Kırgızistan’da İlk Bir Ay

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

                    Ben hem gezmeyi hem de yazmayı çok, pek çok severim. Burada bu gezi ve yazdıklarımdan bir demet bulacaksınız.

         

                    Kırgızistan'a ilk gidişim 1995 Ağustos sonlarında (24-30.) bir haftalık bir zaman için oldu. Kırgızların ünlü destanı Manas dolayısıyla büyük bir toplantı tertiplemişler, her yere davetiyeler göndermişlerdi. Ben de gitmek istedim ve Türk Tarih Kurumu üyesi olarak gidecektim; fakat aziz arkadaşım Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, o zamanlar başkanı olduğu Atatürk Kültür Merkezi listesine meğerse beni de almış. Benim durumumu da biliyor zannettim; çünkü ben Tarih Kurumu heyeti ile gidecektim. Fakat sonradan öğrendim ki uçak hareket edeceği sırada ben olmayınca Sadık arkadaşım sağa sola koşturmuş; bu sırada biz dört Tarih Kurumu mensubu, Y. Halaçoğlu, B. Yediyıldız ve K. Y. Kopraman öteki asıl hava alanında kendi uçağımızı bekliyorduk. TİKA’lı M. Saray da bizimle idi. Bu seyahatin günlüklerinde de ayrıntılı ve güzel bilgiler vardır. Şimdilik onlar kalsın.

         

        Kırgızistan’a ikinci ve daha uzun süreyle gidişim 1998 senesi güzünde gerçekleşti. Hacettepe Üniversitesi'nden de tanıdığım, sonraki zamanlarda da selamlaştığım Prof. Dr. Arif Çağlar Bey beni telefonla arayarak üç yıllığına Manas Üniversitesine davet etti. Sevindim buna, ancak bir seneliğine kabul ettim. 83 yaşında bir Anam ile orta tahsilde çocuklarım vardı. Ayrıca 2000 senesinde CİEPO’yu İzmir’de toplayacağımdan hazırlıkları 1999 senesinde başlardı. Anam önceleri "Ne lüzumu var, paraysa paran ve itibarınsa yerinde" dedi. Ama gönlünü ettim Üniversite'mden ve Rektör Refet Saygılı Bey’den izin alarak, oradan gelen biletle yola çıkmaya hazırdım.

         

                    Oradaki günlerimi ayrıntılı yazmaya niyetli olduğumdan, ayrı ve güzel bir deftere, besmele ile 14 Kasım 1998 tarihinde, Bişkek saati ile 17.48’de Isık-Göl Otelinin 338 numaralı odasında yazmaya başlamışım: Yazdıklarım 7 Temmuz 1999’da, dönünceye kadar devam edecektir. Ama burada ilk bir aylık dönemi bulacaksınız.

         

***

 

        Allah'ın lütfu inayeti ile Bişkek'deyim. Karlar içinde bu şehir.

         

                    Güne, İstanbul'da Havaalanında girdim. Evden 08.20’lerde çıkmıştık. Anamın elini öptüm ve onu ağlar bıraktım. Çol-çocuk Sabahattin Şimşir'in arabası ile Cumaovası Havaalanına geldik. Onlarla da vedalaştım, İstanbul'a geldim.

         

                    İzmir'de yağmur vardı; Rahmet uğurladı beni İzmir'den.

         

                    İstanbul'da havaalanından büyük bir uçakla hareket ettik. Bişkek'e yaklaştığımızda pilotun dediğine göre havaalanında yağış varmış, frenler tutmayabileceğinden Taşkent'e inecek, hava açılınca yeniden Bişkek'e dönecek idik. 09.20’de Bişkek'e indik. Her taraf bembeyazdı. İniş ve pasaport kontrolü olağandı. Fakat bagajlar geç geldi. Bir hanım gümrükçü çıktı kısmetime; sonrasında adımı yazan bir delikanlıyı takip ederek çıktım.

         

                    Isık-Göl Otelinde 338 numaralı odaya yerleştim. Biraz dinlenip Konferans'a gittim. Neden sonra Üniversite'nin resmî açılışının dün, yani 13 Kasım'da yapılmış olduğunu öğrendim.

         

                    Bu vesile ile yapılan ve tam adını unuttuğum bu toplantıya, Türkiye'den de gelenler varmış. Arif Çağlar Bey’le öpüştük; Salican Bey’le tanıştım; Reşad Genç kürsüde başkanlık yapıyor; Adaşım T. Gülensoy da burada ve o da benim gibi çalışacak imiş. Ünsal Yavuz ile Recep Bilginer Beyler de varmış. Meğer toplantının kapanış oturumu yapılıyormuş.

         

                    Akşam Arif Bey Türkiye'den gelen arkadaşlara bir yemek vermişti. Arif Beyin eşi orada bulunuyordu ve onunla sohbet ettim.

         

         

        2. Gün, Bişkek,15.11.1998, 22.10.

         

                    Otelde yatağıma uzanmış bu satırları yazıyorum. Yorgunum. Televizyonda Kırgızistan haberleri veriliyor.

         

                    Saat 11.00’de aşağı indim; Reşad (Genç) bekliyormuş. Biraz oturduk. Recep Bey ile Ünsal Yavuz şehre gitmişler. Bizleri, Basımevi müdürü olan Kadir-Ali Bey alacakmış. Dün yağan karlar büyük ölçüde erimiş ve erimekteler.

         

                    Bir zaman sonra Kadir-Ali Bey geldi; arabasında Gülensoy ve hanımı yanında Yaşar adlı bir Türk işadamı da var. Ünsal ve Receb beyleri uğurlayıp gidelim diye bir süre beklendi; onlar gelmeyince, not bırakıp şehre yöneldik.

         

                    Önce Ay-Çörek mağazasına gidildi. Bu mağazayı eskiden de bilirdim. Eşya çok, ama çoğu hediyelik. Kadir-Ali Bey bizlere birer bıçak hediye etti. Ben pil aldım ve radyomu çalıştırdım.

         

                    Daha sonra Kadir-Ali Bey’in şehre biraz mesafeli evine yollandık. Evin kuz tarafında kar duruyor ve yerler de buzlu. Evi bir mikro-rayon apartmanında daire. Ama karşısındaki daireyi de almış, orasını kitaplık ve çalışma yeri yapmış. Bizlere çıkardığı öğle yemeği güzeldi. Salata ile başlayıp Türkistan pilavı ile bitmişti. Derken Salican Bey aradı ve geldi ve oturup çay içildi. Akşama kadar, hatta akşam da oradaydık. Çay yanında ceviz ve badem gibi, yağlı şeyler de, yenildi. Akşam yemeğini de orada yedik. Sonrasında, Reşat Hoca ile yeniden otele döndük.

         

         

        3. Gün, Bişkek, 22.17.

         

                    Güzel bir gün. Biraz geç çıktık. Üniversite'ye gidiyordum ilk defa. Küçük ve eski bir bina; bir zamanlar ilkokul imiş. Salican Bey karşıladı bizi, bir süre odasında oturduk. Reşad bir ara derse gitti. Öğleyin topluca Türk lokantasına yemeğe gidildi. Orada Bakıt Hanım adlı bir arkeoloğu Reşad tanıştırdı;

         

                    Üniversiteye döndüğümüzde Nazire'yi görüverdim; üç sene öncesinden tanıdığım ufak sarı Kırgız kızı ile benim müstakbel ev sahibinin evini, biraz güçlükle bulduk. Ev sahibesi ile konuştuk ve perşembe günü gelecektim oraya.

         

                    Gece; bir Uygur lokantasında Yaşar Çal Bey’in davetlisi idik, Uygur yemekleri ile doyduk. Bir iş adamı olarak Kırgızları anlattı Yaşar Bey. Borç alırlar, geri ödemek nedir bilmezlermiş. Bu sebeple gözden çıkarılabilecek bir miktarın borç verilmesini tavsiye etti bizlere.

         

                    Bişkek'de kar pek kalmadı. Sadece güneş görmeyen kuz yerlerde var. Yerler kimi zaman buzlu. Bereket İzmir'de karda-buzda pek kaymayan iyi bir bot almıştım.

         

         

        Bişkek, 17.11.1998.

         

                    Salican Bey geldi bizi almaya ve Reşat Bey’le birlikte Kırgız Rektörü ziyaret ettik. Felsefeci imiş ve Türkçe konuşmaya çalışıyor. Türk uygarlığı konusunda Türkiye ile işbirliği yapmamız gerek diye vurguladı zaman zaman.

         

                    Saat 11.00’de Akademi'ye gittik. Reşat Genç, Atatürk Yüksek Kurumu Başkanı olarak işbirliği girişimlerinde bulunmuş olmalıydı. Orada bazı meseleler konuşuldu ve yapılabilecekler konusunda prensip anlaşmasına varıldı.

         

                    Yemek sırasında Arif Bey de geldi; Reşat'ı aldı yanına. Öğleden sonra hep Arif Bey’in odasında idik. Akşam, Üniversite binalarını inşa eden müteahhitler bir yemek vereceklermiş, oraya gittik. Bişkek'in en lüks oteli sayılabilecek Keme'deydi yemek. Bunlar eski politikacılar ve yeni zenginlerdi. Aralarında İzmir'den de insanlar vardı ve onlarla İzmir’e haber gönderdim. Nitekim telefon edip selamlarımı söylemişler.

         

         

        18.11.1998, Bişkek, 20.41.

         

        .           Bugün öküz öldü, ortaklık bitti. Birkaç gündür Reşat Ağa'nın gölgesinde yaşamışım meğer. O gidince ortalıkta cas-cavlak kalıverdim. Bereket böyle durumlara alışkınım ve hazırlıklıyım. Şöyle geçti günüm.

         

                    Sabah bir genç geldi ve Manas'a gidip Arif Beyin odasına oturduk. Öğretici gençler geldiler, Arif Bey de geldi. Reşat Genç ile hukukum eski olduğundan ben de uğurlamak istedim. Arif Beyin arabası ile havaalanına varıp VIP'ten 11.20’de uğurladık. Dönüşte Salican ile bir kelime bile söz etmeden geldik.

         

                    Manas'a, İlkokul bozması binaya gelince tuvalete gittim, Salican da Genel Sekreter'e. Ben okutmanların odasına, bir yabancı gibi girdim. Adaşım vardı, Türkiye haberlerini seyrettik. Saat 12.00 oldu, Gülensoy evine gitti. Ben bir süre daha kaldım. Nazire'yi aradım, yoktu. Olmaması iyi oldu ve çıktım. İlk defa yalnız çıkıp etrafı gezip dolaştım.

         

                    Baktım bir dönerci var aldım ve yedim. Şu ana kadar midemde bir azizlik yapmadı. Oradan cadde boyunca indim, bir kitapçı buldum, Demirbank'ı gördüm. Kısacası Manas Caddesi ve çevresini öğrendim. Kitapçıda yeni Rusça ve tek tük İngilizce kitaplar var. Bişkek şehir planı görünce hemen aldım. Bu plan ile her yeri gezebilirdim tek başıma.

         

                    Eski ilkokulun üst katı büro, alt katlar dershane. Üstte bir geniş odada beş-altı masa ve sandalyeler var. İki rektör yardımcısı ve Rektörün odaları var. Bizlere oturacak yer gösterilmemişti, Okutmanların odasında yer bulup çöktüm; gözlerim şehir planında, Üniversite ana binası yapılıyormuş, ama ne zaman bitecek söyleyen yok. Ekonomi bölümü için gelen, Hacettepe'den tanış olduğum Ersoy Akıncı Bey’le sohbet ettim. Ben 16: 00 civarında çıktım. Dönerciden yine döner, ardından elma ve muz aldım. Taksi ile 31 soma otele geldim. Saat beş olmamıştı, ortalık sıcaktı. Uzandım. Biraz kestirmişim. Biri aradı, yanlıştı, biraz önce de Nazire aradı.

         

                    Geleli hafta olmadı. İlk defa ayaklarıma basıyordum. Yemek problemini kendim hallediyorum. Kimsenin arayıp sorduğu, para vs. lafı eden de yok. Çünkü maaş ay sonunda ödenecekmiş.

         

                    Yazacak masa yok odada. Ama TV ve buzdolabı var. Şehrin kenarında olmasa uzun bir süre kalınabilir.

         

                    Hayr eyle Allah'ım.

         

         

        19.11. 1998, Bişkek, Yeni-ev, Bökönbaeva, Saat: 20.20

         

                    Sabah erken uyandım. Ortalık günlük, güneşlik. Bir bulut dahi yok. Ortalığı toparladım ve Nazire'ye bekledim. Çünkü bugün evime taşınacağım. 10.40’da aşağıdan telefon etti ve ben de eşyalarımı indirdim. Taksi ile gelmiş, bindik ve eve geldik. Taksi için benden 80 som aldı.

         

                    Eşyayı eve bıraktım, ev sahipleri ile lüzumlu bilgileri konuştum, anahtarı aldım. Yemek hususunda özel olarak alkol olmayacak ve bana teklif de edilmeyecekti. Onlar, Kırgızlar ne yerse ben de yiyebilirdim. Bu güzel havayı değerlendirmek gerekiyordu. Planda gördüğüm camiye kadar yürüdüm, Cuma vaktini öğrendim. Alamedin çayı boyunca indim. Nehir deli-dolu akıyordu. Bernştam'ın "hızlı akan dağ nehirleri" dediği kadar vardı.

         

                    Derken Çuy Caddesi boyunca batıya yöneldim. Pazarlar, mağazalar hatta birisinde görkemli bir Çin vazosu da vardı. Ayçörek uzak değilmiş. Orada bir hot-dog, daha doğrusu sosisli sandviç yedim. Sovetskaya bulvarı boyunca yürüdüm. Kitapçılara baktım, neticede ağır-aksak yürüye yürüye okula geldim. Çokları aşağıda sigara içiyordu.

         

                    Ve oradan ayrıldım. Yine yola revan oldum. Ev sahibime 3-4 civarında evde olurum demiştim. Dört civarında eve yaklaştım. Erkindik'in yemyeşil ortamında dinlendim. Burası oldukça geniş ve upuzun bir park. Dinlenirken gördüm ki her yer, çimenlerin üzeri dahi yaprak doluydu. Sonbahar yapraklarının görünüşü oldukça etkili idi. Nitekim kalkıp üzerinde yürüdüm, ayak sesimi dinledim. Arada yeşil yapraklar da görünüyordu Eve geldim, odamın duvarına bir halı asılı. Bir süre sonra oğul geldi. Çaya oturduk. Çok iyi geldi. Bir şeyler yedim. Sonra baba geldi, tanıştım. Sevdim adamı, jeofizik profesörü ve Akademik dünyayı biliyor. Bana komuz=kopuz ile bir şeyler çaldı. Güzeldi çaldıkları. Daldım gittim zaman zaman.

         

                    Evde ilk gün, çay uzun sürdüğünden pilava pek yer kalmadı. Sonrasında odama çekildim.

         

                    Bunları masamda yazıyorum. Çay tası=çınıya su aldım ve getirdim. Bizler çayı değil, suyu daha çok seviyoruz.

         

                    Dört daireli bir yapıda ikinci katta geniş bir daire; Ben hemen kapının sol yanındaki odadayım.

         

         

        20.11.1998, Bişkek. 19.57

         

                    Gece evde yattım, rahatım iyiydi. Ağır sayılabilecek bir kahvaltı pilav, sütlü kahve ve gök çay. Epeyce karnım doydu.

         

                    Eve mektup yazdım. Ve attım, 10 som. Telefon edip, ev sahibimin telefon numaralarını verdim. Moskova sokağını arşınlarken, Akademi Kniga=Akademi Kitabevi ne rastladım. İçinde güzel kitaplar var. Bir de Şia kitabevi var. Erkindik'de dinlendim. Sonrasında yürüdüm, camiye vardım. Abdest aldım, yeni yapılmış, fakat Arap mimarisi görünümlü caminin içinde oturdum. Kırgız Türkçesindeki vaazdan sonra Hatib kısa bir Arapça hutbe okudu. Oradan Çuy bulvarına indim; dün gezdiğim yerlerden geçerek Ayçörek'e vardım. Erkindik'de yine dinlendim; okula geldim,

         

                    Geç vakit eve geldiğimde, ev sahibim nerede kaldığımı merak etmiş. Diyeceksiniz ki Kırgız dilini hemen nasıl öğrendin? Evet biraz aşinalığım var, ama arada İngilizce işe yarıyor. Bir süre beraber oturduk, bu arada evli kızları Ay-gül de geldi. Evinde çocukları ile Rusça konuşuyorlardı. Yeni dönem, aile açısından olumsuz olmalı, çünkü üyesi olduğu Akademi'nin de itibarı gerilemeye başlamıştı, hiç de iyi olmamışa benziyordu.

         

                    Akşam yemeğinde lağman vardı, Çin etkili yemek. Sade idi ve çok da koymuşlardı. Yiyemedim hepsini.

         

                    Saat 20.15’lerde bizimkiler telefon etti: Anam başta hemen herkesle konuştum.

         

         

        7. Gün, 21.11.1998, 16.30

         

        Saat dokuzu geçtikten sonra çağırdılar. Domates vs. yedik. Ramazan vs.den konuştuk. Ev sahibi Komünist Partisi üyesi olduğu için ateist olmak gerektiğini söyledi. Ama kimse yokken, bazen Kur'an okurlarmış.

         

                    Derken çıktım. Okula uğrayıp Oş Pazarı'na yöneldim. Epey yürüdüm, arada ise dinlendim. Vaktiyle de geldiğim bu pazar daha bir sıkışık olmuş. Geleneksel ipeklileri ve kalpak pazarını bulamadım. Bir deri şapkaya 130 som istediler. Pirincin adı ris olmuş, helva gibi, kırmızı ve katı bir şeye şerbet yazmışlar. En çok biber (kırmızı) ve lahana var. Kavun da satılıyor.

         

                    Hoparlörden 3.000 dolara halı olduğu söylendi. Ayran için kurut da bol. 8 soma muz, 2 soma kabuklu fıstık aldım. Boza ve şıralar da var. Bu arada bozaya benzeyen maksım'dan da söz ettiler. Bal da çok. Tereyağı, margarinin iki katı fiyata.

         

                    Yolda-belde, ayakta yemek için Ayçiçeği, ceviz ve fıstık satanları gördüm. Ayrıca Japon elması da çok. Et mağazasına girdim, görünüşü hoş değil. Süte girmedim. Türk firmasının dükkânında da bir şeyler var.

         

                    Oş Pazarı olağan bir dörtgen alanı çevreleyen gayri muntazam eklerden oluşuyor. Galiba geliştikçe yeni kesimler eklenmiş. Giysi ve bez pazarının yolları bir insan geçecek kadar dar.

         

                    Girdiğim yerden çıktım ve Çuy bulvarına vurdum. Birden Akademi'nin de oralarda olduğunu fark ettim. Ömürkul Karaev'i sordum, bugün gelmemiş. Dışarıda, durakta oturup dinlendim, orada. Bir güzelce kız, Rusça bir şeyler sordu. Anlamadığımı ve Türkiye'den geldiğimi söyledim. Kaldığım oteli sordu, anlamaz göründüm. Onun nerede çalıştığını sorduğumda Enstitü'de dedi. Bu hoş kız, Kırgız değil, Kazaçi imiş. Kız otobüsüne bindi, ben de yürüdüm, yürüdüm… Şehrin önemli yapılarını, resmî meydanlarını gördüm. 1995’deki gelişimden bazı hatıralar canlandı zihnimde.

         

                    Sovetskaya'dan sağa yürüyüp THY bürosuna ulaştım ki kaldığım eve oldukça yakın. Hemen eve girmekten ise Erkindek'de oturdum, biraz kendime geldim. Uzun bir zamandır buradaymışım gibiydi. Gurbete giden erkekler aklıma geldi. Hayırlısı dedim, hele bir okul açılsın, odam, yerim-yurdum belli olsun, günler daha güzel geçerdi.

         

                    Çekik gözlüler diyarına Allah’tan gençliğimde gelmemişim. Çünkü ülkemde de bir çekik gözlü, birkaç senemi almıştı.

         

                    İçerden ev sahibimin komuzunun sesleri geliyor. Önceki gün akşam bir musiki ziyafeti çekmişti bana. Güzel çalıyordu; sözleri olmasa daha güzel olacaktı.

         

         

        20.40

         

        Yemekte kartuşka (patates)li et var. Çay da içtim bal ile birlikte. Ev sahibim Abas Bey, benden Türkçe öğrenip, Türkiye'de katılacağı bir toplantıda Türkçe hitap etmeyi düşünüyor.

         

                    Sokak sakin..

         

                    Bişkek eski arabalar şehri. Viyana veya Helsinki'ye göre İzmir eski arabalar şehri idi. Bişkek ise adeta araba mezarlığı gibi.

         

                    Şehir, kuzeye doğru bir tatlı eğime kurulmuş. Dereler, doğusunda ve batısında çağlayıp akıyor. Ama bunlar artık şehrin içinde kalmışlar. Oş-pazarı'ndaki dere de öyle.

         

         

        22.11.1998, Bişkek 17.05.

         

        Sabah kahvaltıda yararlı bilgiler edindim. Maksım, yarma ile yapılan bir içki; boza da öyleymiş. Kımız insanı yenilermiş.

         

                    Toylardan söz ettik Biraz önce takviyeli bir çay içtik. Ardından maksım içkisi. İçindeki alkol nisbeti ancak % 4 kadarmış. Tamak(=yemek) gecikecek anlaşılan.

         

                    Sabah Sovetskaya boyunca indim. Beni sevindiren husus Milli Kütüphaneyi bulmam oldu. Çok güzel, geniş ve muhteşem bir yapı. Merdivenle çıkılıyor, içinde (kafeterya vs.) yok-yok. Dolaştım, fakat içeri girmedim. Bu cadde üzerinde dev boyutlu, insanı ezen yapılar var.

         

                    Burada sirk ile bir merdivenli bina daha var. Soramadım orasını. Bir kamyon durağı gibi yere giderken, bir araba durdu. İçinden bir Kırgız elini uzattı, sıktım. Rusça bir şeyler söyledi, anlamadım ama hayır=niyet diye söylenip çektim gittim.

         

                    Oradan İpek(=Cipek)-Yolu'na çıktım. Küçük ve viran evler arasından gittim, gittim. Buralarda kimi zaman modern olsa da şehrin kenar mahalleleri sayılırdı. Derken otogar göründü. Ben eski otobüslerin Çon-Kemin’e, Tokmak ve öteki yerlere gitmelerine bakmadım bile. Burasının hemen yanından bir dere Arça'nın bulanık suları akıyordu. Demek yukarılara yağmur veya kar yağdı.

         

                    Biraz ilerde Alamedin çayı kenarında iki-üç katlı olarak Alamedin Pazarı yapılmış. Tıpkı şehrin batı ucundaki Oş-pazarı gibi. Fakat fazla etkili olmadığından orası gibi, başı-boş büyümemiş. Daha bir derli-toplu. Bir Kırgız kalpağı aldım, ince 50 soma. Ama ev sahibem beğenmeyip, daha kalınını armağan olarak verdi akşam. Ardından deri kasket baktım, kimi dar geldi, kimi olmadı. Güzel fakat dar birisine satıcı 100 dolar istedi. Keçeden güzel işler de vardı. Fiyatını soramadım. Burada dinlenirken bir Kırgız kadının asaletine şahit oldum. Birisine, parası olmadığı halde yolda yemesi için bir avuç ay-çiçeği verdi. Ara sıra tezgâhının başından çekip gidiyordu; aynı eşyaları satan komşusu onun yerine satış yapıveriyordu.

         

                    Yollarda ve pazarlarda böyleleri çoktu. 9 Soma bir tek muz ve kalan 1 soma ay çiçeği aldım; Yolda gelirken yedim. Burada un satışları da önemli. Kilosu 2,5-3 som olan paket halinde tuzlar da var. Şekerleme pahalı gibi, yağ ve et ise ucuz. İthal meyveler pahalı. Orada eski eşya satanları da gördüm. Toptan patates ve lahana (kartuşka ve kapusta) ile kırmızıbiber de çoktu.

         

                    Ayçiçeği yiyerek yürüdüm. Her zaman elimde olan Bişkek Planında geniş caddeler görünüyor, ama kimi zaman tek katlı evlerin yer aldığı sokak gibi yerlerden geçtim. Toprak yolların kenarında biraz beton yaya yolu yapılmıştı. Bir evde ekmek (pide gibi) yapıyorlardı. Çuy'a yaklaşınca mikro-rayonlar, apartmanlar başladı. Bir köprüden geçtim ve Çuy'a ulaşıp, yine yürüdüm. Ayçörek'i de geçtim, niyetim Erkindik'de dinlenmekti ve dinlendim de.

         

                    Orada, küçük bir kâğıda şunları yazmışım:

         

        "Geleli 8 gün oldu. Vakit geçmek bilmiyor. Gerçi bu boş günleri sonra arayacağım. Erkindik'de oturmuşum, güneş karşımda, önümden geçenler var. Soğuk... Araç sesleri ve yerlerdeki yapraklar. Yapraklar ses etmiyor, yine de beni etkiliyor. Hayatımın hazanındayım. Allah hayırlı kılsın. Saat 15.33 ve ben biraz sonra eve gideceğim.".

         

                    Burada son ayçiçeklerimi yedim; bir de gofret ısırdım. Daha yukarı yürüdüm bu defa. İstasyon olmalıydı Uzaktan bir atlı heykelini görüverdim. Yaklaşınca anladım ki bu General Frunze idi ve istasyon meydanına varmıştım. Taksiler, arabalar duruyor. Otobüsler de uzaklarda bekleşiyor. Döndüm sonrasında. Hava epey soğumuştu. Diyebilirim ki ilk geldiğim iki günün dışındaki en soğuk gündü. Belki de karnım acıktığından üşümüştüm.

         

         

        23.11.1998, Bişkek, 17.58.

         

        Bugün, Kırgız üniversitelerinin tarih eğitimi ders listelerini öğrenmek ve gerekirse almak istedim. Manas'da bana lazım ve yardımcı olabilirdi. 09.30 civarında evden çıktım, öncelikle THY’ye uğradım; 930 dolarmış gidiş-dönüş fiyatı, ama öğrenci öğretmen vs. daha ucuzmuş. Gerçi henüz bana hüviyet vermediler.

         

        Moskov bulvarı boyunca gidip Akademi'ye vardım. Tarih Enstitüsü direktörünü gördüm, bu konuyu bilemedi. Karaev'in aspirantı ile Uluttuk Tarih Fakültesi'ne gönderdi. Oradaki Dekanla (yani Tarih Bölümü başkanı) anlaşamadık. O biriyle Rektör orunbasarına gönderdi. Görkemli bir makam odası sahibi olan Orunbasar izin verdi; dersler listesini aldım.

         

                    İlkokul bozması okulumuza varıp biraz oturdum. Türkçe bölümü başı Muhiddin ile Yuso Lokantasına geldik. Güzel bir yer, biraz pahalı. Oradan okula vardığımızda arada Rektör'e durumu açtığımda "onlar bizde var" demesin mi? İçimden "bana yaramayınca sizde olmuş ne yazar" diye geçirdim.

         

                    Ramiz Bey, ev yardımı ve 2 günlük maaşım 350 dolar verdi. Yarın, onların gönderdiği uçak biletimi getireceğim. Burada geç vakte kadar oyalandım; derken çıkıp eve yöneldim. Yoldaki kitapçıdan Oyunlar ve Arkeoloji kitabı aldım.

         

                    Yol üzerinde olduğundan bir süre parkta oturdum ve dinlendim. Kitaplarıma baktım ve 16.15 de yola revan oldum. Eve vardığımda, kapıyı çaldım; kimse çıkmadı. İlk defa anahtarımla içeriye girdim. 5-10 dakika sonra ev sahibesi geldi, biraz alışveriş yapmış.

         

        Radyom şu anda Rusça söylüyor, ama ara sıra Kırgızca da aytıyor. Bişkek geçen senelere göre bu sene ılıkmış. 6 ciltlik bir Kırgızca Ansiklopedi var, almam gerek diye düşünüyorum.

         

         

        -20.20.

         

        Biraz önce Hanım telefon etti, Anam ve çocuklarla konuşamadım. Keşke konuşsaydım. Anamın yaşı gereği durumu daha önemli; zaten bir defasında anlatmıştı: Hallâların Ömer Dayı’nın hanımı Dudu Teyze, oğlu Nigari geldikten sonra çok geçmeden ölmüş.

         

                    Burada da insanlar var, bir şeyler yapmak istiyorlar. Mutlu olmak ve dünyayı tanımak istiyorlar. Buna benzer bir duyguyu Hong-Kong'u dolaşırken de duymuştum. Yaşlı, titrek adımlarla yürüyen Çinli kadınlar da yaşama kavgası veriyorlardı. Burada bir kısım Ruslar öyle. Sarı sarı insanlar, dileniyor, dolaşıyor ve yaşamak istiyor. Hem seviniyor, ama insan olarak da üzülüyorum. Gerçi vaktiyle, bu durumdaki Kırgız'a acıyan da yoktu.

         

                    Kırgızlar artık bu ülkenin sahibi, yollarda büfelerde onlar da satıcı olmuşlar. Dönerciler de onlardan; bir tür hamburger yapıyorlar. Böylece iş imkânı Kırgızlar için artmış, Rus'un imtiyazı bitmiş. Bu durum, her geçen gün Rusları etkileyecek, zaten nüfusla ilgili kayıtlar da Rus nüfusun azaldığını gösteriyor. Kırgızların nispeti ülke genelinde %60’ı bulmuş, Ruslar ise ancak %15 kadar olup en çok da Bişkek'de varlarmış. Dolayısıyla Bişkek'de çoğunluk belki de Ruslarda olabilir diyorlardı. Sonradan değişmiş bu durum.

         

         

        Bişkek, 1 Aralık 1998;

         

        Her taraf bembeyaz, ama güneş de var. Akşama kadar nerede vakit geçireceğimi bilemedim. Ilık günlerde şehri dolaşıyordum. Okula kadar dikkatlice yürümek, orada pineklemek en iyisi...

         

                    Durumun böyle olacağını bilsem gelir miydim ki? Merak edip durmaktan, merakım gitsin diye gelirdim herhalde. Çünkü bazı şeyler anlatılmakla öğrenilecek gibi değil. Hele kış şartları. Güz mevsimi ne güzelmiş meğerse. Bereket yollarda fazla bir yokuş yok.

         

                    Yıllar öncesine gidiyor aklım. 1967 sonlarında Erzurum’da her yer karlı. Ama bir heyecan, merak ve gelecek güzel günlerin ümidi herhalde bütün bunları bana çok güzel gösteriyordu.

         

                    Oysa şimdi yine yalnızım, yine her taraf karlı. Birkaç tanıdık çehrenin dışında, binlerce belirsiz yeni yabancı yüz.

         

                    Vaktiyle de şöyle demiştim:

         

                    "Niçin geldik terkedip baba-ocağın bu diyara,

                    Bir peri-peyker mi bulduk, bir âb-ı hayat mı?"

         

                    İlk gençlik yıllarımda çekik gözlülere hayrandım. Hâlâ da öyle ya. Fakat zaman insanı ve kalbini taşlaştırıyor herhalde. Oysa 1974’lerde, bir Türk çekik gözlüsü için, "Buhara ve Semerkand'ı arayan bulur çehrende" diye şiirler de yazmıştım. O yaşlarda insanda ne de olsa mantık değil, hisler etkili oluyor.

         

         

        Bişkek, 2 Aralık 1998.

         

        Yeni binayı ilk defa gördüm. Burasının resmî açılışı 13 Kasım’da Kırgız ve Türkiye Cumhurbaşkanlarınca yapılmış imiş. Açmışlar, ama içinde inşaat devam ediyormuş. Halen de devam ediyor inşaat.

         

                    Bir ara İlimler Akademisi’ne gitmiştim... Ö. Karaev'in yanında çalışan delikanlı beni iyi karşılamıştı. İmel Moldobaev'i de gördüm. Oradan Üstat Karaev'in yanına gelip sohbet ettik. Üniversitede ders vermek istediklerini söylediler. Ben de bir hayli enteresan kitabını gördüğüm A. Gaziev'i de tanımak istediğimi belirttim. Meğerse bu isim Rus Ploskih'in takma adı imiş. Çıkarken, PIAC’lardan tanıdığım Bübüne Hanım’a uğradım, yoktu. Dışarı çıkıp yürürken onu görüverdim. Elini öptüm, bir yere gittiğinden söz etti. Ama yarın saat 10.00’da beni bekliyordu.

         

        Günler böylece geçip giderken, aralık ayının tam ortasında, nihayet Üniversite'miz yeni binasında açıldı. Bu ilk günü de yazayım.

         

         

        15.12.1998, Bişkek, 32. Gün.

         

        -18,12.

         

        Bir ilk gün yorgunluğu... Evden çıktığımda 08.30 idi, 18 numaralı troleybüs ile gittim, 09.15’de okulda, 09.20’de talebelerimle beraberim.

         

                    Çoğu kız, çocukların. Her zaman ilk derste yaptığım gibi, kendimi anlattım.

         

                    Öğleyin derse ara verdim, yemek yok. Herkes talebeyi savmış. Herhalde aylık almaya gittiler. Ama ben kendime bir oda peyleyip çıktım. 6 Soma kefir aldım, içtim. Bir de muz yedim. Açlığımı giderdi beni biraz tuttu.

         

                    14.30’da dersi kestim. Troleybüs ile eve döndüm. Evde nihayet belirli bir işi de olan bir insanın rahatı içindeyim artık.

         


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele