Yörük Paşam, Bey Paşam

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

Her gavgede duzah olur, al olur,

Ülkü içün boz tikenler gül olur.

Bahar gelür, mökkem buzlar çözülür,

Gözelerden duru sular sözülür

Dilaver Cebeci

 

        Ebedi Yunus’un “bilmeyen ne bilsin bizi/bilenlere selam olsun” şeklindeki bir sözünü hatırlıyorum. Büyük gelenek, büyük adamlara büyük sözler söyletir; bu da onlardan biri. Bugün kendi içimde, bir tür içsel bir muhavereyle eski anıları yâd ederken, her nedense aklıma bu söz geldi. Hangi çağrışımlarla nereden geldi, içimde neler hâsıl etti, hangi fay hatlarında ne tür kırılmalar meydana getirdi? Bütün bunların hâsılasını satırlara derç etmem kolay değil elbette.

         

        Yıllar önceydi. Bilecik tugay komutanlığına yeni bir paşa atanmış, biz de Türk Ocağı olarak ziyaretlerine gitmiştik. İlk görünüşte, insanda çok eskilerden tanış olduğu hissini uyandıran sıcak, normalin çok ötesinde bir doğallık görüntüsü veren biriyle karşı karşıya kalmış hissine kapılıyordunuz. Ben, öyle hissettim. Kendisini ilk defa gördüğümde hissettiğim bu samimi duygular, daha sonra artarak devam etti.

         

        Bahse konu kişi, bizim Ali Paşamız, herkesin Yörük Ali, kısaca “Yörük” diye hitap ettiği bir memleket evladıydı. Bendeniz, Ali paşayla ilgili bu yazıyı kaleme alırken, aklıma, Dündar Taşer’in arkasından “Bir Kültür, Bir İnsan” başlığıyla Erol Güngör’ün yazdığı yazılar geldi her nedense. Sonra, yine rahmetli olan Dilaver Cebeci’nin Dündar Taşer Sagusu. Rahmetli Erol Bey, Dündar Bey’in arkasından yazarken, onun şahsında bütün bir nesli, kayıp nesli yâd etmişti. Bendeniz Erol Bey olmadığım için, o tarz yazıları yazma kudreti beklenemez benden.

         

        Ali Paşa, bizim şimdilerde ancak arınık/steril bir ortamda formüle etmeye çalıştığımız son turfanda tiplerden biridir. Şahsında birbiriyle tezat teşkil eden bir yığın özelliği ahenkle birleştiren istisna insanlardandır o. Bizim gibilerin sebebini bir türlü izah edemediğimiz bir acziyetle birleştiremediğimiz yığınla zıtlığı, kolayca şahsında cem edebilen bu tipler, psikolojinin dengeli insan dediği özel tiplerdir.

         

        Size bir çocuk masumiyeti veren, gerçekten de kalbi bir çocuk kadar saf ve temiz olan bu insan; protokol kuralları ve nezaketin bütün inceliklerine riayet ederken, asla yapay bir salon adamı konumuna düşmez, düşürmez kendini. O yine sizin bildiğiniz Yörük’tür; mütevazı, sevecen, nükteli ama vekarlı yörük.

         

        Memleket meselelerinde ciddi bir devlet adamının ketum, itidalli ve son derece serinkanlı tavırlarını görürsünüz üzerinde. Devletin bekası, onun için her şeydir. O uğurda katlanamayacağı meşakkat yoktur. Oğluna, büyük atası Oğuz Han’ın adını veren Yörük, bu coğrafyanın asıl sahibi olan altın halkadan geldiğinin farkındadır.  

         

        Kayseri’nin eteklerinden Toroslara uzanan sarp yamaçlarından gelen bu adam, bizim gençlik heyecanlarımıza sahip heyecanlı, imanlı bir dava adamı, samimi bir Türk milliyetçisidir. Hayatının her döneminde öyle olmuş, onun gereğiyle amel etmiş sade bir Türk evladı, bir memleket sevdalısıdır. Ozan Arif’in gençlik yıllarında okuduğumuz şiirlerini ezbere okuyan kaç tane paşa bilirsiniz? İşte Ali Paşa onlardan biridir.

         

        On İki Eylül’ün o meşum günlerinde, genç bir teğmen olarak kelepçeler altında sorgulanırken görürsünüz kendisini. Günlerce sorguya çekilir, işkenceden geçirilir. Aradan yıllar geçer. Başka bir cunta, 28 Şubat cuntası, bu sefer bu yürekli adamı sırf inançlı kişiliğinden dolayı takibata uğratır, fişleme konusu yapar. Adeta cenderelerden geçmektedir. Ve gün gelir, millete komplo iddiasıyla Balyoz Davası’ndan içeriye alınır. Milletin ta kendisi olan bu adam, millete komplo iddiasına kurban edilir.

         

        Silivri’de demir parmaklıklar arkasında memleket sevdasını muhafaza sınavındadır Yörük. Sadece memleket sevdası değil; arkadaşları, sevdikleri, inandıkları ve bağlandığı bütün değerleriyle denenme sınavıdır bu. İçeride, bütün duygusallıkları yüreğinde yüklü bir Yörük vardır. Kim bilir hangi depremleri yaşadı o gönül, hangi fırtınalara göğüs gerdi. Bunların hepsi, içinin bilmem hangi mahrem zeminlerinde kendisine yer arıyor, kim bilir neleri kendisine rağmen nerelere kilitliyordur.

         

        Türk’ün o minnetsiz, müstağni tavrı, Ali Paşanın mümeyyiz vasfıdır. İçinin yaralarını ağyara açmaz, açamaz. Yâr yüreğim yar, yar ki neler var; der amma, bunu sadece kendi kendine söyler. Ötekine, bir başkasına içini açamaz bu adam.

         

        Millet hizmetine adanmış bir ömürdür onunkisi.  

         

         

         

         

         

         

         

 


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele