“Çözüm Süreci”, Suriye’nin Kuzeyi ve Türkiye

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

         “Çözüm süreci”nin Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerle yakından ilgili olduğu giderek daha açık ve net bir hal kazanmaktadır. Suriye politikasında yapılan yanlış hesapların, Irak’ta olduğu gibi inisiyatifimiz dışında gelişmelerin meydana gelmemesi için ön alma saikiyle yapılmış olsa da Türkiye’nin Irak Kürtleri dışında Orta Doğu’daki komşu devletlerle ilişkilerini bozması, ABD, Rusya, Çin, AB gibi küresel güçlerin Türkiye’nin Orta Doğu siyasetine soğuk yaklaşımları, Mısır’daki gelişmeler bir arada okunduğunda önümüzde çok daha zorlu bir sürecin uzandığı anlaşılıyor. Bu bağlamda Türkiye’de PKK’nın silah bırakmadan, Türkiye sınırları dışına çıkma ve ateşkesi kabul etmesinin arkasında yatan gerçekler daha iyi anlaşılıyor. Suriye’de Esed ile muhalif güçler arasındaki çatışmada iki tarafın yeterince yıpranmasından sonra PKK-PYD’nin kendi açılarından akıllıca bir stratejiyle, Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin demografik ağırlığıyla orantısız bir şekilde geniş bir alanda hâkimiyet kurma çabaları bunu açıkça gösteriyor.

         

        Abdullah Öcalan üzerinden PKK ile müzakere başlatan “devlet aklı”nın bu gelişmeyi öngöremediğini düşünmek mümkün değil; şayet öyleyse bu Türk devleti için vahamet ötesi bir anlam taşır. Bu akıl, öyle anlaşılıyor ki Kürtlerle büyüyen bir Türkiye tasavvurunu kuvveden fiile geçirmek için bir plan yapmıştır; ilk başta resmî ağızlar “verilen bir söz yok” demesine rağmen, PKK-BDP çizgisinin açıklamalarından böyle bir planın PKK liderliği tarafından kabul edildiği/öyle göründüğü anlaşılıyor.

         

        Bugün artık mızrak çuvala sığmaz hale gelmektedir. Herhangi bir pazarlık yok denmesine rağmen ana dilde eğitim, seçim barajı vb. konuları içeren yeni bir demokratikleşme paketi, PKK-BDP’nin yoğun baskılarıyla gündeme gelmiştir. Bu gibi tedbirlerle tatmin olmayacağı açık olan PKK-KCK-BDP, bu çatışmasızlık döneminde kadrolarını dinlendirmiş, yeni elemanlar kazanmış ve en önemlisi Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin önünü açmıştır. Nitekim, Türk basınındaki PKK-BDP sempatizanları yoğun bir şekilde, “Kürtler için olumlu bir şey olduğunda Türkiye niye karşı çıkıyor” yollu propaganda ile adeta hükümetin yarım ağız PYD’ye yaptığı ikazlara bile tahammül edemiyorlar.

         

         

        İki Milletli Yeni Türkiye Tasavvuru Çözüm Değil Çözülme Getirir

         

        Açıkça ifade edelim: Lafı artık eğip bükmenin anlamı kalmadı. Gidiş egemenliğin paylaşılması ve iki dilli, iki milletli yeni bir yapılanmaya doğrudur. Bunun Türkiye için bir büyüme imkânı getireceği, devlet tecrübesi olmayan Irak, Suriye ve belki daha sonra İran Kürtlerinin Türkiye himayesine girmesiyle Türkiye’nin bölgede etkili, büyük bir güç olacağını zannetmek iyi niyetli, ama hayli tehlikeli bir hayaldir. Dünya ve bölge şartları, tarihî tecrübe dikkate alındığında gerçekçi olmayan, tehlikeli sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemel bu hayalin pahalıya mal olmaması için genel demokratikleşme perspektifi dışında, iki dilli-iki milletli bir oluşuma götürecek hiçbir adım atılmaması, şayet böyle düzenlemeler yapılması düşünülüyorsa bunların başka “paket”lerin içine gizlenmeden, açık bir şekilde milletin onayına sunulması gerekmektedir. Demokrasinin, millî iradenin gereği budur.

         

        Bugün televizyon ekranları büyük ölçüde nüfusun yüzde 10’unun görüşlerini dahi temsil etmeyen sol, sol-liberal, Kürtçü bir takım zevatın propagandasına amade kılınmış durumda. Bunların yanında İslami yazar etiketli, millî ve yerli köklerden kopuk bazı gazeteci yazarların büyük kısmı da maalesef çözüm adı altında bu iki dilli, iki milletli projeye zımnî destek vermektedir. Bazıları giderek daha kuşkucu hale gelmişse de “çözüm”e karşı olmak ya da iktidara karşı görünmek istemediklerinden tedbirli bir dili muhafaza ediyorlar. Bazı Kürtçü kalemler ve onların destekçileri mevcut sınırların Birinci Dünya Savaşı sonunda emperyalistlerce çizildiğini, Kürtlerin dört ülkeye dağıtıldığını ileri sürüyor. Ama öyle bir üslup kullanıyorlar ki sanki emperyalistler Kürdistan diye bir ülkeyi bölmüşler. Bilenler biliyor ki, emperyalist güçler o dönemde de bir Kürdistan projesine sahipti ama konjonktürel olarak enerji kaynaklarını daha kolay tasarruflarında bulundurmak için Osmanlı-Türk Devleti’nin topraklarını cetvelle çizip hâkimiyet alanlarını kurdular.

         

        Eğer burada bir emperyalist aldatmaca varsa bu Kürtlerden çok, Osmanlı’ya ihanet karşılığında Büyük Arabistan vaadiyle İngilizlerce kullanılan Şerif Hüseyin liderliğindeki Araplara karşı yapılmıştır. Yine hatırlanmalıdır ki, evet o sınırları emperyalistler çizdi; hatta daha vahimini de çizdiler. Bugün onların Kürdistan dedikleri bölgeyi de Büyük Ermenistan’ın bir parçası olarak çizmişlerdi. O kadarına Türk milleti müsaade etmedi. Bugün bazılarının Kürdistan’ın dört parçası diye her birine ad verdikleri o topraklar, 1914 öncesinde Osmanlı-Türk Devletinin egemenliğinde idi ve o devletin resmî dili de Türkçe idi. İşte her şeyin uzmanı bu allame gazeteci-televizyoncu takımının gözlerden kaçırdığı saklanamaz gerçek budur.

         

        Bugün o coğrafyada Türkiye’nin himayesinde “laik” Kürtlerin bir özerk/federe devletinin kurulmasını talep edenlerin, bu işte aynı emperyalistlerin kendilerinin ve İsrail’in çıkarlarını düşündüğünü bilmemesi mümkün mü? Burada bir çelişki var. Bir kesim ısrarla “çözüm” projesinin millî/yerli olduğunu, küresel odakların değil tamamen Türkiye’nin inisiyatifiyle başlatıldığını, Suriye ve Mısır siyasetlerinin de esasen bu doğrultuda olduğunu, bu yüzden de Türkiye’ye karşı bir komplo (Gezi Parkı) kurulduğunu iddia ediyor. Bu doğru ise şunu sormak gerekmez mi: Türkiye’nin Ortadoğu’da bütün küresel (ABD, AB, Rusya, Çin) ve bölgesel (İran, merkezi Irak yönetimi, Mısır’daki darbe yönetimi vb.) karşısına alarak bir siyaset izlemesi akılcı mıdır? (Tabii bu noktada düne kadar anti-Amerikancılığı kimseye bırakmayıp hükümeti BOP’un uygulayıcısı ilan ettiği halde bugün İsrail ve ABD’ye karşı politika izlemenin yanlış olduğunu söyleyenleri de ibretle izliyoruz. Ancak bu kesimler meseleye ak-kara penceresinden baktıkları için yarın bu görüşleri de değişebilir).

         

         

        Çare, Millî Birliğe (Çokluk İçinde Birliğe) Dayalı Gelecek Tasavvurudur

         

        Unutulmamalıdır ki, Türkiye Millî Mücadeleyi yaptığı dönemde Birinci Dünya Savaşı’nda düşmanı olan ve sonrasında ülkeyi işgal eden devletlerle dahi anlaşmalar yaparak gücünü toparlamış ve tek cepheye yoğunlaşmayı başarmıştır. Diplomasi ve siyasetin temel kurallarını, değişmeyenlerini olduğu kadar değişenlerini de sürekli analiz etmek, bir bölge gücü olarak kendi öz çıkarlarımız temelinde müdahil olmak son derecede hayatî önemi haizdir. Türkiye, birtakım merkezlerde hazırlanmış haritaların öngördüğü yeni Orta Doğu düzenine karşı kendi tasavvurunu ortaya koymak istiyorsa bunu tarihin, coğrafyanın, demografinin ve nihaî kertede kendi medeniyet tasavvurunun imkânları çerçevesinde yapmalıdır.

         

        Türkiye’yi iki farklı coğrafya, iki farklı millet olarak kabul eden bir yaklaşımın bu toprakların tarihiyle de, kültürüyle de, medeniyet değerleriyle de bağdaşması söz konusu değildir. Selçuklu’dan Osmanlı’ya siyasî tarihimiz fetretten ve tavaif-i mülûkdan merkezî devlete doğru gelişim göstermiştir. Bugün de kendi içimizdeki farklılık ve çeşitlilikleri bir arada tutan, çokluk içinde birlik ilkesini benimseyen, yaratanın iradesine (farklılıklar) ve emirlerine (vahdet) uygun bir nizamı yeniden kurabiliriz. Bu, etnik farkları vurgulayan bir dille değil, onları kabul eden, insanların kimliklerine saygılı, millî birliği esas alan bir gönül diliyle mümkündür.

         

        Kendi idaresindeki farklı kavim ve kabileleri bir bayrak altında toplayan İlteriş Kağan’ın, Türklüğün Anadolu’yu vatanlaştırmasını sağlayan Alp Arslan’ın, İstanbul’u fethederek cihanşumül bir devletin ve medeniyet bakışının hâkim olmasını sağlayan Fatih’in, Türk milletini bu topraklardan Orta Asya’ya göndermeye azimli Haçlılara karşı Millî Mücadele ile yeniden diriliş hareketinin liderliğini yapan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çok iyi bilinmesi, anlaşılması lazımdır. Şayet bir 2023, bir 2053 ve bir 2071 perspektifimiz varsa bunun sadece bu tarihi iyi bilmekle değil, tıpkı o örnek şahsiyetlerin yaptığı gibi, hâli iyi tahlil edip istikbali tasarlamakla gerçekleşebileceğinin idrak edilmesi bir mecburiyettir.

         


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele