Damgalarımız Yetim Kaldı

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

        Gecesini gündüzünü, Türklerin dağa taşa yazıp, çizip kazıdıklarını belgelemekle geçiren Servet Somuncuoğlu, 6 Ağustos 2013 tarihinde hayatını kaybettiğinde 49 yaşındaydı. Kendisiyle ne zaman görüşsem ya bir dağ başında kayaların yüzünde damga ve resim arıyor ya Moğolistan bozkırında yazıtların fotoğrafını çekiyordu; ya yollardaydı ya da İstanbul'a dönmüş, gecenin bir yarısı belgeleri tasnif ediyor veya montaj yapıyordu. Sanki hiç uyumuyordu. Vefat ettiği gecenin sabahında habere inanamadım ve hemen e-postadan gelenlere baktım. O gece saat birde, 3-4 Ekim 2013 tarihlerinde düzenlenecek olan “İpek Yolu’nda Türk Dünyası Ortak Kültür Mirası Bilgi Şöleni” için bir yazı göndermişti. Türklüğün yılmaz savaşçısı son nefesine kadar çalışmıştı. Ömrü yetseydi bu "Bilgi Şöleni" çerçevesinde çekim yapacak, İpek Yolu ve kervansaraylarla ilgili bir belgesel hazırlayacaktı.

         

        Niçin bu kadar acele ettiğini ve çok çalıştığını, genç yaşta aramızdan ayrılınca daha iyi anladık. Hâlbuki, kuş uçmaz kervan geçmez dağ başlarında, dibi görünmez yamaçlarda, ıssız çöllerde, sis çökmüş vadilerde daha binlerce kaya resmi, kaya damgası ve yazıt onu bekliyordu. Umudumuz, yetiştirdiği pırıl pırıl gençlerde.

         

        Servet Somuncuoğlu, Türklerin yaşadığı ve yaşama ihtimali bulunan coğrafyaları gezdi, tanıdı ve belgeledi. Bu şekilde altı ülkede binlerce kilometre yol katetti. Sibirya, Moğolistan ve Çin'den Hakkâri, Ankara, Kütahya, Giresun, Denizli ve Çanakkale'ye kadar adım adım dolaşıp Türklerin izini sürdü. Bir şeyi fark etti. Buralardaki işaretler, damgalar, resimler birbirine yakındı, birbirine benziyordu, birbirinin aynısıydı. Kamuoyu, onu işte bu uçsuz bucaksız, Türklerin kültür ve medeniyeti kadar derin ve geniş coğrafyada fotoğrafladığı ve belgesel hâline getirdiği kaya resimleri ve damgalar ile tanıdı; tanıdıkça sevdi ve onun heyecanını paylaştı. Bu heyecan dalga dalga yayıldı. Kitaplarında fotoğrafları bulunan damga ve resimlerin işlendiği, dokunduğu, nakşedildiği elbiselerden oluşan ve "Damgaların Göçü" adı verilen defileler düzenlendi; halı ve kilimler sergilendi. Bu bir öze dönüş hareketiydi. Onun sayesinde hız kazandı, ondan sonra da devam edecektir. O da bunu istemiş ve "Dünya döndükçe Türk’ün tarihi, dili ve kültürü Orhun Çağlayanı gibi sonsuza dek akacaktır." demişti.

         

        Havadaki turna, su başındaki leylek, Toroslardaki ardıç, sedir, Karadeniz'deki sis, Tuva'daki ırmak, Kırgızistan'daki at... Somuncuoğlu'nun fotoğraflarıyla evimize, odamıza kadar geldiler.

         

        Servet Somuncuoğlu konuşmalar, toplantılar, konferanslar arasında mekik dokudu; hiçbir isteği geri çevirmedi. O, bu kadar koşuşturmaca içinde aslında tek bir şeyi anlatmaya ve gözler önüne sermeye çalışıyordu: Türkler, yeryüzünün en eski milletlerinden biridir. Tarihin bilinmeyen dönemlerinden bugüne kadar kültür ve medeniyet yapıcısı olarak yaşamıştır. Bunun delili olarak da bilinen, okunan, yorumlananların çok daha ötesinde yazıyı, izi, damgayı, resmi insanlık tarihine armağan etmiştir. Biz bunları belgeliyoruz ve bilim adamlarının hizmetine, dikkatine, araştırma ve incelemesine sunuyoruz.

         

        Servet Somuncuoğlu, belgesel programları ve kitaplarının adını koyarken de bize bir şeyler iletmek, bizde ilgilenme ve merak etme isteği uyandırmak istiyordu: Karlı Dağlardaki Sır, Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler, Damgaların Göçü, Saymalı Taş Gökyüzü Atları, Don Kazakları...

         

        Türkler, onun dediği gibi "Taşı yontup ona tapmayan tek millettir." Gönlümüzde derin bir iz bıraktı ve rahmetle anılmayı fazlasıyla hak etti. Ruhu şad olsun.

         

         

        

         

         

        


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele