara’ya gelirse apar topar stüdyoya sokuluyor, bir şeyler okutuluyordu.

         

                    Vedad Nedim Tör, bir konuşmasında şöyle der:

         

        “1940 senelerinde Radyolarımızda halk türküsü ve halk müziği bir sığıntı niteliğindeydi. Osman Pehlivan, Âşık Veysel gibi halk sanatkârları Ankara’ya gelirlerse, ancak o vakit otantik Halk müziğini halkımıza sunmak imkânı bulurduk. Günlerden bir gün Türk müziği şefi, Mesut Cemil’e Halk müziğinin neden böyle nadiren ve çokluk kalitesiz örnekleriyle verildiğinin sebebini sorasım geldi: Sen klasik Türk musikisini koronla yeni bir anlayışa kavuşturdun, aynı şeyi halk müziğimiz için yapsan ne olur ?”

         

                    Bana verdiği cevap kısaca şu oldu:

        -Ben Halk Müziğini bilmiyorum ki

        Ben de ona :

        -Doğrusu çok ayıp Mesut, dedim.

        -Doğru ayıp ama gerçek bu, deyince,

        -Kim bilir bu halk müziğini, diye sordum.

        -Muzaffer Sarısözen, dedi.

         

        Derhal Muzaffer Sarısözen’i çağırmasını rica ettim. Bir iki saat sonra kapım vuruldu. İçeriye Mesut’la, zahif, nahif, ince fakat gözleri cin gibi parlayan biri girdi. Mesut;

         

        -İşte Muzaffer Sarısözen, dedi.

         

        Düşüncelerimi anlattım. Sevinçten gözleri yaşardı. Önce bir türkü öğreniyoruz olarak haftada bir yayına girdi. Daha sonra haftada iki programa çıkararak adı yurttan sesler oldu.

         

        Mesut Cemil ise, bir radyo konuşmasında şunları söylüyordu:

         

        “1938 yılında Ankara’da yeni bir Devlet radyosu açılmıştı. Başına Vedat Nedim Tör getirildi. Vedat Bey, klasik Türk müziği gibi halk müziğini de geliştirmek istiyordu. Bu işi bize vermek istiyordu. -Yarım yamalak bir işe ne girelim. Ne de sen gir. İşin ehlini bulmak lazım, dedim. Gözümün önüne Muzaffer Sarısözen’in dal gibi incecik hayali ve içinde ideallerinin ateşi yanan gözlerinin kırpıştırarak bakan hayali geldi. Düşüncemi müdüre söyledim. Git bul dedi. Dairenin arabasına atladım. Muzaffer Sarısözen ile Radyoya geldik. Onu bu işe sürmek hiç kolay olmadı. Gerçek ve halis meslek adamlarına has titizlikler içinde, Sarısözen tereddüt ediyordu.

         

        Ancak Vedat Nedim o hararetli ve coşkun kandırıcı haliyle ve iki eliyle Sarısözen’i omuzlarından sararak, ismini de buldum. Bu yayınlara “Yurttan Sesler” adını vereceğiz deyince yumuşadı.

         

        Yeni bir bölüm açtık fakat sazlar eksikti. Repertuar olarak da sıfırdan başlamak gerekiyordu.

         

        Önce işe “Bir Türkü Öğreniyorum” adlı programla başlandı. Programın süresi yarım saatti. Mesut Cemil Bey’in korosu, yarım saat süresince bir halk türküsü öğrenip söylüyordu. Program çok tutulduğu için haftada ikiye çıkarıldı.”

         

         

                    Muzaffer Sarısözen

         

                    Muzaffer Sarısözen, 1899 yılında Sivas’ta doğdu. İlkokulu aynı şehirde bitirdi. Küçük yaştan itibaren müzikle ilgilenmeye başladı. Kardeşleri de kendisi gibi müzik zevki olan kişilerdi. Birçok Sivas türküsü kardeşi Sırrı Sarısözen’den alınmıştır. Onun çocukluk yılları Osmanlı Devleti’nin ve dünyanın çalkalandığı yıllardır. Dünya artık büyük bir kapışmaya doğru gitmektedir. Lisesinin sekizinci sınıfındayken askere alınır ve Çanakkale Savaşı’na katılır. Bu savaşa katıldığında çocukluktan gençliğe adım attığı yaştadır. Askerliğinin geri kalan kısmını İstanbul’da tamamlar. Askerden geldikten sonra Sivas’ta İlkokul öğretmenliğine başlar. Bu arada halk müziğine olan yakınlığı ve kabiliyetiyle dikkati çeker. Bunun üzerine okuması için Sivas valiliği hesabına İstanbul Belediye Konservatuvarına gönderilir. Yıl, 1925’dir. Konservatuvarda keman bölümünü bitirir. Sivas’ta önce Öğretmen Okulunda, arkasından Sivas Lisesi’nde müzik öğretmenliği yapar. Bir arkadaşıyla müzik okulu açar. Okulu bir yıl sonra kapatmak zorunda kalır. 1930 yılının Eylül ayında ünlü şair Ahmet Kutsi Tecer ile tanışır. Aynı yıl Halk Şairleri Koruma Derneği’ni kurar. Bir yıl sonra ilk Halk Şairleri Bayramı düzenlenir. 1937 yılında Halil Bedi Yönetken, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Anlar, Necil Kazım Akses ve Arif Etikan derleme yapmak amacıyla Sivas’a gelince, Ahmet Kutsi Tecer gelenlere Muzaffer Sarısözen’i tavsiye eder ve gruba katılmasını sağlar. Böylece resmi olarak türküler derlenmeye başlar.

         

                    Sarısözen gruba dahil olduktan sonra Erzurum, Erzincan, Kemaliye, Malatya,, Rize ve Trabzon derlemelerine katılır.

         

                    Bir süre sonra, 1938 yılında Ankara Devlet Konservatuarı Folklor arşiv şefliğine tayin edilir. Sarısözen 1953 yılına kadar bütün derleme gezilerine katılır. On binin üzerinde türkü ve sözsüz eserin derlenmesini sağlar. Büyük bir bölümü ise bu gün notaya dökülmeyi beklemektedir.

         

                    1940 yılının Ağustos ayında Sarısözen, Mahmut Gazi Kösemihal, Mithat Fenmen ve Rıza Yetişen’le birlikte Konya’da derlemeler yapar. 420 türkü derlenir. Bir yıl sonra Sarısözen, Halil Bedi Yönetken ve Rıza Yetişen’den oluşan grup Kayseri, Niğde, Maraş ve Seyhan civarından 412 türkü derler.

         

                    1943’te Sarısözen, Halil Bedi yönetken ve Rıza Yetişen’le birlikte Tokat, Amasya, Samsun, Giresun, Ordu ve Trabzon’da; 1944’de Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Muş’ta; 1945’de Ankara, Çankırı, Yozgat ve Çorum’da; 1946’da İçel, Antalya ve Antakya’da; 1947’de Çanakkale, Bursa ve Tekirdağ’da, 1948’de Bolu, Sinop ve Zonguldak’ta; 1949’da Bilecik ve Eskişehir’de; 1950’de Van, Kars ve Çorum’da; 1951’de İzmir, Siirt, Mardin ve Bitlis’te derlemeler yapar.

         

                    1955 yılında, Altay Türklerinden ve İstanbul’da derlemeleri takip eder. Sarısözen sadece Anadolu ile ilgilenmez, özellikle Rumeli Türkülerine çok önem verirdi. Tamburacı Osman Pehlivan ile birlikte, Kemal Altınkaya’dan çok sayıda türkü derlemiştir.

         

                    Ankara’da Muzaffer Sarısözen’in en büyük yardımcısı Sarı Recep’ti. Sarı Recep klasik Türk müziği sazları arasında çalıyordu. 1893-1965 yılları arasında yaşayan sarı Recep on iki yıla yakın cepheden cepheye geçerek askerlik yapmıştı. Halk müziğini çok iyi biliyordu.

         

        1946 yılında Sarı Recep’in yanına iki yeni saz daha alındı. Mucip Arcıman ve Ahmet Gazi Ayhan. Ses sanatkârı olarak hâlâ Türk sanat müziği sanatçıları ek iş olarak halk müziği de söylüyorlardı. Bir süre sonra kadro açıldı ve ilk halk türküsü solistleri göreve alındı. Bunlar; Neriman Altındağ, Muzaffer Kıvılcım (Akgün), Alican Canlı (Can), Turhan Karabulut, Sabahat Tarabaş, sonradan Karakulak ve Nurettin Çamlıdağ alındı. Sazlara bir süre sonra Osman Özdenkçi ve Ahmet Yamacı katıldı.

         

        1950 yılında kadroya; Emin Aldemir, Seyfeddin Sığmaz, Mustafa Cengiz Akmeriç, Kemal Karasüleymanoğlu ve Necdet Nemutlu ilave edildi.

         

        1953 yılında, Nida Tüfekçi, Nezahat Bayram ve Aliye Akkılıç sınav kazanarak kadroya girdiler.

         

                    1955 yılında Saniye Can, Nurettin Dadaloğlu, Selahattin Erorhan, Nevin Akol, Ahmet Sezgin katıldılar. Muazzez Türing, tekrar göreve döndü. Muazzez Türing, Mektebin bacaları adlı türküsüyle Türk halkına mal olmuş bir sanatçıdır.

         

        Yurttan sesler programı o kadar ünlü olmuştu ki, yurt dışına gidecek sporcu kafileleri, bu programı dinlemeleri için götürülürdü. Celal Atik, Yaşar Doğu, Nasuh Akar, Hamit Kaplan ve dünya ve olimpiyat şampiyonu olmuş güreş takımlarımız bu programa dinleyici olarak katılırlardı. Çalıp söylemeyi çok seven kendisinden bazı türkülerde derlenen Olimpiyat şampiyonu İsmet Atlı, Sarısözen’in konuğu olarak defalarca mikrofona çıkmıştır. Yani o da Yurttan Sesler sanatçısı olmuştu. Hatta şampiyon güreşçilerden Bekir Büke’den “Havada kar sesi var” adlı türkü derlenmişti. 1960 yılında Yurttan Sesler’e sanatçı alınmak üzere bir sınav açıldı. Yıldız Ayhan, Yaşar Aydaş, Cemil Demirsipahi, Talip Özkan, Mustafa Özgül ve Necla Erol sınavı kazandılar.

         

                    1954 yılında İstanbul Radyosu Türk Halk Müziği sanatçısı almak için imtihan açtı. İmtihan için 225 kişi başvurmuştu. On ses, on saz sanatçısı alınacaktı. Ses sanatçısı olara; Orhan Atayalvaç, Rıdvan Çar, Ahmet Sezgin, Fatma Türkan, Yüksel Özkaynak, Selahattin Erorhan, Neriman Gürpınar, Nihat Mercanlı, Nasip Cihangir, Birgül Bilgises; Saz sanatçısı olarak Zekai Beşgül, Orhan Dağlı, Yücel Erdoğan, Kenan Şavklı alındı. Daha sonra bu sanatçılara Azize Tözem, Adnan Türközü, Aziz Şenses, Salih Uygun, Hüseyin Oylum, Mustafa Ceyhanlı, Yücel Paşmakçı, Necat Buhara eklendi. Amaç Ankara’da olduğu gibi İstanbul’da da bir Yurttan Sesler kurmaktı. Sarısözen İstanbul’a gelerek bu topluluğu çalıştırdı. Sonra görevi Ahmet Yamacı’ya bıraktı. Ahmet Yamacı, Yurttan Sesler’i yönetmekle kalmıyor, yurdun dört bir yanını dolaşarak türküler derliyor notaya alıyordu. Gezdiği il sayısı altmışı, derlediği türkü sayısı, beş yüzü, notaya aldığı oyun havası ise yüz elliyi geçmişti.

         

        Sarısözen, 1958’de İzmir’de Yurttan Sesler Korosu’nu kurarak başına Mustafa Hoşsu’yu getirdi. İzmir Yurttan Sesler Korosu, Ege halkının zevkine hitap etmek amacıyla kurulmuştu. Koro çok sayıda efe ve zeybek türküsü icra etmiştir.

         

        Sarısözen, 4 Ocak 1963’de vefat eder. Yurttan Sesler programı ile o kadar özdeşleşmiştir ki, Sarısözen denince akla Yurttan Sesler, Yurttan Sesler denince Sarısözen gelir. 1952 yılında yayımlanan kitabı da Yurttan Sesler adını taşır. Sarısözen’in ölümünden sonra, programın adı gündeme gelir Bir kısım dostu, onun anısına programın adının değişmesini ister, bir kısmı ise, Hoca bu adın devam etmesinden memnun olurdu, diyerek zaman zaman sözlü vasiyeti olarak anlattıklarını söylerler. Ve programın adı aynı kalır. Nida Tüfekçi ve Yücel Paşmakçı gibi öğrencileri programı bu günlere getirirler. Bu program sayesinde halk zevki bütünleşir. Vanlı, Karslı, Edirne’nin, Tekirdağ’ın türkülerini dinler öğrenir. Türkçemiz zenginleşir. Hatta insanlar kendi şehrinin yöresinin kültürünü ve zevkini öğrenir. Yurttan Sesler, en uzun soluklu program olarak Guinness Rekorlar kitabına girmelidir.

         

         

        

         

         

         

        

         


Türk Yurdu Ekim 2013
Türk Yurdu Ekim 2013
Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele