İyi Nedir? İyi Olanın İyi Olmaklığı Nereden Gelmektedir?

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

        Biz insanlar kendimiz için iyi olan şeyleri isteriz ve ona ulaşmaya çalışırız. Peki iyi olan nedir? Bizim ihtiyacımızı karşılayan şey midir? Bize haz veren şey midir? Bize yararlı/faydalı olan mıdır iyi olan? İyi olanın iyi olmaklığı nereden gelmektedir? Ya da tüm bu sorular aslında bir tek şeyi mi sormaktadır: İyi olan bizi mutlu eden şey midir?

         

         

        “İyi” Kavramının Batı’daki Hikâyesi

         

        İyi kavramı antik dönem filozoflarından bu yana tartışılan bir kavramdır. Felsefenin ahlâk/etik alanına ait olan bu kavram, esasen insanoğlunun dünyada varoluşundan bu yana tartışılmış olmalıdır. Aslında insanı konuşuyorsak eğer belki çok daha öncelere gitmemiz gerekiyor; henüz felsefenin ve ilâhiyatın olmadığı bir zamana.[1] Çünkü biz iyi kavramıyla kutsal kitapların anlatımına göre ilk insanla eş zamanlı olarak karşılaşırız. Nitekim kutsal kitaplar bize ilk insanlar olan Adem ve Havva’dan bahsederler. Bu metinlere göre bu iki insan yukarıda sorularla tartışmaya açmak istediğimiz “iyi” kavramına dâhil olabilecek tüm insani hallere cennette sahipken Şeytan’ın aldatması/iğvası ile bir “başka iyi”nin peşine düşmüş; bu eylemlerinin sonucu olarak cennetten kovulmakla (dünyaya sürgünle) cezalandırılmışlardır. Kutsal metinlere göre tanımı gereği “iyi”den başka bir şeyin tasavvur olunamayacağı “mutlak ve sonsuz iyi”nin mekânı cennette her şey iyi iken ne olmuştur da insanoğlu bir başka iyinin ardına düşmüştür? Hikâye burada bitmemekte, aslında yeni başlamaktadır. Çünkü hikâye dünyada da devam eder: Hz. Adem’in oğlu Kâbil de kendisine tahsis edilen iyi ile yetinmemiş, yine bir başka iyinin peşine düşerek o iyiyi elde etme pahasına kardeşi Hâbil’i öldürmüş; böylece kendi iyisi için cinayet işleyen ilk insan olmuştur. Görüleceği üzere insan cennette iken de dünyada iken de “iyi”nin peşindedir. Peki ama hangi iyinin? İyi olanı iyi yapan nedir? İyi bizatihi kendinde şey olarak mı iyidir? Yoksa iyi, bizim bir şeye iyi dememiz üzerinden mi ortaya çıkmaktadır? Veya iyinin kaynağı ilâhî midir?

         

        Aristippos, kaynaklara göre iyi kavramı üzerinde yoğunlaşan ve felsefesini bu kavram etrafında örgüleyen ilk filozoflardan olarak gösterilmektedir. O doğrudan hazzı temel alan bir öğreti geliştirmiştir. Ona göre “haz veren şey iyi, vermeyen ise kötüdür.”[2]

         

        Epikuros ise iyiyi “içsel huzur ve acıdan yoksunluk” olarak tanımlamıştır. Her ne kadar günümüzde Aristippos’a rağmen Epikuros, “hazcı” bir filozof olarak tanınsa da onun haz arayışı modern insanın biteviye peşinden koştuğu bir haz arayışı değildir. Nitekim o, ders verdiği toplulukla birlikte oldukça mütevazı/yoksul bir hayat sürüyordu; yiyecek ve içecekleri çoğunlukla kuru ekmek ve su idi. Epikuros “ekmek ve suyla yaşadığımda zevkle titrer bedenim, lüks zevklerden kendi adlarına değil, onları izleyen uygunsuzluklar adına nefret ediyorum” demektedir[3] Fakat aynı kaynaklar filozofun böyle bir iyi tanımı yapmasının nedeninin özellikle midesinden olmak üzere genel olarak bozuk olan sağlığından kaynaklandığını da belirtiyorlar.[4] Böyle kabul etsek bile filozofun tüm öğrencilerinin sağlık sorunları nedeniyle ona talebe olduklarını ve öğretilerini benimsediklerini söylememiz için bir neden bulunmamaktadır. Yani filozofun kendi bireysel tecrübesinden hareketle ve sadece kendi acıları üzerinden bir iyi tanımına ulaştığını ve böyle bir tanımın değersiz olduğu sonucuna ulaşamayız.

         

        Epikuros’tan yaklaşık iki bin yıl sonra yaşayan Jeremy Bentham ise iyi kavramı üzerindeki fikrini şu cümlelerle ifade eder: “Bütün eylemler haz ve acı üzerinden analiz edilip anlaşılabilir. Dolayısıyla insan acıdan kaçınıp hazza yönelir”. Bentham da “iyi olan zevk ve mutluluktur, kötü olan acıdır” derken, aslında Epikuros gibi konuşmaktadır. Ancak filozofun bu görüşlerinin Sanayii Devrimi sonrası oluşan kapitalizminin şartları içinden dile getirildiğini ve şu fikirlerin de ona ait olduğunu dikkate aldığımızda Epikuros ile aynı şeyleri kastetmediğini görürüz. Çünkü Bentham devamla şu soruyu sorar: “Bu halde herkes kendisi için en yüksek hazzı temin etmek için hareket edecektir. O halde herkes için yararlı/mutluluk verici (haz verici) bir toplumsal yapı ve hukuk nasıl temin edilebilir? Bu problemin çözümü için Bentham özgürlük fikrini hiç hesaba katmadan şunları önerir: Medeni Kanun’un dört amacı olmalıdır düzen için; gıda, bolluk, güvenlik ve eşitlik.[5]

         

        İktisadi ve politik liberalizmin öncüsü filozof olarak kabul edilen J. Stuart Mill ise “iyi nedir?” konusunda meseleyi arzu cihetinden ele alır ve şöyle der: “Zevk arzu edilen tek şeydir. Böylece arzulanabilir tek şey zevktir. Sadece görünen şeyler görülebilir, işitilen şeyler işitilebilir. Aynı şekilde arzu edilen şeyler arzulanabilir.[6] Görüleceği üzere Mill tamamen dünya ve olgular üzerinden konuşmakta; felsefesinin temeline de arzuyu, yani zevki yerleştirmektedir. Fark edileceği üzere Bentham ve Mill’in baktığı yerden bakarsak konuya, oldukça kapitalistik bir felsefe ile karşı karşıya kaldığımızı görürüz.

         

        Bu görüşlerin sosyal, politik ve hukuki alana taşınması ise Thomas Hobbes tarafından aslında daha önce yapılmıştır. 1588-1679 yılları arasında yaşayan Hobbes “iyi nedir” sorusu üzerinden insanı tanımlar ve şöyle buyurur: “insan öz-çıkar tarafından belirlenen bencil bir varlıktır. Dolayısıyla insanlığın mevcut durumu herkesin herkesle savaş durumudur. İşte bundan dolayı toplumsal bir sözleşmeye ve devlete; yani insanın bu tabiatını bir düzene taşıyacak bir egemene ihtiyaç vardır ve bu da devlettir.”[7] Hobbes’ın bu görüşleri hemen herkesin duymuş olduğu şu vecizesiyle final yapar: “İnsan insanın kurdudur.”

         

        İlginç bir gelişme süreci. Epikuros’un neredeyse “bir lokma bir hırka” öğretisinden “varlığın/insanın durumu herkesin herkesle savaş durumudur” noktasına varan bir süreç. Bu süreç kapitalist insan tipini ve kapitalizmi üreten bir süreçtir. Üstelik Hristiyanlığın bin yılı aşkın muhalif öğretisine rağmen süreç Avrupa’da kapitalizmle sonuçlanmış; buradan Yeni Dünya’ya intikal etmiş ve tüm dünyaya hâkim olarak bu günkü uygarlığımızı yaratmıştır. Oysa Hristiyan öğretisinin “iyi nedir?” sorusu etrafında ortaya koyduğu ahlâki ilkeler, hemen her zaman antikapitalist olmuştur.[8] Bununla birlikte sosyal ve siyasi hayatı tanzim eden kilisenin ise hemen her dönemde kapitalist bir tavra sahip olduğunu müşahede ediyoruz. Nitekim tüm Ortaçağ boyunca Kilisenin faiz yasağına rağmen bir finans kurumu gibi çalıştığını, borç verme işlerine giriştiğini, siyasal yapıları bu açıdan da etkilediğini ve yönettiğini görürüz. Muhtemelen kilisenin toplumsal hayatı cendereye alan katı ahlâk kurallarına kendisinin uymaması, Avrupa düşüncesinde ve sosyal hayatında itidalden uçlara savrulmanın bir başka dinamiğini oluşturmuştur. Ayrıca insanın kendi eylemleri ile kurtuluşunun mümkün olamayacağı; kurtuluşun ancak ezelde Tanrı tarafından seçilmiş olmakla ya da “ilahi lütuf”la[9] mümkün olabileceği”; dolayısıyla “salih amelin bir işe yaramayacağı” gibi bir öğretinin hâkim olduğu Hristiyan ilahiyatına göre[10], iyi ya da kötü olmanın arasında bir fark da olamayacaktır. Böyle bir imâni öğreti içerisinde aydınlanmanın yaşanması belki de sosyal kanunlar gereği kaçınılmazdı ve yaşandı. Kaldı ki Sanayii Devrimi’nin yarattığı yeni üretim biçimleri ve bilgi artışının, sosyal hayatta insanın gücüne dair eski teslimiyetçi-kaderci algıyı yıkıcı etkiler yaptığını da kabul etmek gerektiği kanaatindeyiz.

         

        Sanayii Devrimi sonrasında “iyi” kavramının Batı’da sadece dünyevî boyutuyla ele alındığını ve anlaşıldığını söylememiz yanlış olmayacaktır. Nitekim modern kapitalist, sosyal, siyasal ve iktisadi sistem bu düşüncenin sonucudur ve hukuk sistemi bu gelişmelerin arkasından bilfiil yaşanmakta olanı meşrulaştırmak amacıyla oluşturulmuştur. Bu sistem bugünkü gün itibariyle tüm küreye hâkimdir. Biz insanlar hangi geleneğe ait olursak olalım bu küresel sistemin içindeyiz ve bu sistemi üreten oyuncular olmasak dahi bu süreçten kaçınabilecek durumda değiliz. Kaldı ki mümkün olup olmaması bir yana kaçınmayı da hiç düşünmüyoruz. Çünkü hayatımıza her lahza sürülen haz, lezzet ve “mutluluğumuzu artırıcı” ürünlerden hiç de şikâyetçi değiliz; tersine çok memnunuz. Küresel ölçekte dünyevî yaşama biçimine matuf bir “iyi” kavramı hepimiz belirlemeye devam etmektedir.

         

        Ancak belirtmek gerekir ki; Kapitalist düşünce tarzının “iyi” kavramının sınırları bu dünyadaki hayatın sonuna kadardır. Ahiret hayatı kapitalist analizin hiçbir aşamasında yer almaz. Dolayısıyla insan için bu dünyada kendisi için faydasını maksimize eden şeyler iyi şeyler; bunu sağlayan durumlar iyi durumlardır. İyi olanı böyle anladığınızda ve kabul ettiğinizde tüm sosyal, siyasal, iktisadî ve hukukî yapı buna göre kurulmak zorundadır. Nitekim verili durum böyledir. Toplumsal sözleşme düşüncesi ile başlayan siyasal ve hukukî düzenin “iyi” kavramı bu dünyadaki iyidir. Bu günkü düzenimizin temel sütunları olan serbest piyasa, demokrasi, çoğunluk-azınlık ilişkisi, insanın özgürlüğü, temel hak ve özgürlükler vb. gibi kavramların tamamı “dünyevî iyi” anlayışı üzerinden oluşturulmuş ve kurumlaştırılmış kavramlardır.

         

         

        Peki Başka Bir “İyi” Kavramı Var mıdır? Bizim Geleneğimizin “İyi” Kavramı Farklı mıdır?

         

        Modern (artık postmodern) kapitalist yaşama biçiminin ardından sürüklensek de bizim geleneğimiz keyfimizi kaçırmaya(!) devam ediyor; devam edecek. Çünkü mensup olduğumuz din bize daha başka bir “iyi” kavramı ve perspektifi gösteriyor ve bize orada durmamızı söylüyor.

         

        Bizim geleneğimize göre de iyi olan, insanı mutlu eden, insanın yararına olan ve hatta onun çıkarına olan şeydir. Ancak bu yararına ve çıkarına olmak hali hiçbir şekilde bir başkasının zararına ve aleyhine sonuç üreten bir iyi anlayışı olmadığı gibi ufku da bu dünyadaki hayatımızla sınırlı değildir. Çünkü İslami gelenekte insanlar arası ilişki “herkesin herkesle savaş durumu”nu tazammun eden “insan insanın kurdudur” durumu değildir. Çünkü bir davranış bir başkasının zararına veya aleyhine bir davranış ise İslâmi öğretide bir “iyi”den bahsedilemez. İyi, ancak ve ancak “inanıp yararlı iş işleme” halini anlatır. Bu “yararlı iş eyleme” durumu hem kişioğlunun kendisi hem de diğerleri için fayda sonucunu üretmek zorundadır. Müslüman için bu “yararlı iş eyleme” halinin getirisi sadece bu dünyayla sınırlı değildir. Her yararlı iş görme halinin, imanla birlikte olması da icap eder ki bu halde o eylemin fayda boyutu ahirete kadar uzanır. Hatta Müslümanların “sadaka-i cariye” denilen iyi eylemlerinin getirileri diğer insanlar için bu dünyada iken, sadakanın sahibi için bu dünyada değil tamamen öteki dünyadadır. Nitekim bu iyi inancı ile bizim ete kemiğe büründürdüğümüz vakıf müessesesi, bizim kadîm geleneğimizin “iyi”den ne anladığını gösterir ve tüm dünyayı da kendisine hayran bırakmıştır. Hiçbir vakfiye, vakfedene iktisadi bir getiri sağlamaz; tersine zaten sağlamaması gerekir. Çünkü bundan yararlanma hakkı olan diğer insanlar ve hatta diğer canlı varlıklardır. Dolayısıyla böyle bir “iyi” kavramının ve ortaya çıkan sonuçlarının kapitalist mantalite bakımından hiçbir mâkuliyeti/rasyonalitesi de yoktur; çünkü malın ya da gelirin ilk sahibine (vakfedene) bu dünyada bir kazanç sağlaması söz konusu değildir. Tersine bir iktisadi kaynak bu dünyada hiçbir karşılığı olmadan sahibinin elinden çıkmaktadır. Bu bakış açısı, iktisadi insanın(homo economicus’un) rasyonel bir davranışı olamaz. Kapitalist mantık bakımından bu davranış irrasyonel bir davranıştır.

         

        İnsan bu dünyada sonlu ama hakikatte sonsuz bir varlık ise-ki bizce öyledir- “iyi” kavramının ufkunun bu dünyadan ötelere; âhirete uzanması icap eder. Bu halde “iyi” ya da “iyi olan nedir?” sorusu bambaşka bir anlam kazanır. Bu halde iyi olan salt bizim aklımızla ulaştığımız ya da dünyevi çıkarımızla ilişkili bir şey değil, ancak âhirete/hesap gününe uzanan ve mükâfatla mukabele edilecek olan şey olacaktır.[11] Dolayısıyla bize “iyi olan”ı salt aklımız değil Allah ve O’nun Kitabı söyler. Çünkü Allah ve O’nun kitabına göre bize haz ya da mutluluk veren her şey ya da eylem “iyi” olarak tanımlanamaz. Çünkü bu ancak günah kavramının ortadan kalkması ile mümkün olabilecek bir durumdur.[12] Oysa günah ve yasak kavramı bize haz veren, bizi mutlu eden/edebilecek olan, bizim yararımıza addettiğimiz şeyleri ikili bir tasnife uğratır: Caiz olan ve olmayan. Bir şeyin caiz olması ve olmaması aslında aynı olgunun iki yüzü gibidir. Örneğin evlilikle oluşan ilişki caiz iken zina ile oluşan ilişki yasak ve günah olması nedeniyle caiz olmayan bir ilişki biçimidir. Oysa eylem aynı eylemdir. Aynı şekilde hırsızlık yaparak edinme yasak ve günah iken, çalışarak edinme övülen ve istenen bir edinme biçimidir. Oysa bu örnekte de her iki durumda da iktisadi bir değer edinilmektedir. Meselâ beyaz adamın “iyi” kavramı uğruna Amerikan yerlilerini ve Aborjinleri yok etmesi[13] İslâm’a göre asla mümkün değildi. Nitekim İslam egemenliğinin ulaştığı hiçbir coğrafyada böyle “iyi”leştirmeler yaşanmamıştır. Yine belirtmek gerekir ki böyle bir “iyi” kavramından ne Sanayii Devrimi ne de Kapitalizm neşet edemezdi zaten etmemiştir de. Gerçi İslam medeniyetinin modern bilgi ve bunun üretim biçimlerini başaramamış olmasının birden fazla nedeni tabii ki ileri sürülebilir, ama bu nedenlerin dahi sonuçta iyi kavramına dayanacağı kanaatindeyiz. Çünkü biz insanların iyi kavramından anladığımız veya ona yüklediğimiz anlam, bizim dünya ve hayatla olan anlam ilişkimizin içeriğini oluşturmaktadır. Bu da bizim çalışma, çabalama ve hükmetme yanımızı beslemektedir.

         

        Fakat İslâmi geleneğin bu “iyi” kavramına rağmen bu gün Müslümanların kendi arasında yaşanan kahredici çatışmaların, katliamların izahı nasıl yapılabilir? Veya yapılabilir mi? Müslümanlar kendi iyileri adına bir diğer kardeşini katlediyor, intihar bombacıları diğer kardeşinin mabedini içindekilerle beraber havaya uçuruyor. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Müslümanlar kitabın ortaya koyduğu ortak iyi idealinden nasıl oluyor da “kişi, zümre, mezhep, hizip, fırka iyileri”ne birbirlerini katledecek şekilde savruluyorlar? Bu içtihadlar nasıl yapılabiliyor? Bu muhasebeleri yapmak bu soruların cevaplarını vermek ve bu sapkınlıkları ortadan kaldıracak yolları bulmamız gerekiyor. Hiç birimizin kolaycılığa kaçarak tüm olup bitenleri “dış güçler” faktörüyle veya “iktisadi geri kalmışlıkla” açıklama hakkı yoktur. Dış güçler yok mu? Tabii ki var ama hiçbir dış güç bir başka coğrafyada uygun sosyal ve siyasal zemin bulmadan bir şey yapamaz. Bu açıdan günü anlamak için dünü anlamak zorundayız. Dünü anlamak ise İslam tarihinin eleştirel bir gözle yeniden okunması; belki ezberlerin bozulması ile mümkün olabilecektir. Hepimizi kavrayacak olan “ortak iyi” kavramına belki buradan ulaşabiliriz. Çünkü Kitap (Kur’an) konuşmaya ve uyarmaya devam ediyor. Kitabı tekrar ve tekrar ve belki de ezberlerimizi bir kenara koyarak okumakla bu meselelerin üstesinden gelebileceğiz.

         


        


        

        [1] Aslında belki de ilâhiyatın olmadığı bir zamandan söz edemeyiz. Çünkü insan kendi kendisini yaratan bir varlık olmadığına göre ve insanın Kur’an’daki yaratılış hikâyesine baktığımızda; Allah insana “Ben senin Rabbin değil miyim?” diye sormuş, o da “Evet sen benim Rabbimsin” demiştir. Bu andan itibaren Allah ve insan münasebeti; yani ilâhiyat var olmalıdır.


        

        [2] Wikipedia.org


        

        [3] Bertrand Russel, Batı Felsefesi Tarihi, İlkçağ-Ortaçağ-Yeniçağ, s. 245.


        

        [4] Russel, S.245.


        

        [5] Russel, s.763.


        

        [6] Russel, s.527-538.


        

        [7] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları. İstanbul,2012.


        

        [8] Protestanlık ve Kalvinizm dahi esasen kapitalist bir insan ve dünya hedeflememiştir. Tersine, israf, gösteriş ve tüketime kapalı disiplinli bir hayat yaşamanın ve çok çalışmanın kurtulmuş olmak için Tanrı tarafından seçilmiş olmaya bir işaret olacağını söylemişlerdir. Weber’e göre bu günkü kapitalist, onu üreten mü’minin asla aklından geçmeyen bir şeydi. Luther ya da Calvinin de böyle bir dünya ve insanlık tasavvur etmediğini söyleyebiliriz.


        

        [9] İsa Mesih’e imanla kurtuluş mümkündür ancak bu bile; yani bu iman bile Tanrının lütfudur. Kişioğlunun seçiminin veya eyleminin kurtuluşta bir dahli yoktur. Kilise İsa Mesih’dir; dolayısıyla kilisenin af ve uygulamalarına sadakatle kurtuluş mümkündür. Ancak bu sadakat eylemi dahi Tanrı’nın inayetidir; kişinin bu seçimini de Tanrı yapmıştır. W. T Jones bu yorumu Augustinus’un ağzından şöyle aktarır: “Her şeye gücü yeten Tanrı, tüm doğaların yüceler yücesi İyi yaratıcısı… Mahkûm edilmiş insan ırkından bile bilgeliğinin takdir ettiği sabit sayıda yurttaşı, liyakatlere göre değil, fakat lütfa göre seçer ve onlara ne büyük bir lütuf bahşettiğini yalnızca kurtarılmışlarda değil, selamete erdirilemeyenlerde de gösterir… (W. T. Jones, Ortaçağ Düşüncesi, Batı Felsefesi Tarihi-İkinci Cilt, Paradigma Yayınları, s.197). Hristiyan ilahiyatının Augustinus’tan yaklaşık 900 yıl sonra yaşayan bir diğer ilahiyatçı-filozofu Thomas Aquinas’ta aynı şekilde düşünür (Bkz. S.434-440).


        

        [10] Bkz. Hakan Olgun; Sekülerliğin Teolojik Kurgusu Protestanlık, İz Yayınları, İstanbul 2006. S. 366-367.


        

        [11] Esasen bu iyi kavramı Hristiyan teolojisinin de temelini oluşturur. Nitekim Augustinus’a göre “Tanrı gerçekliği saf iyidir; dolayısıyla Tanrı tarafından var edildiği için var olmak iyidir: Çünkü Tanrı iyi olmayan bir iş yapmaz; çünkü O saf iyidir.” (W. T. Jones, s.149 vd.). Benzeri bir yaklaşımı daha sonra Thomas Aquinas’ta da görürüz: “En yüksek derecede fiil halinde olan Tanrı, dolayısıyla en iyidir” (Jones, s.354).


        

        [12] Nitekim günah kavramı Batı düşüncesinin Hristiyan Teolog-felseficileri tarafından oluşturulan döneminde merkezî bir yer teşkil eder. Çünkü cennette kendi iyileri ardına düşen Adem ve Havva’dan dolayı bir ilk günah vardır ve doğan tüm insanlar bu ilk günahın yükünü yüklenerek doğarlar. Hz. İsa çarmıhta katlandığı acılarla bu ilk günahın tüm insanlara yüklediği günahı arındırmak istemiştir ama yine de bu kurtulmak için yeterli değildir. Kurtulmak İsa Mesih’e ve onun cisimleşmiş hali olan Kilise’ye sadakatle ve ancak ve ancak ilahî lütufla/seçilmiş olmakla mümkündür. Meselenin karmaşıklığı Hristiyanî felsefeye karşı bir hareket olarak ortaya çıkan Aydınlanma döneminde aslında önemini kaybeder. Felsefe sekülerleştikçe günah ve sevap kavramı önemini kaybetmiştir. Çünkü seküler felsefede Tanrı önemini ve konumunu kaybetmiştir. Tanrı en fazla Aristo’da olduğu gibi ilk sebeptir. Varlığı zorunludur ama işlere karışmaz. Yaratmıştır ama insana ve kâinata karışmamaktadır. Bir buyruğu da yoktur. İnsan, ahlâk da dâhil kendi sistemlerini kendi akıl ve ihtiyacından hareketle kurabilir.


        

        [13] Beyaz adam, onlara uygarlık götürüyor fakat onlar bunu kabul etmiyorlar ve insanlığın gelişmesine engel oluyorlardı. Oysa onları “iyi” yapmak; yani “medenîleştirmek” gerekiyordu.


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele