Cumhuriyet Türkiyesi Bir Modernleşme Tecrübesinin Zihniyet Kodları

Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

         ‘ “…Redingotlu adam, dirseğiyle kasketlinin böğrüne vurdu:

        “Deyiver, be… Ne biliyon, daha deyiver…”

        “Deyemem…”

        Bunlar böyle bağdaşırken bir üçüncü söze karıştı. Bu tıknaz, babacan bir tipti.

        “Ne var, bunu bilmeyecek be? İşte, ben deyivereyim: içerde tango var,” dedi.

        “Tango mu? Ne dedin, tango mu? He, he, he…”

        “Tango da kim oluyor ki?”

        Tıknaz adam, bunu bir türlü anlatamıyordu. Çünkü, onun için tango kelimesinin ifade ettiği mâna gayet müphem ve müphem olduğu kadar genişti… ’

Yakup KADRİ

         

[1]

        “Memleketimizde kuvvetli bir hükümet teessüs edememesi, Türklerin iktisadî sınıflardan mahrumiyeti yüzündendir.

Ziya GÖKALP[2]

 

        I

         

        Yüzüncü yılına yaklaşan Cumhuriyet tecrübesi üzerine düşünen biri, kendi kendine ister istemez şu suali soracaktır: sistemi en iyi karakterize eden merkezî figür nedir, ne olabilir? Bunun önü ve arkası var mıdır? Varsa, bunlar arasındaki benzerlik ya da farklılıklar nelerdir? Bu sualler daha da uzatılır, iş bizim modernleşme devrimizin en önemli duraklarından biri olan Tanzimat devrine kadar geriye götürülürse, çok daha kapsamlı kavramsal araçlara ihtiyaç duyulabilir. Fakat burada biz sadece bir kavramı, bürokrasi kavramını kullanarak, olan biteni anlama üzerine bir deneme yapmak istiyoruz. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla bütün modernleşme devirlerimizi ihata eden bu kavram, bugün de önümüzde bazen bir heyula, bazen de bir parıltı olarak çıkıyor, bütün tartışmaların odak noktası hâline gelebiliyor.

         

        Reşit Paşa’dan başlayarak Âli ve Fuat paşalarla ilk olarak on dokuzuncu yüzyılda mülkün mukadderatında müessir olmaya başlayan ilk bürokrat nesli, kapıkullarından farklı olarak, kendini padişahın değil, bizatihi devletin hizmetkârı olarak görmeye başlamıştı. O ana kadar mülkün sahibi olarak padişah ve onun irade-i seniyyesi esas alınırken, Tanzimat’tan sonra, bunların yerini devlet ve kanun alır. Her ne kadar irâd edilen nutuklar ve çıkarılan kanunnamelerde padişah efendimizin irade-i şâhânesi hâlâ belirgin olarak kendini hissettirse de durum böyledir artık.

         

        Son Sadrazamlar yazarının kaleme aldığı eser, bürokrasi ve hanedan arasında kimi zaman ince manevralar, kimi zaman da kanla kirlenen mücadelenin bazı safahatını sunar bize. Orada düvel-i muazzamadan tutun, saray içi entrikalara ve hatta bizzat yazarla devrin mühim zevatı arasında (Sadrıazam Küçük Said Paşa) geçen şahsî meselelere varıncaya kadar bir yığın malumata rastlayabilirsiniz. Fakat bütün bu teferruatın arka planında büyük bir dekor gibi duran ana figür, mülkün tasarrufu, yani işlere kimin vaziyet ettiği ya da edeceği meselesidir. 

         

        Daha sonra “hâkimiyyet bilâ kayd-u şart milletindir” ifadesinin meclis kürsüsüne asıldığı günlerde, söz konusu ifadeyle, işlere milletin vaziyet edip etmeyeceğinden ziyade, asıl olarak “kimin” devre dışı bırakılacağı belirtilmek istenir. Hedef bellidir ve vakit fevt edilmeden gereği yapılır. Fakat bu, hâkimiyetin millet iradesine bırakılacağı anlamına gelmez. Bürokrasi bir adım daha atmış ve devlet hizmetinden devletin sahipliğine terfi etmiştir. Bundan böyle bürokrasiyle hanedan arasında sona eren mücadele, yeni bir zemine, bürokrasiyle halk arasındaki gerilime terk-i mevki etmiştir[3].

         

        O günden bugüne Türkiye’deki esas mücadele, bir sınıf mücadelesinden ziyade, (bu hiç olmadığı gibi geleneği de yoktu) bürokrasi ve millet arasındaki bir iktidar mücadelesine dönüştü. Zaten bir tarım toplumu olan memlekette, sermaye emek karşıtlığından söz edilemezdi. Karşıtlık daha ziyade bürokrat vatandaş çekişmesi şeklinde cereyan etmiştir. Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf hikâyesinde kanun kuvvetini kendi şahsî çıkarları için kullanan zorba tavırlı tahsildar tipi, bunun en alt kademedeki tipik örneğini karakterize eder.

         

        Mülkün mukadderatına hâkim bu gücün en tipik temsilcisi, devr-i cumhuriyette İsmet Paşa’dır. Gerçekten de cumhuriyetin kuruluşundan en zor dönemeçlerde yaşanan netameli bütün tecrübelerin üstesinden gelinmesinde, işlere onun vaziyet ettiği görülür. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nda da ondan sonra karşı karşıya kalınan II. Büyük Harp ve sonrasında içine girdiğimiz Batı Bloğunu tercih ve çok partili sisteme geçiş aşamalarının tamamında, o ve arkadaşlarının iradesini görmeden meseleyi anlayamayız. Hatta içlerinde Rauf Orbay, Halide Edip ve Adnan Adıvar gibi ünlü isimlerin de bulunduğu ve nihayetinde bir iç hesaplaşma olan 150’liklerin memlekete geri çağrılmak suretiyle sisteme entegre edilmesi de dâhil, olumlu ve olumsuz bütün süreçlerde onun imzası vardır. Nitekim Şevket Süreyya’nın Paşa hakkındaki şu tasviri, bizim burada başvurduğumuz kurguyu tamamlayan sağlam bir tipoloji örneği sunar.

         

        “İnönü hiçbir zaman büyük hareketlerin adamı olmadı. Her zaman statik ve kutsal bir hiyerarşi olarak gördüğü ve hükümet olarak adlandırdığı düzen içerisinde kaldı. Kanun ve düzeni, her zaman görkemli eylemlere yeğledi. Reformu kurulu düzen içinde aradı.[4]

         

        “Reformu kurulu düzen içinde aramak”, Paşa için mahz-ı hakikat, ayn-ı hakikat bir tanımlamadır. Dâhilî ve haricî siyasetinin temel aksını kendisinden evvelkiler gibi mülkün bekası üzerine oturtan paşaya, bu yönüyle inkılâpçı demekten ziyade, ıslahatçı demek daha uygun olabilir.[5] Âli ve Fuat Paşalar mülkün bekasını emniyete almak için, devlet-i âliyenin menfaatlerini Avrupa devletler sisteminin güvenliğiyle ilişkilendirme yolunu tercih ederken, İsmet Paşa da aynen selefleri gibi, zaten yetersiz olan askerî ve ekonomik gücü diplomasiyle ikame etmeye çalışır. Zaman zaman aşırı bir ihtiyatkârlık havasına bürünen bu siyasetin ülke menfaatlerine zarar verdiği şeklinde mütalaalar ileri sürülse bile, gerek dış politikadaki uzlaşmacı tavrı, gerekse Türk İnkılâbının aşırılıklarını törpüleyerek süreci rutinleştirmesi ve idareyi esas olarak siyasî/ideolojik etkilerden önemli ölçüde korunmuş bürokrasiye tevdi etmesi, onun modern devlet sistemimiz üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemlidir.

         

         

        II

         

        Kendini, mülkün hadimliğinden sahipliğine terfi ettiren bu dönüşüm, bu zihniyet biçimi; bürokrasinin tipik davranış tarzıdır. Cumhuriyet seçkinlerinin dillerine pelesenk ettikleri “Halka doğru” sloganı bile, hakiki manasında halka gitmek değil, halkı kendine çekmek, yani kurgulanan tasarıyı halka empoze etmek şeklinde ifade edilmiş, o şekilde anlam kazanmıştır[6]. 1950 seçimlerinden hemen sonra, askerî yüksek bürokrasiden bazılarının “ne oluyor, ne oluyoruz” tarzındaki şaşkınlarını arz sadedinde İsmet Paşa’ya koşmaları, biraz da bu ruh halinin eseridir. Mülk elden çıkmakta, ayak takımından bazıları işlere vaziyet etmeye başlamaktadır.

         

        Burada da İnönü’nün tavrı belirleyici olur. Mülkün bekası BM ve Şimali Atlantik Paktı üzerinden Amerikan dünya sistemine eklemlenmekle ancak mümkün olacaksa, iktidardan geçici olarak vazgeçmek de dâhil her türlü fedakârlık göze alınabilir. Görüldüğü gibi burada da mülkün bekası her şeyin üzerinde görülmekte, yapılıp edilenler buna göre tanzim edilmektedir. Fakat bu tavrın itidal hâlini aşması, sivil bir yapı olması gereken partiyi [CHP], bürokrasinin, yani devletin bir aygıtı hâline getirme riskiyle karşı karşıya bırakmıştır. Daha sonra muarızları tarafından CHP’ye yöneltilen eleştirilerin en mühimlerinden biri, bürokratik oligarşiyle birlikte iş tutma görüntüsü, yani devletin partisi olma ithamıyla suçlanmasıdır. Bu itham haksız da değildir. Celal Bayar’ın DP’nin ilk genel kurulunda söyledikleri, bu iddiayı teyit eder.

         

        “Siyasal partimizin ilk yılında, Cumhuriyet Halk Partisi ve üyeleriyle değil, diğer hükümet güçleriyle uğraşmak zorunda kaldığı iyi bilinen bir olgudur. Bir siyasal partinin diğer siyasal partiler ile rekabete girmesi sadece doğaldır. Lakin siyasal gelişimin ileri evrelerindeki ülkelerde bir siyasal partinin hem kamu yetkisini, hem de bu yetkinin getirdiği araçları kendi elinde tutan bürokrasiden gelen baskılara katlanması kabul edilemez.”[7]

         

        Memleketimizin gardırop solu, zavallı entelijansiyamız, bürokrasi ve geniş halk yığınları arasındaki bu gerilimi, Marksist şemayla anlaşılır bir zemine oturtamadığı için, bir türlü meselenin künhüne vakıf olamamış, işi “irtica” yaftası ve “laiklik” karşıtlığıyla açıklamaya çalışmıştır. Elbette Müslüman halkın pozitivist inkılâp dalgasına karşı gizli ya da açıktan, ciddi bir direnç gösterdiği biliniyor olsa bile, bütün olan biteni sadece inkılâp karşıtlığı üzerine kurgulamak da ancak pozitivist bağnazlıkla açıklanabilir. Bazılarının bugün bile meseleyi yeterince kavradığı söylenemez. Oysa kadimden bu yana artık değerin siyasal mekanizma üzerinden aktarıldığı bir memlekette asıl kavga, “emek-sermaye” karşıtlığı üzerinde yaşanan bir “sınıf” kavgasından değil, “mülkün tasarrufu” üzerinde yaşanan bir “statü” rekabetinden kaynaklanıyordu.

         

        Cumhuriyeti kuran seçkinler, ahaliyi kâğıt üzerinde bile olsa, “tebaa” statüsünden eşit yurttaşlar statüsüne yükseltirken, aynen Fransız modelinde olduğu gibi modern bir ulus inşasını hedeflemiş, bu minval üzerinde düzenlemelere girişmişlerdi. Romantik bir heyecan dalgası hâlinde bütün yurt sathına yayılmaya çalışılan yeni yurttaş tipi ve inkılâp furyası, her nedense bir türlü istenen neticeyi vermedi, veremedi. Veremedi, çünkü seçkinci bürokrasi, iktidar tekelini demokratik zeminde kurumsallaştırmayı, daha doğrusu hem siyasal hem de ekonomik demokratikleşmeyi rasyonel olarak biçimlendirme konusunda yeterli donanıma sahip olmadığı gibi, yeterince istekli de değildi.[8] 

         

        Burada asıl sorun, bürokratik seçkinlerle halkın, ilişkilerini, hangi meşru zemin üzerinden anlamlandıracağı ve nihayetinde bunu hangi meşru, rasyonel mekanizmalarla destekleyip sürdüreceği meselesi üzerinde odaklanıyordu. İmparatorluk Türkiye’sindeki sultan-halifenin “ulu’l- emr”inden seküler cumhuriyet Türkiye’sinin teknokrat bürokratına uzanan çizgide, meşruiyetin kaynağındaki radikal değişme, her ne kadar bazı infiallere sebep olsa da, geniş halk yığınlarının “aşkın devlet” itikadı büyük ölçüde yerli yerinde kalmaya devam etti. Devlet yine aynı kutsal, aşkın devlet, yöneticiler yine aynı geleneğin devamı, emir sahibi yöneticilerdir. Fakat “ulus bilincine” sahip olamayan halk, hiçbir zaman eski “reaya” yönetici ilişkisinin eşitsiz ikileminden kurtulamadı. Eski rejim halkın değerleriyle taban tabana zıt seküler içeriğiyle aynen devam ediyordu.  

         

         

        III

         

        Bugün memlekette devlet dışı modernleşme olarak da tavsif edebileceğimiz ve uzun bir süredir nüvelenen yeni bir hadiseyle karşı karşıya bulunuyoruz. Yeni durum, yükselen yeni orta sınıflar ve gelişen, serpilen, büyüyen ve en nihayetinde, politika dâhil gündelik hayatın bütün alanlarında kendini hissettirmeye başlayan yeni sermaye sınıflarıdır. Bu ikinciler, cumhuriyet seçkinleriyle kol kola serpilen İstanbul sermayesinden farklı, hatta tam karşıt bir eksende, muhafazakâr hayat pratiklerinden beslenen ve bürokrasiye rakip çevrelerle organik ilişki hâlinde bulunan yeni sınıflardır. Bürokrasinin rakipsiz iktidarı, yükselen bu yeni sınıflar ve bunlara dayanan siyasal partilerle gittikçe sarsılırken, kurulmakta olan yeni düzen, ister istemez yeni çelişkileri de beraberinde getirmektedir.[9]

         

        Ülkede Tanzimat’tan bugüne, yaşanan bütün olumsuzlukların kendisine fatura edildiği bürokrasi, belki de tarihinin hiçbir döneminde karşı karşıya kalmadığı kadar ciddi bir mevzi kaybıyla yüz yüze gelmiş bulunuyor. Nötr bir aygıt olarak kamu çıkarını işleten bürokrasinin Türkiye sürümü, yansız bir aygıt olmaktan çok, hem kamusal gücü kullanan ideolojik seküler bir aygıt hem de devlet iktidarını kullanan aşkın bir sınıf gibi davranmış, öyle algılanmıştır. Bu ikinci niteleme, yani aşkın bürokrasi nitelendirmesi, bürokrasinin tercihleriyle aşkın devletin ayna kapta erimesi, eritilmesi ve nihayetinde “bürokrasi, devlettir; devlet, bürokrasidir!” şeklindeki nihai forma zarf olarak kullanılmıştır.

         

        Sınıflı kapitalist toplumların aksine, arka planında Osmanlı geleneksel nizamının zihniyet kodlarını devam ettiren erken Cumhuriyet, “insan gücü piramidinde verili bir konumun”, yani statünün, “neden daha fazla gelire” sebep olduğunu gösteren çarpıcı örneklerle doludur.[10] Bu durum daha sonra ve günümüzde de aynı zihniyet kodlarını izleyerek varlığını sürdürmüş, günümüze kadar ulaşmıştır. Verili konumun dağıtım tekelini elinde bulunduran devlet, yani bürokrasi; sadece yanlı ideolojik tutumuyla değil, ekonomik artığı denetleme gücüyle de özgün bir sınıf tavrı sergilemiştir. Bu tavır, Bertrand Russel’ın The Practice and Theory of Bolshevism başlıklı kitabında ifade ettiği siyasal iktidar gücünün, ekonomiden yalıtılmış steril bir güç değil, ekonomi de dâhil hayatın bütün kademelerini belirleyen bir güç olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. 

         

        “Komünist (Bolşevik) teorinin hatası, bana kalırsa, dikkatini sistemin aksayan noktalarından sadece birinde, yani servetin adaletsiz bölüşümünde toplamaktan ileri geliyor… Bana sorulsa, bozukluğun en büyüğü kuvvet ve iktidar dağılımındaki eşitsizlikten geliyor derdim.”[11] 

         

        İmdi, bütün bunlar bize bir şeyi, Osmanlı ancien régime’ine yapılan müdahalede, düzeni değiştiren, dönüştüren devrimci sınıfın, Batılı benzerlerinde olduğu gibi burjuva değil, bürokrasi olduğunu anlatıyor. Fakat ironik olan şurası ki, tüm eski aleyhtarlığına rağmen, Osmanlı ancien régime’inin ardılları da, tıpkı selefleri gibi, ekonomik ve idarî zihniyet olarak Osmanlı ancien régime’inin tipik varisleri olmaya devam etmişlerdir. “Din-ü devlet” referans dizgesinin meşrulaştırdığı kutsal/aşkın devlet çizgisinden, “laik devlet” referans dizgesinin meşrulaştırdığı pozitivist/aşkın devlet çizgisine doğru radikal bir kırılma yaşanırken bile, devletin anlam ve fonksiyonu doğulu karakterini muhafaza etmiş, iş dünyasının yüzü aynen Osmanlı geçmişinde olduğu gibi piyasaya değil, devlete dönük olarak yaşamaya devam etmiştir. Bu açıdan bizdeki bütün ıslahat ve İnkılâp hareketlerini, bütün Batıcı görünümü ve seküler içeriğine rağmen, Doğulu karakterini muhafaza eden birer “tanzimat” hareketi olarak nitelendirmek pekâlâ mümkündür.

         

        Bugün hem muhafazakâr büyük ana gövde hem de yaşama biçimi olarak Batılı değerler sistemini benimseyen toplumun diğer yarısı, Batı’da olduğu gibi ekonomik birer sınıf temelinde karşı karşıya gelen bir farklılığı değil, daha çok kültürel farklılaşmaya dayalı bir ayrışmayı ifade ediyor. Büyük muhafazakâr kitle daha çok “DP, AP, ANAP, AKP” ekseni etrafında toplanırken, bireysel pratiğinde Batılı değerler sistemini benimseyen ana kitle, daha ziyade CHP çatısı altında bir araya gelmiş, kendisini öyle ifade etmiştir. Daha sonra, özellikle “ortanın solu” kavramının ortaya atılmasıyla birlikte Kemalist inkılâpçılık, Marksist çağrışımları olan devrimcilik kavramıyla birlikte kullanılmaya başlamıştır. Böylece hem sol kavramına hem de inkılâpçılık ve devrimcilik kavramlarına yüklenen belirsizliğin sağladığı serbest çağrışım imkânları, devletin partisi olan sağcı bir yapıyı, ciddi bir anlam kaymasıyla kitlelerin gözünde solcu olarak göstermeye yetmiştir.

         

        Bu yanlış tanımlama, “sağ-sol” yaftasıyla anılan bu büyük anlam kırılması, daha sonra konu üzerinde analiz yapan sosyal bilimcilerin zihin kodlarında da benzer bir kırılmaya sebep olmuş, gerçekte kimin statükoyu, kimin değişimi savunduğunu anlaşılmaz hâle getirmiştir. Oysa Türkiye örneğinde Batılaşmanın çelik zembereğini oluşturan bürokratik devrimci çaba, ancien régime’in karşısında tepeden inmeci devrimci, yenilikçi bir çizgiyi temsil ederken, belli bir noktadan sonra “özcü-dogmatik” bir ilkeler, reçete düşünce sistemleri modeline dönüşerek, demokrasi ve değişim karşıtı koyu seküler bir tutuculuğa, statüyü savunan antidemokratik bir “cumhuriyet muhafızlığına” evirilmiştir.[12]

         

        Bürokrasi burada, Kemalizm’i, bu özcü ilkeler sisteminin ideolojik aracı olarak kullanan, değişim karşıtı en büyük muhalif ve örgütlü güç olarak algılanmaya başlanmıştır. Bilhassa askerî bürokrasinin laiklik karşıtı söylemleri bahane ederek sekülarizme yüklediği yoğun din karşıtı pozitivist anlam, bu karşıtlığı politik bir dayanak olarak kullanan siyasî aktörlere geniş bir manevra sahası vermiş, onların elini politik olarak güçlendirmiştir. Bilhassa 28 Şubat ve sonrasında kullanılan demokrasi karşıtı kapalı, otarşik, otoriter ve üçüncü dünyacı bir söylem içeren dilin, sadece geniş muhafazakâr kitleler üzerinde değil, aynı zamanda demokrasi yanlısı kitleler ve seküler aydınlar üzerinde bıraktığı etki, sonun başlangıcı olmuştur.

         

        Cumhuriyetin 90. yılına yaklaştığımız şu günlerde, Türkiye’nin düzeni, siyaseti bürokrasinin dengelediği, hatta denetlediği ve gözetim altında tuttuğu “bürokratik aşkıncılığın” çok ilerisindedir. Henüz kendi kendine müstakil olma durumuna ulaşmamış olsa bile, gelişmekte olan bir burjuva sınıfı, her alanda ağırlığını gittikçe hissettirmeye başlayan iyi yetişmekte olan eğitimli bir orta sınıf vardır. Fakat görünen bir şey daha var ki, o da bürokrasinin uzun bir süre kullandığı ve tekeline aldığı kamusal gücü; bu sefer de aynı mazeretin bıraktığı boşluğu kullanarak, bürokrasiyi tasfiye yönünde kullanan politik gücün; varlığından şikâyet ettiği aynı tavrı, kamusal gücü, ideolojinin emrinde bir araç olarak kullanma eğilimidir. Bu son nokta ve sakıncaları, doksanıncı yılına geldiğimiz şu günlerde, Türk demokrasi tecrübesinin aşması gereken yeni bir safhayı temsil ettiği için, müstakil bir mütalaayı hak ediyor.    

         


        


        

        *Doç. Dr., Bilecik Şeyh Edebalı Üniversitesi İİBF

        [1] Cumhuriyetin ilk yıllarında henüz açılan Ankara Palas’ın “hall ve salonlarında” “Noel ve yılbaşı balolarına” rağbet oldukça fazladır. Yukarıdaki konuşma, “donu üstünde bir redingot eskisi giymiş ve bunun üstüne bir kuşak bağlamış acayip kıyafetli bir adamın yanındakilerle muhaveresinden ibarettir. Yakup Kadri, Ankara romanında inkılâbın tezatlarını böyle eleştirir. Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, (2004), Ankara, İletişim Yayınları, İstanbul, s.111.


        

        [2] Gökalp, Ziya, (1976), Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, (haz.) İbrahim Kutluk, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları 1. Seri: 4, Emel Matbaacılık, Ankara, s. 6.


        

        [3] Buradaki bürokrasi hükümetin emrinde renksiz bir cihaz olarak iş gören Weberyen bir bürokrasi değil, Kemalist Batıcı modernleşme rolünü benimsemiş ideolojik ve yanlı bir bürokrattır. Fakat böyle bile olsa işlere tamamen İsmet Paşa’nın vaziyet ettiği dönemde, Tanzimat ricalinin “kariyer” sistemine göre düzenlenen sistem, bürokratik yapılanmanın tekrar ana karakteristiği hâline getirilir. Fakat bu, bilhassa askerî bürokrasiyi renksiz bir cihaz gibi işleyen bir kurum haline getirmez. Cumhuriyetin kuruluşundan beri, kendini ülkenin sahibi olarak gören bu sınıf, uzun süre hükümetlerin emrini dinlemek yerine onlara isteklerini dayatma yolunu tercih eder.


        

        [4] Metin Heper, (2006), Türkiye’de Devlet Geleneği, Doğubatı Yayınları, Ankara, s. 126.


        

        [5] 1934 yılında Türk İnkılâbına dair verdiği bir nutukta Paşa aynen şöyle demektedir: “Birtakım nazarî prensipleri ilk anda birden ifade, ilân eden ve onları tatbike çalışan usul yerine bizde, millî ülküyü ve büyük ana hatları gözde tutan ve “tatbikatta her lüzum karşısında, müteakiben, fakat durmadan tedbirini bulan usul cari olmuştur.” Türk inkılâbı usulünün bu mânâsının amelî ve daha muvaffakiyetli olduğu sâbittir.” İtalik vurgulara bana aittir. Özcü prensipler ve kodifiye edilmiş kurallar mecmuasından çok, bizim klasik usulümüzde cari olan ve adına “mesele hukuku” da denilen usulü izleyen Paşa, her ne kadar konuşmasının başında ıslahatçı değil, inkılâpçı olduğunun altını çizse de aktardığım ifadeler onun; reformu kurulu düzen, yani hayatın içinde arayan ideolojiden uzak pragmatik ve pratik bir adam olduğunun bariz kanıtıdır. Söz konusu alıntı için bkz. İnönü, İsmet, (1992), “İnkılâp Kürsüsünde İsmet Paşa’nın Dersi”, Atatürk Devri Fikir Hayatı I, (haz.) Kaplan, Mehmet; Engünün, İnci; Kerman, Zeynep; Birinci, Necat; Uçman, Abdullah, Kültür Bakanlığı/468, Ankara, s.273. 


        

        [6] Karpat’a göre “cumhuriyet rejiminin yaratmak istediği yeni birey, rasyonel, din karşıtı ve bütün meselelere entelektüel açıdan yaklaşacak kişiydi.” Türklerin nihai amacı çağdaş uygarlığı yakalamak, hatta geçmekti; uygar kişi, mantıklı davranan kişiydi. Bkz. (Heper, 2006: 120).


        

        [7] Metin Toker’den nakleden (Heper, 2006: 137)


        

        [8] İnkılâp seçkinlerinin o yıllardaki tereddütlü tavrını Şevket Süreyya kendi zaviyesinden anlatır, uzun uzun eleştiriye tâbi tutar. Bilhassa 1929 Dünya Ekonomik Buhranı sonrasında meydana gelen gelişmeler, Şevket Süreyya’ya göre, az gelişmiş memleketler için tam anlamıyla bir fırsattı. Talep yetmezliğinin sadece mal arzını değil, fizikî sermayeyi de sudan ucuz hâle getirdiği bir dönemde, Kadro dergisinde “makinelerin muhacereti” şeklinde bir yazı bile kaleme aldığını söyler. Fakat tepkiler ilginç, ilginç olduğu kadar da gülünçtür: “ –Öyle ya? Fabrikalar kurulacak, âlâ! Fabrikalar kurulunca ameleler olacak. Ameleler olunca da, gelsin komünizm!..” Bkz. Aydemir, Şevket Süreyya, (1997), Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 451–453.


        

        [9] Türk İnkılâbının başlangıcından bugüne, her devir kendi zenginini yaratmıştır. Siyasetin hemen yanı başında, karşılıklı bir nemalanma hâlinde birbirinden beslenen bu sınıfların seküler ya da “muhafazakâr” değerler sistemine bağlı olması neticeyi değiştirmez. Sermayenin biriktirilmesi bu topraklarda hep aynı usulü izleyerek sağlanmıştır: ekonomi dışı politik yollar. Biz de hâlâ sermayenin yönü büyük ölçüde piyasadan çok, devlete dönüktür. Bunun esas itibarıyla bizim farklı tarihsel şartlara bağlı olmamızla açıklanabileceği söylenebilir.


        

        [10] Bu konuda, yani paternal devlet modelinin Osmanlı’dan cumhuriyete izlediği seyre dair özgün bir değerlendirme için bkz. Mardin, Şerif, (1992), “Türkiye: Bir Ekonomik Kodun Dönüşümü” Makaleler 4, Türk Modernleşmesi, (çev.) Levent Köker, (der.) Mümtaz’er Türköne-Tuncay Önder, İletişim Yayınları, ss. 195–238.


        

        [11] Aktaran Ülgener, Sabri F., (2006),“İktisat Teorisi ve Kuvvet Faktörü”, Makaleler, (nşr.), Ahmet Güner Sayar, Derin Yayınları, İstanbul, s.643. Metindeki italik vurgular yazara değil, bana aittir.


        

        [12] Bunun en tipik örnekleri arasında Bahri Savcı ve Mümtaz Soysal gibi isimler zikredilebilirse de arkadan gelenlerin soy kütüğünde aynı damardan beslenen bir zihniyet kodunun izlerini görebiliriz. 1934 yılında verdiği bir nutukta, Türk inkılâbını bir ideoloji, “inkılâpçı ve idealist bir Türk münevver” hareketi olarak gören Şevket Süreyya’nın KADRO hareketi ile arkadan gelen YÖN ve AYDINLIK hareketlerinin tamamı, aynı özcü ideolojik damardan beslenir. Bu tip aydınlara göre “kamu yararı”, öyle farklı kesimleri temsil eden birbiriyle çelişkili sivil toplumla devlet arasında oluşturulacak meşru mekanizmalarla oluşturulacak bir şey değil, Türk milleti ve Türk devletinin yüzyıllar boyu siyasi kültüründe içkin olarak varolan ve nihaî şeklini, Türk inkılâbının ilkelerinde bulan amaçlarla ancak belirlenebilir. Şevket Süreyya’nın görüşleri için Bkz. Aydemir, Şevket Süreyya, (1992), “Yeni Devletin İktisadî Fonksiyonları”, Atatürk Devri Fikir Hayatı I, (haz.) Kaplan, Mehmet; Engünün, İnci; Kerman, Zeynep; Birinci, Necat; Uçman, Abdullah, Kültür Bakanlığı/468, Ankara, ss.415–432. Ayrıca bkz. (Heper, 2006: 142–149).


Türk Yurdu Ekim 2013
Türk Yurdu Ekim 2013
Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele