Bir Çözüm Yanılsaması Olarak Demokratik Açılım: İdeolojiden Pragmatizme

Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312

        “Karanlıkta kavga olmaz. İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız. Kaosu kozmos yapan insan zekâsı, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş. İdeolojiye düşmanlık, tek izm’e teslimiyettir: Obskürantizme. İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru.”

         

        (C. Meriç, Bu Ülke)

         

         

        Toplumları Özgürleştirme Aracı Olarak Liberal İdeoloji

         

        Aslında liberaller, liberalizm ile ideoloji kavramının birlikte kullanılmasını asla kabul etmezler. Onlara göre liberalizm bir ideoloji değil, insanın ontolojik mahiyetinin ta kendisi olan şeydir; yani fıtrattır. Dolayısıyla fıtri olan, ideolojik olamaz. Tuhaftır; İslâm da kendisini “fıtrat dini” olarak tanımlar, ama liberalizmle asla örtüşmez.

         

        Liberalizme göre insan kutsal/değerli olduğuna göre, onun aklı ve yapıp etmeleri de kutsaldır. Dolayısıyla insandan hareket edilerek, yine ona yönelik tüm fikir, eylem ve modeller, aşkın bir kaynağa/otoriteye ihtiyaç olmadan bizâtihî kutsaldırlar.

         

        Liberalizm, buradan hareket etmekte; insanı ve onun özgürlüğünü merkeze alarak kendisini dinlerin yerine ikame eden yeni bir evreye taşımış bulunmaktadır.

         

        Günümüz reel politiğinde konuşacak olursak; liberalizm ve onun iktisadi tezahürü olan kapitalizm, siyasal, sosyal, hukuk ve iktisat alanında “İnsanın Özgürlüğü” kavramını kutsallaştırmakta, buradan hareketle birey, grup ve etnisite seviyesinde özgürlük alanlarını kutsamakta, kışkırtmakta ve toplumları “ayrıştırarak özgürleşme”ye zorlamaktadır.

         

        Liberalizm, çok etnisiteli ve çok kültürlü toplumlara küresel güç tarafından, en sağlıklı model olarak sunulmaktadır. Bu öneri, bu toplumların aydınlarınca hiç tereddüt edilmeden çözüm modeli olarak benimsenmekte, hemen tüm toplumsal, siyasal ve hukukî yapıların liberal düzlemde yeniden düzenlenmesi ile tüm sorunların üstesinden gelineceğine iman edilmektedir. Özellikle 1990’lardan bu yana böyle bir rüzgâr, bizim ülkemizde de estirilmekte; bu ülkenin muhafazakârları dahi bu rüzgârdan etkilenmektedir. Mesela, dün farklılıkları “çok hukukluluk” önerisiyle aşmaya çalışan “İslamcı Münevverân” bunun mümkün olamayacağını anladıktan sonra, liberal düşünceye yaklaşmış; kendi özel ve ülke sorunlarını bu yolla aşabileceklerine kani olmuş görünmektedirler.

         

        Demokratik Açılım’ı da yukarıda resmettiğimiz bağlamdan bağımsız düşünerek anlamaya çalışmak bizi yanlışa götürecektir. Yani liberal düşünce bağlamında Demokratik Açılım bu arkadaşlarımızda, samimi olarak bir çözüm modeli gibi görünmektedir. Bunun sonucu olarak karşımıza gelebilecek olan memnun olamayacağımız ihtimaller ya gerçekçi görünmemekte ya da görmezden gelinmekte; toplumun derininde bulunan dinamiklerin işleri bir şekilde yoluna koyacağına güvenilmektedir. Aynı şekilde küresel güçlerin hesaplarının da görünmez bir el tarafından engelleneceğine inanılmaktadır. Ayrıca etraflarında bulunan ve etnik niyetlerini İslâm’ın kapsayıcı şemsiyesi altında görünmez kılan bununla beraber ayrılıkçı/bölücü hedeflere sahip olmanın ve bunu tahakkuka çalışmanın bir cevaz problemi olmadığına inanan azımsanmayacak sayıda insan bulunmaktadır ve bunlar liberal politikalarla bu sorunların üstesinden gelineceğini bu arkadaşlarımıza empoze etmektedirler.

         

         

        Bir Ziyaret ve Açılımın Hayali

         

        Demokratik Açılım çalışmalarının bundan birkaç yıl önce ABD Başkanı Obama’nın birinci döneminin hemen başlarında yaptığı Türkiye ziyaretini müteakiben açıklanması bir tesadüften ibaret miydi? Öyle bile olsa, Obama’nın Parlamento’yu ziyaretinde yaptığı ve bizim siyasi kadrolarımız tarafından heyecanla alkışlanan ve hatta bazılarınca iki yanağından öpülerek kutlanan konuşmasında verdiği mesajları görmezden gelmek mümkün olabilir mi?

         

        ABD Başkanı’nın “ilk okyanusaşırı ziyareti ülkemize yaptığını” özel olarak vurguladığı konuşmasında; “Türkiye’nin, Doğu-Batı petrol ve doğal gaz koridorunda merkezi bir role sahip olması nedeniyle, Türkiye ile AB arasındaki bu pazarın kendileri tarafından da desteklenmeye devam edileceğini” açıkça ifade etmesi, bölgeye bu ilginin nedenini çok açık bir şekilde ortaya koymuştu.

         

        Bu hedef ve niyetler, ABD’nin kendi küresel misyonu bakımından kendi içinde tutarlıdır ve gereklidir. Sorun bizim sorunumuzdur; mesele bizim ne yapacağımızdır.

         

        Obama ziyaretinde, içerisinde teşekkürlerin de bulunduğu konuşmasında bizlere şunları hatırlatmış; bizden şunları istemişti.

         

  • Kürtçe TV yayınının ve Kürtçenin öğrenilmesinin önündeki engellerin kaldırılması doğru olmuştur. Bu tür düzenlemeler geliştirerek devam ettirilmelidir.
  • Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması demokratik Türkiye için önemli bir işaret olarak algılanacaktır.
  • Ermenilerle ilişkilerin normalleştirilmesi ve bunun için sınır kapısının açılması iki topluma da yarar sağlayacaktır.
  • PKK da el Kaide gibi terörist örgüttür ve istikrarı bozmaktadır. Bunu önlemek için Irak’ta ve diğer coğrafyalarda terörizme karşı birlikte savaşmalıyız.
  • Türkiye’deki Kürtlerin eğitim imkânlarının artırılması ve fırsatların çoğaltılması, Irak’la, Irak’taki Kürt liderlerle işbirliğinizi artıracaktır.

         

        Küresel aktör ABD için en öncelikli meselenin enerji tedariki ve güvenliği olduğu tartışmasız bir gerçekliktir ve bu gerçeklik Obama tarafından Türk Parlamentosunda yapılan konuşmada da dürüstçe ifade edilmiştir. Buna bağlı olarak, yumuşak veya sert güç kullanarak ABD’nin tüm küre yüzeyinde oynamış olduğu rolleri, sadece “demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları”, “refahın artırılması ve yaygınlaştırılması”, “dünyanın silahtan arındırılması” vb. gibi yüksek insani değerlerin gezegenimize hâkim kılınması savaşı olarak görmek, saflık olacaktır. Çünkü bunun böyle olmadığına dair elimizde yeterince delil bulunmaktadır.

         

        ABD’nin Ortadoğu’da yürüttüğü siyasetin iki ayağı bulunmaktadır ve bunun birisini, yukarıda söylendiği gibi enerji tedariki ve güvenliği oluşturmaktadır. Diğeri ise iyice bilindiği üzere İsrail’in güvenliğidir. ABD, İsrail’in güvenliği konseptinden vazgeçemez. Çünkü derin ABD, İsrail’dir.

         

        Bu veriler ışığında ABD’nin Ortadoğu ve özellikle Kürtlerle olan ilgisini, salt insani değerlere bağlamak irreel bir bakışa, bir körlüğe delalet eder. Buna mukabil az yukarıda sıraladığımız ne kadar sevimli/sıcak kavramlaştırmalar varsa ABD operasyonel meşruiyetini bu kavramlar üzerinden üretmekte ve pazarlamaktadır. Bunda da başarılı olmaktadır. Nitekim aynı ABD, 1980’li yıllarda, Afganistan’ı özgürleştirmek amacıyla bir yandan Rusları Afganistan’dan çıkartmak için bu gün terörist ilan ettiği mücahitlere her türlü desteği veriyor ve hatta bu insanların bir kısmını kendisi eğitiyorken, yine aynı dönemde İran İslam Devrimi’ni ortadan kaldırmak için dünkü Doğu Bloku’nun bölgedeki aleti Irak’la işbirliği yapıyor, İran’a karşı savaşa sokuyordu. Ama ardından aynı Amerika bu defa kendisi Irak’a yönelik iki harekât düzenleyecektir. Birinci ve İkinci Körfez Harekâtı olarak adlandırılan bu askeri operasyonlar, Türkiye’nin bu gün yaşamakta olduğu bölücü terörün bir başka konsepte ve aşamaya geçmesini sağlamış; Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin kurulmasını sonuç vermiştir. Aynı şekilde Kuzey Irak’ta ortaya çıkan bu yapı, Türkiye’deki bölünmeci Kürtleri tahrik etmekle kalmamış, onlara lojistik destek sağlayacakları denetlenmeyen bir coğrafya bahşetmiştir. ABD her adımı çok iyi hesaplayarak atmaktadır. Türkiye’ye yaptığı açılım (ve çözüm) tavsiyelerini de böyle anlamak zorundayız. Ancak bunu böyle anlamamız Türkiye’de öteden beri bir “Kürtçülük” sorunu bulunduğu gerçeğini görmemize engel olmamalıdır. Bu sorunun köklerini bazı veriler 1820’lere kadar götürebilmektedir. Çünkü bu mesele Osmanlı coğrafyasının böğrüne sokulabilecek bir hançer gibiydi. Çünkü bölgede petrol denilen stratejik madde de keşfedilmişti. Nitekim Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Galip Devletlerce bize dayatılan Sevr’de iki husus vardı, gerisi önemsiz şeylerdi. Bunlar, Osmanlı coğrafyasından bir Ermeni bir de Kürt Devleti çıkartmaktı. Ancak bu başarılamamıştı. Oysa bunun bir ayağının artık Kuzey Irak’ta tahakkuk ettirildiğini söylememiz için yeterince veri mevcuttur.

         

        Türkiye Soğuk Savaş şartlarında NATO üyesi olmasının getirdiği mecburiyetlere rağmen kendi özel sorunları için kendi özel çözümlerini üretmeye çalışmış veya başka bir şekilde söyleyecek olursak NATO konsepti içerisinde kendi çıkarlarını ne kadar koruyabilirse o kadar korumaya çalışmıştır. Nitekim Türkiye’nin o dönem bölücülükle mücadelesine baktığımızda bu güçlüğü görürüz. NATO’nun patronu ABD, Bölgede Sovyetler Birliği’nin müttefiki gibi rol oynayan Irak’ı istikrarsızlaştırmak için, sağlam müttefiki Şah’ın İran’ı eliyle Molla Mustafa Barzani önderliğinde Kürtçü bir hareketi teşkilatlamış; ancak bunu yaparken “bu hareket Türkiye’ye zarar verir mi?” diye çok fazla endişe taşımamıştır. Nitekim dindar rengi daha belirgin olan bu bölücü hareketin Türkiye’ye olabilecek olan muhtemel etkisini öngören Türkiye, buna tedbir geliştirmeye çalışmıştır.

         

        Türkiye’de Soğuk Savaş döneminde Marksist/devrimci sol hareketler içinde yer alan Kürtçü yapılanmalar, ateist-Stalinist bir karakterle Türkiye’de Kürtçülük faaliyetine koyulmuşlardır. Ancak bu hareketlerin, ateist-Stalinist karakterleri, Türkiye’nin dini hassasiyetleri yüksek Kürtlerinde bir karşılık bulamamış; Türkiye’nin Kürtleri, çoğunluğu “sağ-muhafazakâr” partiler olmak üzere komünist olmayan siyasi hareketlerde yer almışlar, bölünme peşinde olmamışlardır. Bu durum 1990’lara kadar böyle devam etmiş; ancak Doğu Bloku’nun yıkılmasının ardından bu defa ABD ve AB, Kürtlere devlet kurmaya koyulmuşlardır. Bu hedeflerini yukarıda belirtildiği gibi, insani değerlere bağlamakta ve meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

         

        Mamafih, verili durumda Türkiye bağlamında konuşacak olursak artık kendisini Türk’ten ayrı gören bir siyasi kadro ve kitle vardır. Ve bu siyasi kadro ve kitle ayrı bayrak istemektedir. Bu siyasi kadro ve kitle ayrı bir devlet istemektedir. Bu niyetleri ve talepleri ihmâl ederek veya görmezden gelerek pozisyon belirlemeye çalışmak, bizi akıldışı bir noktaya savuracaktır. İşte bu nedenle bu konuya dair ne söyleyeceksek bu talepleri, bu niyetleri dikkate alarak söylemek ya da söylememek zorundayız. Eğer bu tür talepler yok ise sormak gerekmez mi; “Öyleyse bunca yıldır Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve onun insanlarına karşı yürütülen bu siyasi terörün manası nedir?”

         

         

        Eski Hal Muhal, Yeni Hal Farz-ı Muhal

         

        Bir şeyin açılmasına karar vermek, mevcut durumdan öte veya farklı bir hale; hali hazırda bilinen olandan daha farklı bir bilinir olma durumuna geçmek demektir. Çünkü mevcudu tekrarlayacaksanız; bunu başka bir dil de kulansınız, başka bir hal ile de ifade etseniz, sonuç değişmeyeceği için bu bir açılım değildir.

         

        Açılım, malum olduğu üzere kamuoyuna ilk önce “Kürt Açılımı” olarak takdim edilmiş, ancak yapılan uyarıların haklılığı görülmüş olmalı ki aceleyle isim “Demokratik Açılım”a çevrilmiş, daha sonra bu da uygun görülmeyerek “Milli Birlik Projesine” dönüştürülmüştür. Nitekim, politik olarak ilk isimlendirmenin kamuoyu zihninde yarattığı anlaşılmayı bertaraf edebilmek için, Açılım Projesine, Alevi Açılımı, Roman Açılımı da ilave edilmiş; toplantılar yapılmış, ancak tüm bu gayretler “Açılımın” zihinlerdeki ilk anlaşılış halini zâil edememiştir. Bu gün için toplumun “Açılım”dan anladığı; “Kürt Açılımı”dır.

         

        Hemen baştan şu tespiti yaparak Açılımı tahlil etmeye çalışmak yararlı olacaktır: Devlet, yetkili ağızlarından açılımın muhatabı olan toplumsal zümrelere, “siz genel olandan farklı bir kültürel topluluksunuz ve sizin bu farklılığınızdan doğan mağduriyetleriniz var ve Devlet olarak bunu kabul ediyoruz” demiştir. Bu dil zımnî olarak “sizin bu farklılığınız siyasal olarak da bazı farklı taleplerinizin olması hakkını size veriyor, biz bunları karşılayacağız” beyanını da içermektedir. Çünkü farklı bir kültürel topluluğun tanımı, bu kültürel topluluğun siyasal olarak da farklı olabileceği bir düşünceyi üretir; üretilmişse besler. Çünkü farklı siyasal taleplerin istinat ettiği en elverişli zeminlerin başında kültürel zemin gelmektedir. Nitekim bizim mâruz kalmış bulunduğumuz “Kürtçü-Bölücü” hareketin en önemli ve öncelikli söylemi “kültürel taleplerin tanınmaması ve karşılanmaması”dır. Bu açıdan hemen başta böyle bir isimlendirme yöntem olarak yanlış olmuştur.

         

        Açılımın muhatabı tüm sosyal zümrelere zımnî olarak Devlet tarafından bu davet yapılmış olmakla beraber, bu davetten veya beyandan en büyük heyecanı Kürt kökenli siyaset adamlarımız duymuştur. Çünkü onlar adresin kendileri ve kendilerinin temsil iddiasında oldukları Kürt vatandaşlarımız olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Çünkü Obama’nın Türkiye ziyaretinde bu siyasetçiler Obama ile görüşmüşler; maruzatlarını arz etmişler ve bazı sözler almışlardı.

         

        Bu yazının amacı politik/demagojik bir tartışma yapmak değildir. Tersine konunun enine boyuna bir kere daha gözden geçirilmesine bir katkı sağlamak, konunun bir kere daha düşünülmesini sağlamaktır. Bunun için aşağıdaki tespitleri ve soruları tartışmaya açmak istemektedir:

         

  1. Açılım, mevcut durumdan farklı bir durumu ima ettiği için, mevcut olandan daha farklı ve öte tasavvurları beslemiş, beklenti eşiğini yükseltmiştir.

         

  1. Şimdiye kadar maruz kaldığımız bölücü terörün, uluslararası toplum ve hukuk nezdinde meşruiyetinin dayanağı olarak gösterdiği “karşılanmayan kültürel haklar ve talepler var olduğu için siyasal şiddeti seçmiş oldukları” tezi, bu yeni durumda önümüzdeki süreçte, uluslararası toplum ve hukuk tarafından, “Devlet olarak siz de bu farklılığı kabul ettiniz, gereğini yapın” şeklinde masamıza konacaktır.

         

         

  1. Eğer gerçekten “Açılım” mevcut durumdan oldukça farklı ve yeni bir konsepte tekabül ediyorsa, bunlar nelerdir? Ve bunun devamı olarak, “Açılım”la terör örgütünün elindeki argümanlar tüketilecek ve toplumsal desteği sona erdirilecekse, toplumsal taleplerle terör örgütünün talepleri arasında bir örtüşme mi mevcuttur? Eğer böyleyse yapılacak bazı şeyler, terör örgütünün taleplerinin karşılanması ve bunun sonucu olarak terör örgütünün bu gelişmeleri sahiplenerek buradan yeni bir pozisyon üretmesi gibi bir sonucu vermeyecek midir?

         

  1. Bölücü hareketler öteden beri nihaî hedef olarak ayrı bir devlete ulaşmak istediklerini ifade etmektedirler. Siyasi literatürde, özerk bölge, eyalet, federe bölge vb. gibi modellerin, ayrı devlete ulaşmada ara kademeler olduğuna dair hayli miktarda bilimsel malzeme ve dünya üzerinde hatırı sayılır miktarda tecrübe söz konusuyken, ne yapılacaktır da veya yapılmayacaktır da bunun önü kesilecektir?

         

         

  1. Bize açıktan ya da gizli olarak farklı modeller öneren ülkelerin kendi idarî/siyasî yapılanmalarında, bizdekine benzer bir etnik talep var mıdır? Var ise ne tür çözümler üretmişlerdir. Mesela bu soruya bağlı olarak Irak’ı etnik temelde federasyon olarak kurgulamak isteyen ABD sisteminde etnik temelli eyalet var mıdır?

         

  1. Başta ABD olmak üzere çok etnisiteli ülkelerde eğitim dili bu etnisitelere bağlı olarak birden fazla mıdır?

         

         

        Bu soruları çoğaltmak mümkün: Ancak cevaplar öyle Batılıların ve liberallerin cevapladığı gibi kolay ve tek değil. Çünkü her ülke ve her coğrafya kendi özel şartlarının çocuğudur. Bu bağlamda, Türkiye’de bu coğrafyanın tarihinin ve macerasının hülasası olarak ne başka bir kimlikten, ne başka bir kültürden bahsetmek mümkün ve doğru değildir. Türk; tarihin koyduğu bir isim, ortak kültürün bizi tanımlayan sıfatıdır. Bu coğrafyada bir tek kültürden bahsetmek mümkündür; o da Türk-İslâm kültürüdür. Bu kültür, kimliğin özüdür; çünkü ayrı dil, ayrı lehçe, ayrı şive; herhangi bir bölünmenin meşruiyetine yetmez. “Renklerimizin ve dillerimizin ayrı oluşu, Allah’ın kudretinin delillerindendir”; bir siyasal projenin cevaz zemini değildir.

         

        Şunu çok iyi biliyoruz. Millet haline gelememiş toplulukların herhangi bir davanın ya da medeniyet iddiasının mümessili veya taşıyıcısı olma ihtimâli bulunmamaktadır. Şunu da biliyoruz; sadece vatandaşlardan ibaret liberalleşmiş toplulukların, içinde yaşadıkları devlet organizmasının oldukça rafine yöntemleriyle sevk edildiklerini, suiistimal edildiklerini; görünen yapının aldatıcı olduğunu; bu tür toplumların çok usta ve etkin bir devlet çekirdeği tarafından başarıyla kullanıldıklarını, ama bunu fark edemediklerini de. Nitekim böyle bir devlete ABD, çok tipik bir örnek teşkil etmektedir. 

         

        Bizim millet olmak gibi bir mecburiyetimiz bulunmaktadır. Buna sadece bizim değil tüm bölgenin, tüm insanlığın ihtiyacı vardır. Türkiye’nin mevcut statüsünde yapılacak bir tadilat bir çözüm olmayacak; tersine hepimizi yönetilmesi imkânsız bir sürece taşıyacaktır. 


Türk Yurdu Ağustos 2013
Türk Yurdu Ağustos 2013
Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele