Yeni Rusya: "Yakın Çevre"den Sovyet Nüfuz Alanına...

Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

        13 Eylül'de 13. Zirvesi'ni Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te gerçekleştiren Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)'nün ana gündem maddelerinden birini de Suriye krizi oluşturmaktaydı. Nitekim, Zirve’nin sonuç bildirisi olan Bişkek Deklarasyonu'nun büyük bölümü ŞİÖ üye ülkelerinin Suriye krizinin çözümüne dair görüşlerine ayrıldı.

         

        Aslında bu sonuç, hiç de şaşırtıcı değildi. Ne de olsa ŞİÖ özü itibarıyla tek kutupluluğu reddeden ve bu bağlamda "anti-Amerikancı" olarak karşımıza çıkan bir yapı. Çin ve Rusya'nın başını çektiği bu yapıda gözlemci statüde ön plana çıkan iki ülkenin varlığı (İran ve Pakistan) da bir yönüyle bu örgütün ABD ile olan ilişkilerinin olası seyrinin alacağı boyutu ortaya koyuyor.

         

        Nitekim, Suriye krizi ve buna örgütün siyasi çözüm yolunda yaptığı çağrı, bundan sonraki süreçte daha dengeli bir uluslararası sistemin inşası noktasında güçlü bir sacayağına dikkatleri çekiyor. Dikkat çekici bir diğer husus ise, tarihe 08.08.08 olarak geçen Rusya-Gürcistan krizinde Rusya'ya beklediği desteği vermeyen ŞİÖ'nün bu sefer farklı bir tutum sergilemiş olması.

         

         

        ŞİÖ Desteğinin Arkaplanı...

         

        Bunda da iki temel hususun etkili olduğu görülüyor: 1. Bu krizde (daha genel anlamda Arap Baharı ile başlayan ve Kuzey Afrika-Ortadoğu'da etkisini gösteren) Çin'in de çıkarlarının ciddi anlamda darbe almaya başlaması ve bundan dolayı Direnç Cephesi'ne destek vermenin Pekin yönetimi açısından kaçınılmaz bir hale gelmeye başlaması; 2. Arap Baharı'nın Türkistan Baharı'na dönüşme olasılığı ve bunun başta ŞİÖ üyesi Orta Asya devletleri olmak üzere bölge güçleri üzerinde yarattığı etki ve ön alıcı hamleler yapma gereği.

         

        Bu kapsamda Suriye krizinin alacağı boyut ŞİÖ ülkelerini çok yakından ilgilendiriyor. Nitekim, Esad rejimini ayakta tutan da ŞİÖ'nün iki büyük gücü Rusya ve Çin ile birlikte, örgütte gözlemci statüde bulunan İran'ın verdiği doğrudan/dolaylı destekler olarak karşımıza çıkıyor.

         

        Burada, özellikle Rusya'nın yürütmüş olduğu kriz politikası ve direnç, hiç kuşkusuz son ŞİÖ kararını da büyük ölçüde etkilemişe benziyor. Açıkçası, "Soğuk Savaş"ı kaybeden Rusya'nın Suriye'de bu kadar direnç göstereceğini ve hatta bu ülkede etkili bir konuma, varlığa ve çıkarlara sahip olduğunu muhtemelen pek çok kimse tahmin etmiyordu. Ama Rusya'nın bu kararlı tutumu, ŞİÖ içerisindeki etkisini, gücünü de arttırmış görünüyor.

         

        Bu da yakın çevresinde yeniden gücünü tesis etmeye başlayan Rusya açısından, eski Sovyet alanında yeniden nüfuz alanı oluşturma noktasında güçlü bir örgütsel destek anlamına geliyor.

        Bu husus, aynı zamanda eski Sovyet nüfuz alanına Suriye krizi ile "erken" ve keskin bir dönüş yapan Rusya açısından bu kazanımların devamı ve özellikle de İran demektir ki, Suriye'ye verilen desteğin arkasında da yazının ilerleyen bölümlerinde daha teferruatlı değineceğimiz üzere, aslında bu gerçeklik yatıyor. Bu da bölgemizde krizlerin eksilmeyeceği ve sıcak savaş olasılığının varlığını korumaya devam edeceği anlamına geliyor. Nitekim, Suriye krizinde ABD ve Rusya Soğuk Savaş sonrası dönemde ilk defa bu kadar ciddi bir şekilde karşı karşıya gelmiş bulunuyor. Öyle ki, tüm dünya zaman zaman iki nükleer güç arasındaki Küba Krizi'ni anımsatan çıkışlara şahitlik ediyor.

         

        Rusya'nın hamlesi ŞİÖ ile sınırlı değil. Son G-20 Zirvesi de bu bağlamda Rusya'nın Suriye krizinde önemli diplomasi hamlelerine sahne olmuş durumda.

         

         

        G-20 ve Rusya...

         

        Bu kapsamda, St. Petersburg'da gerçekleştirilen G-20 Zirvesi bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkıyor. Bu tarihe kadar Suriye krizinde inişli-çıkışlı bir tepki politikası izleyen ve hatta son kimyasal silah kullanımı sonrası bir savaşın tarafı olmayacağını açıklayan Rusya'nın bu sefer tavrını çok daha net ortaya koyması, Rusya'nın göze göz, dişe diş stratejisini uygulamaya geçirdiğini gösteriyor.

         

        Nitekim, Zirve'nin devam ettiği ve Obama'nın kararlılık konuşması yaptığı sırada Rusya'nın Şam'daki küçük reaktör üzerinden yaptığı "Suriye saldırısı nükleer felakete yol açar" uyarısı, müdahaleyle ilgili "ucu açıklığı" göstermesi itibarıyla gündeme bomba gibi düştü.

         

        "Aba altından nükleer sopayı gösteren" bu dolaylı mesaja paralel olarak Rus Ordusu tarafından yapılan ve Suriye hava savunma sistemlerinin bu ülkenin hava sahasına girecek tüm uçakları, Tomahawk füzelerinin yarısını yakalayabilecek güçte olduğunu belirten açıklaması da tansiyonu yükselten bir başka gözdağı gelişmesi oldu. Dolayısıyla, sınırlı da olsa Suriye'ye karşı gerçekleştirilecek bir müdahalenin beraberinde ne tür sonuçlara yol açabileceği artık büyük bir muamma!

         

         

        Temel Yanılgılar...

         

        Hiç kuşkusuz, en büyük yanılgıyı Libya krizi ve müdahalesi karşısında Rusya'nın takındığı tavır oluşturuyor. BM Güvenlik Konseyi'nde yapılan Libya oylamasında çekimser kalan Rusya'nın Suriye krizinde de çok fazla bir direnç göstermeyeceği öngörülüyordu. Bu öngörüyü destekleyen bir diğer kriz ise, Kosova olarak karşımıza çıkmaktaydı. Krizin sonuna kadar direnç göstermeye çalışan Rusya, nihayetinde sonucu kabullenmek zorunda kalmıştı.

         

        Oysa, Yeltsin sonrası büyük bir toparlanma sürecine giren Rusya, gücü-potansiyelleri çerçevesinde etkin bir kriz politikası izleyeceğinin sinyallerini uzunca bir süredir vermekteydi. Buna yakın çevresi Baltıklar, Karadeniz, Kafkasya, Hazar, Orta Asya ve Afganistan kadar Ortadoğu da dâhildi.

         

        Bununla ilgili somut örneklerin başında da İran nükleer krizi gelmekteydi. Nitekim, İran'ın güvenliğini kendi bekasının bir parçası olarak değerlendiren Rusya, İran'ı zafiyete uğratacak her gelişme karşısında doğrudan ya da dolaylı bir şekilde bu ülkeyi ve "çabalarını" destekleme yoluna gitmekten çekinmiyor. Bu kapsamda, Irak'ta ABD karşıtı direnişte İran kadar Rusya'nın oynadığı rolü de göz ardı etmemek gerekiyor.

         

        Aynı şekilde, 2006'da İsrail'in Lübnan'ı işgali girişimi karşısında Hizbullah'ın gösterdiği direnç ve ön plana çıkan sofistike silahlar da İran kadar Rusya'ya işaret etmekteydi. Dolayısıyla, Ortadoğu'da uzunca bir süredir vekâleten yürütülen savaşların en önde gelen aktörleri arasındaki yerini korumaya devam eden Rusya'nın bu rolünün göz ardı edilmesi en büyük yanılgılardan birisi oldu.

         

         

        Rus "Kaba Gücü" ve Caydırıcılığı...

         

        Bu arada, Gürcistan bunalımında ortaya koyduğu kararlılığı ve kullandığı enstrümanları da göz ardı etmemek gerekiyor. Nitekim, krizdeki "kaba gücü" ve bunun temelini oluşturan silahların caydırıcı niteliği, bugün kendisini Suriye'de de gösteriyor.

         

        ABD-Rusya arasındaki bu "Yeni Soğuk Savaş"ta Rusya'nın Ortadoğu'daki Küba'sı olarak ön plana çıkan Suriye'ye yönelik kuvvet kaydırmaları ve vatandaşlarını tahliyesi, bu açıdan önemli. Örneğin, Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Viktor Çirkov, Akdeniz’e 3 savaş gemisinin ulaşmak üzere olduğunu, bölgede bulunan Rus savaş gemilerinin sayısının 10’a çıkacağını açıklaması da bu açıdan gözden kaçırılmaması gereken bir diğer önemli ayrıntı olarak karşımıza çıkıyor.

         

        Açıkçası Rusya, Yalta düzeninde kendi payına düşen Suriye'yi kaybetmemek ve Yeni Yalta sürecindeki yapılanmada bu ülke üzerinden bölgedeki çıkarlarını korumak için her türlü olasılığı göze aldığı mesajını veriyor.

         

         

        Rusya, Bölgede Güçlü Bir İsrail İstemiyor...

         

        Rusya yakın çevresi sonrası öncelikli alanı oluşturan ve "Güney'e doğru" politikasının ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettiği Suriye'yi kaybetmeyi; tarihsel misyonuna ve Petro'nun vasiyetine ihanet etmekle eş değer kabul ediyor. Her ne kadar Petro vasiyetinde İran'ı işaret etse de Suriye dolaylı olarak zaten İran anlamına geliyor. Dolayısıyla, bölgede ABD ya da Batı adına hareket edecek bir gücün oluşumunun önüne geçmek Rusya'nın en temel politikalarından birini oluşturuyor.

         

        Bu da son dönemde bir kez daha ön plana çıkmaya başlayan İsrail demek. Bölgede güçlü bir İsrail, eski Sovyet alanında tekrar nüfuz sağlamak isteyen Rusya'nın hedef ve çıkarları açısından bir tehdit anlamına geliyor. İsrail demek, hiç kuşkusuz ABD demek. ABD-Rusya gerginliğinin arka planında yatan bir nedeni de işte bu gerçeklik oluşturuyor.

         

        Dolayısıyla Rusya, tüm hatlarıyla ABD'ye yükleniyor ve İsrail-Yahudi lobisi karşısında zor günler geçiren Obama'nın içinde bulunduğu zor durumu fırsata çevirmeye çalışıyor. Kerry-Lavrov arasında Cenevre'de gerçekleştirilen son anlaşmada bunun bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Açıkçası Rusya, mevcut durumda eski Sovyet alanında daha sık boy göstereceğe benziyor.

         

        Bu ise, Türk yakın çevresi ve Türk dünyası açısından farklı bir geleceğe işaret ediyor. Nitekim, Rusya'nın Güney'e doğru stratejisi tıkır tıkır işlerken, bizim projeler adeta abluka altında, tasfiye edilmeye çalışılıyor. Bu noktada ABD'nin bir kez daha "First Russia" (Önce Rusya) politikasına dönüş yaptığı ya da yapmak üzere olduğuyla ilgili sinyalleri de göz ardı etmemek gerekiyor. Türkiye, adeta ikinci kez yüzüstü bırakılıyor. Üzerinde düşünülmesi gereken asıl mevzu da zaten bu...

         


Türk Yurdu Ekim 2013
Türk Yurdu Ekim 2013
Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele