Bir Pabuççu Muştası Söylemi Olarak Kürtçe Anadilde Eğitim Meselesi

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

                    Batı Avrupa’da kapitalizmin gelişmesi feodal toplumun hiyerarşik yapısını çözerken, bir iktidar alanı olarak merkezi krallıkların doğuşunu da beraberinde getirmiştir. Askeri ve mali gücü katlanarak artan merkezi yapılar, modern devletin temellerini atmıştır. Tilly’nin yerinde başlıklandırmasıyla sınırlar, “zor”un ve “sermaye”nin gücüyle çizilmiştir. Şiddet ve finans temerküzünün tıkandığı nokta, modern devletin ülkesi olmuştur. Yönetenlerle yönetilenler arasında etnik, dini - mezhebi ve dil temelli bütünleşmenin olmamasını da “zor” ve “sermaye” eksenli gelişmenin tabii seyrinde aramak gerekmektedir. Zira siyasi ve iktisadi menfaatler, etnik homojenliği aşkın politik üniteleri zaruri kılmıştır. Millet iddiasındaki bir sosyolojik yapının bünyesine farklı milletlerin parçalarını alması veya kendi soydaşlarını farklı siyasi bünyelerin bileşeni olarak bırakmak zorunda kalması, sürecin olağan gelişmeleri olmuştur. Çatışmaları da beraberinde getiren bu sancılı oluşumları, uluslararası hukukun sükûnete kavuşturma arayışları “azınlıklar meselesi”ni literatüre kazandırmıştır. Büyük dönüşümlerin yaşandığı her durakta konunun gündeme gelmesi bir tesadüf değildir. 1648 Westphalia Anlaşmalarını, 1815 Viyana Nihai Senedi’ni, I. Dünya Savaşı ardından gelen Milletler Cemiyeti ve nihayet II. Dünya Savaşı bitiminde kurulan Birleşmiş Milletler düzenini bu minvalde ele almak mümkündür.[1]

         

                    Modern devletler, sınırları içerisine aldıkları etnik, dini – mezhebi, dil temelli farklılıkları olan vatandaşlarına ki bunlar çoğu kez bir başka milletin soydaşı konumundadırlar, hukuki güvenceler verirler ise çatışmaların azalacağı düşünülmüştür. Kavram, tarafları bağlayıcı bir tarife kavuşturulamadığı için de galiplerin mağluplar üzerindeki nüfuz mücadelesinin aparatı olmaktan kurtulamamıştır. Nitekim I. Dünya Savaşı ardından yaşanan süreçte, İrlandalıların, Korsikalıların, Brötonların seslerini duymayanlar, Türkiye özelinde, Kürt – Laz – Çerkez - Boşnak başlığı altında etnik ve Alevi başlığı altında mezhep temelli azınlık arayışına girişmişlerdir.[2]

         

                    İki savaş arası dönemde Hitler Almanya’sının kıta Avrupa’sını azınlık hakları temelinde karıştırması ve yaşanan kanlı çatışmalar, BM bünyesinde kurulan yeni dönemi, Soğuk Savaş’ın bitimine kadar, azınlıklar noktasında ketum davranmaya itmiştir.[3] Gerçekten de 90’lı yıllara kadar Avrupa Konseyi ve AGİT gibi kuruluşların bile konuyu insan hakları temelinde, milli devletlerin egemenliğini gözeten bir tavırla ele aldıkları görülmektedir.[4]

         

                    Soğuk Savaş’ın bitmesi, Doğu Avrupa’da yaşanan etnik çatışmalar ve çözülmeler, kapitalizmin yeni bir küreselleşme evresine girmesi, azınlıklar sorununa yaklaşımı etkilemiştir. Özellikle Avrupa Birliği ekseninde, konunun artık sadece bireyin temel hak ve özgürlükleri noktasından ele alınmadığı görülmektedir. Birliğin kurucu unsurları, meselenin kendilerine bakan yönünde klasik anlayışı sürdürürken, 90 sonrası sürece dâhil olan üye ülkelere veya adaylara karşı farklı bir yaklaşım sergilemektedirler. Azınlık statüsünde ele alınan etnik, din, dil farklılıklarının devletlerin bir iç meselesi olmadığı, anadilde eğitimden yerel özerkliğe kadar uzanan geniş bir alanda bu grupların haklarının korunması gerektiği yaklaşımı, tam üyeliğin müzakere şartları olarak öne sürülmektedir. Neden? Yeni gelenler, milli devletlerini, etnik hassasiyetler üzerinden gevşetirlerse ulus muamelesi gören farklılıkların ulus üstü bir form olan AB’ye bağlılığı artacak ve bütünleşme daha kolay hazmedilecektir. AB sayesinde kendisini ulus gibi hisseden etnisitenin sadakat duyacağı hat, milli devlet değil, AB kurumları olacaktır. Üstelik anadilde eğitim, müfredatın etnik grubun tarihi, dini, “ulusal” hassasiyetlerine uygun olarak belirlenmesi, yerel – bölgesel özerklik, bölgesel parlamentoların teşekkülü ve hepsinden önemlisi bu süreçlerin denetimi, ulus üstü yapılar marifetiyle olacaktır. Böylece “zor”un ve “sermaye”nin nüfuz ettiği alanlar, milli devlet engelini ferah bir şekilde aşabilecektir.[5]

         

                    AB’nin kurucu büyükleri, sözgelimi Fransa, milli devlet yapısını hegemon bir güç olma yolunda genleştirirken, sürecin aday adayları ise azınlıklar noktasında büzüşmeye davet edilmektedir. Türkiye’ye yönelik ilerleme raporlarında dile getirilen yaklaşımların anlaşılabilmesi için, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamble’nin hazırladığı, “Ulusal Azınlıklara Mensup Kişiler Hakkında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine Ek Protokol” (1993) önerisinde, azınlık tanımına bakmakta fayda vardır:

         

                    “Ulusal azınlık bir devletin ülkesinde ikamet eden ve bundan dolayı o devletin vatandaşı olan, o devletle eskiden beri süregelen sıkı ve sürekli bağlarını koruyan, ayırt edici etnik, kültürel, dinsel ya da dilsel özellikler gösteren, o devletin ya da o devletin bir bölgesinin geri kalan nüfusundan sayıca az olmasına rağmen, yeterli derecede temsil edilen, kültürleri, gelenekleri, dinleri ya da dilleri dâhil olmak üzere, ortak kimliklerini oluşturan öğeleri hep birlikte koruma kaygısıyla yönlenen kişiler grubu.”[6]

         

                    Etnik, din, dil farklılığının azınlık olabilmesi için “eskiden beri o devletin vatandaşı olmak” hususiyeti, milyonlarca göçmeni barındıran kurucu büyükleri konunun muhatabı olmaktan kurtarır. Bir millet bünyesinde dil farklılığı olan; lakin başkaca da bir ayrılığı bulunmayan, binlerce yıldır medresesi, tekkesi, camisi, kabristanı bir olmuş bir etninin, nasıl ulusal azınlığa dönüştürüldüğünün teorik çerçevesini sunan yukarıdaki metnin, amelde nelere kadir olduğunu ilerleme raporları ortaya koyacaktır. Bu raporlarda, Türkiye, 1999’dan itibaren her yıl, Lozan Antlaşması dışında azınlık bulunduğunu kabul etmediği gerekçesiyle tenkit edilecektir.[7] Avrupa Konseyi’nin 90’ların başından itibaren, Kürtlerin ulusal azınlık olduğu meselesinde ısrarlı tutumunu da hatırlatmakta fayda vardır.[8]

         

                    AB ve ilgili kurumlar, Kürtlerin ulusal azınlık olduğu noktasından hareketle anadilde eğitim haklarının tanınması talebini yıllardır dile getiriyor. Tavsiye mahiyetindeki metinlere bakıldığında, azınlık çocuklarının anaokulundan itibaren anadillerinde eğitim almaları, ilkokula erken başlamaları, dört yıllık ilkokul eğitimlerinin de tamamen azınlığın anadilinde olması gerektiği, çift dilli eğitime ortaokul ve lise düzeyinde yavaş yavaş geçilmesi hususları özellikle dikkat çekicidir.[9] Bu yaklaşımların, azınlıkların yönetime katılma, öz yönetimlerini kurma haklarıyla iç içe geçtiğini de hatırlamakta fayda vardır. Zira anadilde eğitim, azınlıklar yaklaşımının önemli; ama küçük bir boyutudur. Bu eğitimin başarıya ulaşabilmesi ve azınlığın kültürel kimliğini koruyabilmesi için öz yönetim haklarının da tanınması elzemdir. Tekraren konu kültürel, dini, siyasi, sosyal hakların mühim; ama kısmi bir parçasıdır.

         

                    Kürtçe anadilde eğitim noktasında Avrupa’dan gelen baskının hukuki bir zemini var mıdır? Türkiye imzaladığı herhangi bir metin üzerinden muhatap kılınabilir mi? Gerçekten AB üyeliği Diyarbakır’dan mı geçmektedir? Bu konuda belki de en ileri metin Avrupa Azınlık veya Bölgesel Diller Şartı’dır. Anadilde eğitim hususunda “yeterli talep olursa dilin öğretilmesine teşvik edilmeli, eğitim sağlanmalı” gibisinden muğlâk ifadeler vardır.[10] Akbulut, “Şart kapsamında taraf devletlere azınlık dilinde eğitim – öğretim sağlama yükümlülüğü yüklemek zor gözükmektedir.” demektedir. Ona göre hukuki düzenlemeler hoşgörü ve ayrımcılık yasağı etrafında değerlendirilmelidir.[11]

         

        Avrupa’nın kurucu unsurlarının kendilerini de bağlayacak berrak düzenlemelere gitmemesi şaşırtıcı değildir. Hukuki metinlerin siyasi zeminleri inşa etmek üzere tasarlanmış olması da mantıklıdır. Müzakereye muhatap ülkenin milli devlet anlayışı, süreci belirleyecektir. Bu noktada Türkiye’nin konumu oldukça kritik bir eşiğe gelmiştir. Malum, ülke 1984’ten beri ayrılıkçı terör ve 1990’dan beridir de ayrılıkçı siyasetle muhataptır. Konuyu siyasi zeminde dile getiren yapılar, insan haklarına ve yukarıda bahsi geçen azınlık dillerine dair düzenlemelere atıf yapmaktadırlar. Süreçteki ilk düğme olan Halkın Emek Partisi (HEP), dönemin inkılâpçı, ulusalcı, sosyal demokrat partisi SHP ile ittifak sayesinde TBMM’ye 22 vekille girebilmiştir. Bu vekillerden Leyla Zana, Sedat Yurttaş, Zübeyir Aydar, meclis albümüne, bildiği yabancı dilin Türkçe; Hatip Dicle Türkçe, az İngilizce; Nizamettin Toğuç Türkçe, Arapça ve Farsça yazmışlardır.[12] Nevruz hadiselerinin ardından SHP’den koparlarken “Kürt sorunu”nun çözümü noktasında yayınladıkları bildiride “Kürt kimliğinin anayasa, yasa ve uluslararası belgelerde güvence altına alınması, kültür, tarih, sanat, folklor ve toplum ve diğer alanlarda geliştirme ve yaygınlaştırma hakkının sağlanması” hususunu önemle vurgulamışlardır.[13]

         

        Parti yalnızca, Türkçenin kendileri için olsa olsa İngilizce mesabesinde bir yabancı dil olduğunu ifade eden sözcülere değil, Kürt halkının ulusal self determinasyon haklarından bahis açan hatiplere de sahiptir.[14] Parti programında Türkiye’nin durumu anlatılırken “En doğal hak ve istemlere karşı şiddet, sürgün ve imha politikalarıyla egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara ve dahası Türk halkına da baskıyı öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikaları çağdaşlaşma ve Batılılaşma adına sürdürülegelmiştir.” denilmektedir.[15]

         

        “Başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklar” ifadesi Avrupa’nın yaklaşımlarıyla ne kadar da uyumludur. Zaten Öcalan, süreci Avrupa eksenine taşıma noktasında partili yoldaşlarına talimatlar vermeyi hiçbir zaman ihmal etmemiştir.[16] Parti’nin Programında “HEP Kürt sorununun çözümünde “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesine sonuna kadar bağlı kalır.” ifadesini de buraya eklemek gerekir.[17] Gene vali ve kaymakamların seçimle geleceği, kolluk güçlerinin halk meclislerinin emrinde görev yapacağı hususlarını da Kürtçe anadilde eğitim talepleriyle birlikte okumakta fayda vardır.[18]

         

        Yukarıda dile getirilen talepler, aralıksız bir şekilde bugüne kadar süren bir geleneği anlatır. Anayasa Mahkemesi tarafından “azınlık ihdası”nı merkeze alan yaklaşımlar neticesinde kapatılmaları da sürecin tabii seyrine oldukça uygundur.

         

        Peki, mesele insan hakları noktasından ele alınamaz mı? Ayrılıkçı siyasi hareketle ilişkilendirilemeyecek geniş bir münevver kesimin, sorunu, bu minvalde ele aldığı görülmektedir. Türkiye’nin insan haklarını merkeze alan, konuyla da ilişkilendirilebilecek uluslararası belgelere karşı 90’lı yıllara kadar geliştirdiği tutumu incelemekte fayda vardır. BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi 1976’da yürürlüğe girmiştir. Türkiye bu metinlere imzayı, tam 25 yıl sonra koymuştur. Gene Türkiye, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerin Korunmasına Dair Sözleşmeye Ek 4 Numaralı Protokolü 29 yıl sonra, 19 Ekim 1992’de imzalamış ve 23 Şubat 1994’te kanunla onaylamıştır. İşkenceyi yasaklayan BM ve AK belgelerini 1988’de imzalayan Türkiye, AİHS çerçevesinde komisyona başvuru hakkını, sözleşmeyi onayladığı 1954’ten tam 33 yıl sonra, 1987’de yürürlüğe koymuştur. Nihayetinde Türkiye, AHİM’in zorunlu yargı yetkisini, onaylamasından 36 yıl sonra, Ocak 1990’da tanımıştır.[19]

         

        27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül geçmiş, insanların dünyaları yerle yeksan edilmiş, kimsenin aklına gelmeyen belgeler 90’lı yıllarda gündeme gelivermiştir. Hadise, Türk modernleşmesinin hulâsasını veren Tanzimat’ın Fuat Paşa’sının anlatımıyla ne güzel uyuşur:

         

        “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise bir kuvvet hâsıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir.”[20]

         

        Konuyu insan hakları temelinde gördüğünü, anadilde eğitimin de bu minvalde kardeşlik ihdas edeceğini söyleyen; her on yılda bir kimlik değiştirmekten imtina etmeyen köşe yazarlarının ihlâsını yukarıdaki tarihi süreç gayet vâzıh bir şekilde izah eder. Zira rüzgâr nereden eserse oraya savrulan kalemlere, “Kürtler azınlık mı?” sorusunu sormanın bir anlamı olmasa gerektir.    

                          


        


        

        [1] Kapitalizmin yükselişi için bkz., Immanuel Wallerstein, Modern Dünya Sistemi I, Kapitalist Tarım ve 16.Yüzyılda Avrupa Dünya Ekonomisinin Kökenleri, Çev.: Latif Boyacı, Bakış Yay., İstanbul 2004, s.38 – 44, Fernand Braudel Maddi Uygarlık, Ekonomi ve Kapitalizm, XV – XVIII. Yüzyıllar, C. I, Çev.: M. Ali Kılıçbay, Gece Yay., Ankara 1992, s.18 vd., Zor ve sermayenin sınırları belirlediği noktasında bkz., Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu, Çev.: Kudret Emiroğlu, İmge Yay., Ankara 2001, Sürecin uluslar arası sistem ve modern egemenlik bağlamında ele alınışı noktasında bkz., Hamit Emrah Beriş, Egemenliğin Dönüşümü, Tarihsel ve Siyasal Açıdan Egemenlik Kavramının Yeni Anlamı, AÜSBE Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara 2006, s.28 v.d, Sürecin azınlıklar hukuku bağlamında ele alınması noktasında bkz., Ayşe Füsun Arsava, Azınlık Kavramı ve Azınlık Haklarının Uluslararası Belgelerve Özellikle Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 27. Maddesi Işığında İncelenmesi, AÜY, Ankara 1993, s.1 – 11.


        

        [2] Levent Ürer,Azınlıklar ve Lozan Tartışmaları, Derin Yay., İstanbul 2003, s.252 – 255.


        

        [3] Jennifer Jackson Preece, Ulusal Azınlıklar ve Avrupa Ulus – Devlet Sistemi, Çev.. Ayşegül Demir, Donkişot Yay., İstanbul 2001, s.29.


        

        [4] Naz Çavuşoğlu, Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Azınlık Hakları, Su Yay., İstanbul 2001, s.24.


        

        [5] Erol Kurubaş, Asimilasyondan Tanınmaya Uluslararası  Alanda Azınlık Sorunları ve Avrupa Yaklaşımı, Asil Yay., Ankara 2006, s.60 – 72.


        

        [6] Doğan Kılınç, İnsan Haklarının Korunması Çerçevesinde Azınlık Hakları, GÜSBE Yayınlanmamış Doktora Tezi Ankara 208, s.33.1977 yılında Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 27. maddesine açıklık getirmek üzere özel raportör Caportorti’nin yaptığı azınlık tanımının kendisinden sonra gelen pek çok metne kaynaklık ettiği söylenilebilir. Capotorti “Sayıca bir devletin geri kalan nüfusunda az, hâkim olmayan konumda, - devletin vatandaşı olan – üyeleri sahip oldukları etnik, dinsel veya dilsel özellikleriyle nüfusun geri kalanından ayrılan ve kültürlerinin, geleneklerinin, dinlerinin ve dillerinin korunması için üstü kapalı da olsa bir dayanışma ruhu sergileyen grup.” şeklinde tanımlamaktadır. Olgun Akbulut, Uluslararası Hukukta Azınlık Haklarının Gelişimi ve Ortaya Çıkardığı Hukuki Sorunlar, İÜSBE Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2006, s.123.


        

        [7] Kılınç, a.g.t, s.361.


        

        [8] Cumhuriyet, 26 Şubat 1992, s.17.


        

        [9] Akbulut, a.g.t., s.293.


        

        [10]Uluslararası Belgelerde Azınlık Hakları, Der, Çev.: Zeri İnanç, Ütopya Yay., Ankara 2004, s.89 -91.


        

        [11] Akbulut, a.g.t., s.283. Nal da AGİT belgelerinin bağlayıcı hükümler içermediği hususunu vurgular. Sabahattin Nal, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukukunda Azınlık Hakları, Nobel Yay., Ankara 2010, s.4.


        

        [12] Hürriyet, 20 Ocak 1992.


        

        [13] Cumhuriyet, 1 Nisan 1992, s.17.


        

        [14] T.C. Cumhuriyet Başsavcılığının Halkın Emek Partisi’nin Kapatılması İstemiyle Anayasa Mahkemesine Açtığı Dava, İddianame, HEP Bülteni Yay., Ankara 1993, s.18.


        

        [15] Halkın Emek Partisi Program 1992, HEP Bülteni Yay., Ankara 1992, s.8.


        

        [16]Hürriyet, 22 Kasım 1992, s.20.


        

        [17] Halkın Emek Partisi Program 1992, s.18.


        

        [18] Halkın Emek Partisi Program 1992, s.23-24.


        

        [19] Mehmet Semih Gemalmaz, İnsan Hakları Belgeleri I, Boğaziçi Ünv. Yay., İstanbul 2003, s.XVII – XX.


        

        [20] Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Remzi Yay., Ankara 1987, s.11.


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele