Yeni Büyük Oyun'da "Ankara-Aşkabat Hattı"

Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

        Küresel güç mücadelesinde ibre her ne kadar Ortadoğu-Kuzey Afrika hattına işaret etse de Avrasya coğrafyası ve bu bağlamda Türk dünyası jeopolitik anlamda belirleyici konumunu sürdürmeye devam ediyor. Nitekim Afganistan-2014, Rusya'nın yeni entegrasyoncu politikaları çerçevesinde bölgede artan ağırlığı, bunun bir sonucu olarak kendisini gösteren ve ABD'nin Kırgızistan'daki varlığına son verme ihtimali oldukça yüksek olan Manas-2014 kararı ve ABD'nin Çin'i çevreleme politikasında attığı son adımlar, bu coğrafyayı bir kez daha gündemin üst sıralarına taşımış durumda.

         

        Bu noktada, mevcut gelişmeler bölgenin enerji zengini ülkelerinden biri olan Türkmenistan'ı da derinden etkileyebileceği yönünde güçlü mesajlar veriyor. Bu da haliyle Aşkabat'ı daha etkin bir dış politika arayışına itmiş vaziyette.

         

        Son dönemde, başta yakın çevresinde komşularıyla olan ikili-bölgesel işbirlikleri ve özellikle de Türkmenistan-Özbekistan arasında yaşanan pozitif ivmeyle birlikte Türkiye-Türkmenistan hattında yaşanan stratejik işbirliğini geliştirmeye-derinleştirmeye yönelik adımlar da dikkatlerden kaçmıyor. Bu kapsamda iki ülke liderlerinin son 5 yıl içerisinde gerçekleştirdiği 10 ziyaret, hiç kuşkusuz oldukça önemli. Özellikle de son 9 yıl içerisinde Türkiye-Özbekistan hattında üst düzey hiç bir ziyaretin gerçekleşmediği bir ortamda.

         

        Dolayısıyla, 29 Mayıs'ta Türkmenistan'a hareket eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Türkmenistan ziyareti gerek zamanlaması gerekse de verilen mesajlar itibarıyla önemli bir geleceğe işaret eden, göz ardı edilmemesi gereken bir gündem maddesi olarak karşımıza çıkıyor.

         

        Cumhurbaşkanı Gül başta olmak üzere Türk heyetine, Türkmenistan Devlet Başkanı Gurbanguli Berdimuhammedov, Türkmen yetkililer ve halkınca gösterilen büyük ihtimam ve uygulanan üst düzey protokol, yukarıda da kısmen işaret ettiğimiz üzere, Türkmen tarafının ikili ilişkilere verdiği önemin önemli bir göstergesi. Nitekim bu ülkeye beşinci gelişi olduğunu açıklayan Cumhurbaşkanı Gül'ün, "Türkmenistan'da olağanüstü karşılandım" ifadesi, bir memnuniyet kadar belki de bir şaşkınlığı ortaya koymaktaydı; özellikle de dördüncü gezisiyle karşılaştırıldığında...

         

        Aynı şekilde, Devlet Başkanı Berdimuhammedov'un da Türkiye'ye beş defa geldiğini de burada göz ardı etmemek gerekiyor. İkinci defa devlet başkanlığı görevine seçilmesi sonrası ilk resmi ziyaretini Türkiye'ye gerçekleştirmiş olması da hiç kuşkusuz taşıdığı sembolik anlam itibarıyla oldukça önemli. Bunun dışında, Türkiye-Türkmenistan ilişkilerini "stratejik ortaklık" seviyesinde değerlendiren ve bunu ilk başkanlık döneminden itibaren gündeme getiren Berdimuhammedov'un dış politikada Türkiye'ye verdiği önem de dikkatlerden kaçmıyor.

         

         

        2071 Vizyonu ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu...

         

        "İki Devlet Tek Millet" anlayışı ve Cumhurbaşkanı Gül'ün de işaret ettiği "atayurt" vurgusu, burada oldukça önemli bir yere sahip. Nitekim bu yaklaşım, iki ülke arasındaki en güçlü manevi köprü, dinamik olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda, son dönemde gündeme gelmeye başlayan ve "2071 Vizyonu" olarak ön plana çıkan "Osmanlılık" vurgusunun yanında "Selçukluluk" da oldukça önemli bir adımı oluşturuyor.

         

        Bu vurgu, eski Osmanlı coğrafyası kadar Büyük Selçuklu coğrafyasını da içerisine alan yeni bir "stratejik ilgi-çıkar alanına" işaret etmesi boyutuyla oldukça dikkat çekici. Bir diğer ifadeyle, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne Türk Dünyası" ifadesi burada daha bir anlam kazanıyor, özellikle de "Çin'in Batı'ya Doğru Politikası" göz önünde bulundurulduğunda...

         

        Dolayısıyla, Türkiye-Türkmenistan hattındaki yeni sürecin taraflar açısından tarihi olduğu kadar stratejik gerekçeleri de söz konusu. Bu gerekçe, her ne kadar SSCB'nin dağılmasıyla birlikte gündeme gelmiş olsa da asıl ivme kazandıran husus Türk-İslam coğrafyasını merkeze alan ve 11 Eylül sonrası uygulamaya konulan "Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi"; bir diğer adıyla, BOP'tur.

         

        Nitekim söz konusu projeye bakıldığında Doğu Türkistan'dan Golan Tepelerine, oradan "Mısır Memlûkları" üzerinden Kuzey Afrika'nın derinliklerine kadar uzanan hatta, Türk varlığı kendisini hissettirmektedir. Özellikle de son yıllarda ön plana çıkmaya başlayan ve yoğun bir güç mücadelesine sahne olan "Afganistan-Türkmenistan-İran-Irak-Türkiye-Suriye-Mısır" hattı ve buralardaki Türkmen varlığıyla...

         

        Dolayısıyla, 6 milyon civarında bir nüfus olarak ön plana çıkan Türkmenistan'ın tarihsel coğrafi derinliği, demografik uzantıları ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun bir varisi olarak bölgedeki varlığı dikkatlerden kaçmamakta (Bu husus, hatırlanacağı üzere rahmetli Türkmenbaşı'nın "Dünya Türkmenleri Hümanitaryan Birliği Projesi" ile gündeme gelmiş ve tamamen kültürel, insani gerekçelere dayalı bu girişim bir takım tepkiler üzerine geri vitese alınmak zorunda kalmıştı.) .

         

        Bu hattı hedef alan son gelişmeler, bölgedeki Türkmen varlığına ve onların güvenliğine dikkatleri tekrar çekmiş bulunmakta. Bu da birbirini tamamlayıcı bir niteliğe sahip Türkiye-Türkmenistan ilişkilerinin daha da güçlendirilmesinden geçiyor. Bir diğer ifadeyle, "Türkiye-Türkmenistan Barış, İstikrar, Refah, Güvenlik ve Kardeşlik Hattı", Türk dünyası jeopolitiğinin belkemiğini oluşturması itibarıyla oldukça önemli bir yere sahip.

         

         

        "Türkiye-Türkmenistan Hattı"nın Kuvvetlendirilmesini Kaçınılmaz Kılan Gelişmeler...

         

        İkili ilişkilerde stratejik işbirliğini ön plana çıkartan diğer gelişmelere de baktığımızda karşımıza şu hususların çıktığını görmekteyiz: 1. Rusya'nın "Yakın Çevre Politikası" adı altında eski Sovyet alanında nüfuzunu arttırma girişimlerinin hız kazanması ve bunun bölge ülkeleri üzerinde meydana getirdiği baskı ve endişeler; 2. "Afganistan-2014" süreci ve bölgede yol açabileceği güvenlik sorunları; 3. Enerji güvenliği politikaları ve bu bağlamda Rusya tekelinin kırılması çalışmaları; 4. Ortadoğu'da baş gösteren ve Kafkaslarda da etkisini hissettirmeye başlayan "Bahar" süreçlerinin Türkmenistan'ı da istikrarsızlaştırma olasılığı; 5. İran'a dışarıdan olası bir operasyon ya da bu ülke içerisinde meydana gelebilecek bir takım "olağanüstü" gelişmelerin Türkmen Sahra'yı ve Türkmenistan'ı olumsuz etkileme durumları.

         

        Dolayısıyla, Türkmenistan'ın güvenliği ve bağımsız bir devlet olarak varlığının devamını esas alan bu hususlar, Türkiye'nin bu ülkeye yönelik somut desteğinin de gerekçeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada, Türkmenistan'ın Daimi Tarafsızlık Statüsü'nü elbette göz ardı etmemek gerekiyor. Fakat, bu statü Türkmenistan'a dış politikada önemli bir manevra alanı kazandırmakla birlikte, de facto bir güvenliği garanti etmemekte. Bir diğer ifadeyle, Türkmenistan'ın bağımsızlığı, güvenliği kâğıt üzerinde garanti edilmekle birlikte, bu hususun uygulamada ne kadar hayata geçirilebileceği yönünde ciddi kaygılar var. Bundan ötürü, Türkmenistan'ın güvenliği-bağımsızlığı, Türkiye'nin Türk dünyası hedefleri ve vizyonu açısından oldukça önemli.

         

         

        "Bağımsız Türkmenistan", Türkiye'nin Öncelikli Hedefidir!

         

        Bu kapsamda Cumhurbaşkanı Gül'ün bu öneme atfen şu değerlendirmeyi yaptığını görüyoruz: “Türkiye, bu anlayışla, Türkmenistan’ın bağımsızlığını 1991 yılında ilk tanıyan ve Aşkabat’ta ilk Büyükelçilik açan ülke olmuştur. İki ülke arasındaki kardeşlikten beslenen ilişkilerimiz, her geçen gün güçlenerek bugünlere gelmiştir. Çok sayıda karşılıklı ziyaretin yapıldığı 2012 yılı, ilişkilerimizin ‘altın yılı’ olmuştur. Amacımız, bu ivmeyi muhafaza ederek, işbirliğimizde yeni perspektifler geliştirmektir. Son yıllarda, bu yolda önemli mesafe kat ettiğimizi büyük memnuniyetle müşahede ediyorum. 2007’de 1 milyar dolar olan ticaret hacmimiz, bugün 3,5 milyar dolara yükselmiştir. Türkmenistan, özel sektörümüzün dünyada en fazla proje üstlendiği ülkelerin başında gelmektedir. Bu ülkede faaliyet gösteren 600’ün üzerindeki şirketimizin çeşitli sektörlerde yürüttükleri projelerin toplam değeri yaklaşık 34 milyar dolardır. Sadece bu yılın ilk beş ayında üstlenilen projelerin tutarı dahi 4,5 milyar dolara ulaşmıştır. Örneğin, bir Türk şirketi tarafından gerçekleştirilmesi öngörülen Aşkabat Havalimanı projesi, firmalarımızın yurtdışında bir kalemde aldığı en yüksek bedelli projedir. Kısacası, Türkiye, bugün hem ticarette hem doğrudan yatırımlarda Türkmenistan’ın en büyük ortağı konumundadır. Tabiatıyla, Türkmenistan ile ilişkilerimizin çerçevesi bu tür projelerle sınırlı değildir. Son dönemde, turizmden tarıma, e-devletten savunma sanayiine, eğitimden sağlığa kadar pek çok sahada verimli bir işbirliği tesis edilmiştir. Bunlara ulaştırma ve enerji gibi stratejik önemi bulunan sektörleri ilave etmek için çalışmalarımız devam etmektedir.”

         

        Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Türkmenistan ziyaretinde, ikili ilişkilere yeni ivme kazandıracak bir dizi anlaşmaya imza atılması, bu hususu teyit eden bir gelişme olmuştur. Bu kapsamda, Türkmen gazının Türkiye’ye ulaştırılması konusunda işbirliğini öngören çerçeve anlaşması ile birlikte, tarım alanında teknik işbirliği protokolüne ve gençlik ve spor alanında ikili işbirliğinin geliştirilmesine yönelik anlaşmalara imza atıldığını görüyoruz. Bunların dışında, Sultan Alparslan'ın mezarının araştırılması ve türbesinin yapılması ve aynı zamanda sahabelerin mezarının bulunduğu türbenin restorasyonu ve çevre düzenlenmesine yönelik işbirliği protokolü ile iki ülke dışişleri bakanlıkları arasında işbirliğine dair anlaşmayı ve diplomatların değişim konusundaki muhtıraya, hukuki ve cezai alanında adli yardımlaşma konusundaki işbirliği ve Türkiye Sermaye Kurulu ile Türkmenistan Maliye Bakanlığı arasında işbirliği anlaşmalarına imza atıldığına şahit olmaktayız.

         

        Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, mevcut gelişmeler Türkiye-Türk dünyası ilişkilerini daha rasyonel temelde, güçlü bir stratejik ortaklığa zorlamaktadır. Burada Rusya ve Çin'in bölgede artan ağırlıkları ile birlikte İran ve Afganistan'ın geleceklerindeki belirsizlik ve buna paralel olarak ortaya çıkan güvenlik sorunları, Türkiye'yi bölgede daha aktif bir rol üstlenmeye zorlamaktadır. Türkiye'nin elindeki mevcut araçlar bağlamında daha akılcı bir stratejiyi uygulamaya koyması ve bu bağlamda yapacağı stratejik işbirliği-ittifak tercihleri, hiç kuşkusuz Türk Dünyası kadar, bölgesel-küresel bazda güç mücadelesini etkileme kapasitesine de sahip bulunmaktadır. Önemli olan, tarih şuuru içerisinde bu oyunu akıllıca oynayabilmektir!

         


Türk Yurdu Temmuz 2013
Türk Yurdu Temmuz 2013
Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele