Kapitalizm, Gelişme ve Müslümanların Kapitalistleşmesi

Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

         Günümüz kapitalizmi kendisini, tüketen insan üzerinden var kılıyor. Bu tüketim kültürü aynı zamanda bir yaşama biçimini; dünyevi bir küresel kültür paydasını da üretiyor. Bu halde birbirinden farklı coğrafyalarda yaşayan, birbirinden farklı tarihe ve dile sahip topluluklar, tüketilen bu ortak nesneler üzerinden aynı kültürel kodların insanları haline geliyorlar. Çünkü her an hayatımızı isitilâ eden bu tüketim nesneleri, bizlere hem bir tüketim kültürünü dayatıyor; hem de bizleri adım adım küresel bir insan tipolojisine eviriyor. Bu süreci pek tabii gelişme diye okumak mümkün ve zaten böyle de okunuyor sosyologlar tarafından. Bu süreçten dinler de nasibini alıyor ve sanki onlar da birer tüketim nesnesine dönüşüyorlar. Çünkü kapitalizm dokunduğu her şeyi dönüştürüyor. Dinlere dokunuyor onları da dönüştürüyor. Kapitalizm bilgi ve teknoloji üzerinden; yani insanın aklını kullanarak ürettiği ve hayatına soktuğu tüketim nesneleri üzerinden yürüyor ve bu yürüyüş çok tabii olarak gelişme olarak görünüyor. Kim hangimiz gelişmeye karşı çıkabiliriz ki? Kim hangimiz birkaç yüz yıl önce yaşanılan biçimde yaşamayı önerebiliriz ki?

         

        Marks’ın bir hakkını burada teslim edelim: Ne diyordu Marks? Kısaca; “maddi unsurlar üst yapıyı; yani kültürü, ahlâkı vs.yi belirler” diyordu. Tamamen böyle olmamakla beraber bu gün bu öngörünün derece itibariyle de olsa hakikat olmadığını söylemekten çok uzağız. Çünkü hayatımıza dâhil olan her yeni nesne, bizi bulunduğumuz aşamadan bir başka aşamaya taşıyor; hayatı onsuz yaşayamaz hale geliyoruz ve her yeni nesne en hafifinden kendi kullanılma biçimi ve alanı üzerinden yepyeni bir kültürel ve/veya sosyal ortam oluşturuyor. Bizler istemesek de bu kültürel/sosyal ortamın aktörleri haline geliyoruz. Bu ortamın değerleri ve araçlarıyla düşünüyor, konuşuyor, paylaşıyor ve yaşıyoruz. Yani ne yazık ki şu ayrımı artık yapamıyoruz: Kültür ayrı bir şeydir, maddi medeniyet ayrı bir şey. Yani bilgi ile iç içe girmiş kapitalist yaşama biçimi kendi kültürünü de üreterek küreselleşiyor; sanki dünya ölçeğinde tüketim üzerinden aynılaşmış bir insan neslinin geleceğini ima ediyor. Meselâ sosyal medya üzerinden iletişim kuran birbirlerinden binlerce kilometre uzağındaki devasa kitleler -birbirlerinden ayrı hedeflere ulaşmak için dahi olsa- aynı iletişim imkânları ve araçları üzerinden bunu yapıyorlar ve dünyanın bir diğer ucundaki hemcinsiyle sadece avucuna sığabilecek büyüklükteki bir nesnenin tuşları üzerinden bunu gerçekleştiriyorlar. Kendine özgü bir hedef için yola çıktığını düşünen kişi aslında ne kendisi kalabiliyor ne de bağımsız olabiliyor. Çünkü avucunun içindeki nesnenin ekranlarına gelen bilgi, haber ve görsellerle, aslında küresel bir kültürel iklimin ve dilin parçası olmaya başlıyor ve asla kendisine intikal eden bilginin kaynağının dost mu düşman mı olduğunun eminliğine sahip olamadan bu ortama dâhil oluyor. Dolayısıyla hayatımız giren her yeni (teknolojik) nesne, üst yapıyı değiştirme potansiyelini de beraberinde getiriyor.[1]

         

        Bu süreç karşısında gidişatı ve insanlığı doğrultabilecek yegâne din İslâm dahi-aslında Müslümanlar demek gerekir- bu nevzuhur kapitalizmin açtığı ve açacağı gediklere karşı mücadelede zorlanıyor. Çünkü kapitalizmin zorlamaları karşısında Müslümanların zihniyeti ve dili değişime uğruyor; Müslümanlar kadim olan üzerinden konuşmaz hale geliyorlar. Kapitalizmin meydan okumalarına karşı farklı bir yaşama biçimi önermek yerine Mekke’de, Dubai’de, Kuala Lumpur’da, İstanbul’da göğü delen binalar inşa ederek;[2] körfezde Kutsal Toprakların hemen kıyısındaki şehirlerde turizm adı altında fuhuş mekânları oluşturarak cevap veriyorlar.

         

        Ülkemiz Müslümanlığı ise otuz yıldır ciddi bir tahavvülata uğradı. 1980’li yılların başında Türkiye Müslümanlarının zihni, özellikle o günkü siyasal iktidarı elinde tutan kadro ve onun paralelindeki münevverân takımı tarafından hadis olarak takdim edilen iki görüşün taarruzuna tâbi tutuldu: Bunlar; “Fakirlik neredeyse küfür olacaktı” ile “Ben Müslümanın zengin olanını severim”, sözleriydi. Bu sözler hakikaten hadis miydi, o gün için üzerinde pek durulmadı. Ancak bu sözler âdeta bir ayak bağından Müslümanları kurtarıyor; onların önünde ucu bucağı olmayan bir alan açıyordu. Dönemin Başbakanı bu sözleri o kadar sık tekrarlıyordu ki, bu tekrarlamalar dindar şahsıyla da bütünleşince hiçbir tereddüde mahal bırakmıyor; hiçbir kritiğe tâbi tutulmadan hadis olarak muamele görüyordu.[3]

         

        Oysa biraz dikkatlice bakılınca görülecekti ki; Hz. Peygamberin etrafında (önceki dönemlerinden intikal eden hallerinden olmak üzere Hz. Ebubekir ve Hz. Osman gibi servetleriyle meşhur ilk Müslümanların yanında) yine ilk Müslümanlardan sayılabilecek Ebu Zer gibi fakirliği ile mâruf ve bunu bir yaşama biçimine çevirmiş; eline geçen bir varlığın kendi ihtiyacından artan kısmını hemen fakirlere intikal ettiren ve Hz. Osman başta olmak üzere, zengin olan ve zenginleşen her Müslümanla didişen bir şahsiyet vardı ve Hz. Peygamber onu çok seviyordu. Ayrıca ve yine hiçbir serveti ve geliri olmayan; fakirlikleriyle mâruf Suffe Ashabı denilen bir topluluk daha vardı ki bu topluluk, Peygamber Mescidinin bir tarafında kendilerine ayrılmış bir bölümde ve diğer ashabın yardımlarıyla hayatlarını sürdürerek yaşıyordu ve Hz. Peygamber bunları da çok seviyordu. 

         

        1980’lerin üzerinden yaklaşık bir otuz yıl geçti ve bu gün kapitalistleşen Türkiye Müslümanlarının yarattığı ekonomik, kentsel ve siyasal ortamda “bu kentlerimizin hali nedir?”, “bu zenginlik bizi nereye götürüyor?” diye sormaktan; zenginleşen fakat muarızlarına farklı bir yaşama biçimini sunamayan; kadim kültürümüzü de temellük edememiş Müslüman tipolojisine bakıp hayıflanmaktan kendimizi alamıyoruz. Çünkü 1980’lerde başlayan zihnî dönüşüm el’an devam ediyor; bu defa kapitalizm üretim ve para kazanma veçhesiyle değil tamamen tüketim yüzüyle Müslümanın davranışlarına hâkim hale geliyor; ve bu yaşama biçimine yine otuz yıl önce tedavüle sokulan argümanlara benzer şekilde; “Hz. Peygamber bugün yaşasaydı cipe binerdi” denilerek ahlâki bir meşruiyet üretiliyor. Bunun sonucu olarak son model ciplerin direksiyonundan inen ve orta halli bir ailenin bir haftalık mutfak masraflarına denk hesabın tek kişi tarafından tek bir öğünde ödendiği toplumsal statü ima eden kafelerde ve yemek yeme yerlerinde arz-ı endam eden mesture hanımefendi ve beyefendilere sıklıkla tesadüf etmek olağan hale geliyor. Aynı şekilde, asıl mesele sınıf atlama ve marka meselesiymiş gibi yine Müslüman dindar insanların en pahalı giysilere sahip olmak için müthiş arzu gösterdiğine; son model arabalara bindiklerine; plazalar ve rezidanslar inşa etmek veya oralardan rant kapmak için başta siyasal alan olmak üzere güç temin eden her toplumsal alanda kıyasıya bir mücadelenin içinde yer aldıklarına tesadüf ediyoruz. Ama Ebu Zer’in ve Suffe Ashabının ruhuna hiçbir yerde rastlayamıyoruz.

         

        Şu tespiti yapabiliriz: Ticaretin hâkim olduğu her ortam kapitalizme ve kapitaliste fidelik eder. Çünkü kapitalizm almak ve satmak yoluyla kâr elde ederek para kazanmak üzerine kurulur. Kâr insanı zenginleştiren bir fazlalıktır. Hele bir piyasada para da mal gibi muamele görür; alınıp satılırsa artık bu piyasa modern anlamıyla olmasa bile kapitalist bir piyasanın temel özelliklerini havi bir piyasa karakteri göstermeye başlar. Hz. Peygamberin tebliğinden önceki Mekke böyle bir mekânı anlatır. Mekke’de hayat ticaret üzerinden yaşanmaktadır. Para da mal gibi alınıp satılmaktadır. Faiz/riba piyasanın temel dinamiğidir. İnsanlar dahi mal muamelesi görmekte; alınıp satılmaktadır.

         

        Buna mukabil; hayatın neredeyse tamamının ticaretin hâkim olduğu bir ekonomik ve sosyal muhitte ortaya çıkmasına rağmen İslam’ın kapitalistik oluşumlarla ve zihniyete savaş açması çok ama çok önemlidir. Dikkat edilirse görülür ki İslâm ticarete savaş açmamıştır. Aksine İslâm ticareti onaylamaktadır. Ve hatta “Ticaret dışında mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin”(Nisa; 29) derken, ticareti olumlar.[4] Çünkü Allah’ın planında peygamber olarak yer almış olan Hz. Muhammed de bir tüccardır. Hz. Peygamberin eşi de bir tüccardır. Ve Hz. Peygamberin arkadaşları da tüccardır. Nitekim nazil olduğu muhitin özelliklerine uygun olarak Kur’an muhataplarına da zaman zaman ticaretin diliyle konuşur. Ticareti onaylar, teşvik eder ama ticaretin kapitalistleşmeye dönmemesi için hemen tembihata girişir ve müminleri uyarır. Der ki; “…Topladığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihattan daha sevgiliyse, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fasık olan kavme hidayet etmez” (Tevbe; 24). Veya[5] mescit dışından yeni gelmiş olan bir kervanın münadisinin sesini duyarak nefislerine hâkim olamayıp dışarı çıkanlar için Allah şöyle seslenir: “…De ki Allah’ın indinde olan, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır” (Cuma; 11). Final olarak Kur’an ticareti onaylar ama taciri devamlı bir denetim ve dengede tutar. Nitekim erbab-ı ticarete şöyle seslenir: “Nice adamlar vardır ki, ne ticaret, ne alışveriş; onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz, onlar gözlerin ve kalplerin kıvranacağı günden korkarlar” (Nur;37).

         

        İslâm ticarete değil Kapitalizme ve kapitaliste savaş açmıştır. Çünkü Mekke’nin mütegallibesi o günkü ve o şartlardaki kapitalist bir piyasanın oyuncularıdır ve düzenleri batıldır: Çünkü bunlar servet üzerine servet koymakta, faizle servetlerini ve mallarını katlamakta; insanları köleleştirmektedirler. Kapitalizm ekonomik bir sistem olarak bir zihniyeti, kapitalist de bu zihniyete sahip olarak iş gören faal insanı ifade eder. Bu açıdan kapitalizm veya kapitalist kavramları literatüre XVIII. ve XIX yüzyılda girmiş olabilir, ancak bu iki olgunun özünü teşkil eden zihniyet çok eskidir. Bir başka şekilde zenginleşmek ve servet yığmak isteyen her kişide biz, bu kişi tarihin hangi devrinde yaşıyor olursa olsun bu zihniyet alt yapısını buluruz.

         

        Mamafih bu günkü kapitalist düzen, XVIII. ve XIX yüzyılda görünür olan kapitalizmden oldukça farklılaşmış olarak tezahür etmektedir. Çünkü dikkatlice kritik ettiğimizde görürüz ki geride bıraktığımız yüzyılların kapitalist dünyası tüketim ve tüketici odaklı olmaktan daha çok üretim odaklıydı. Nitekim biz kapitalist zihniyetin iz sürümünü çok önceki devirlere kadar götürebiliyoruz ancak, dünyanın üretime boğulduğu ve buradan mal arzının birden bire yüz, iki yüz katına çıktığı bir dünya ile ancak Sanayii Devrimi’nden sonra karşılaşıyoruz. Bu gelişmenin doğal sonucu mal ve ürün bolluğu ve bunun pazarlanmasıdır. Esasen zaten var olan bir ihtiyaçlar kümesini karşılama üzere üretilen bu mal ve ürünlerin başlangıçta bir pazarlanma sorunu bulunmamaktaydı. Çünkü toplumun o günkü yaşama biçimi içerisinde bu mallar yeni olan nesneler değil kıt olan nesnelerdi. Sanayii Devrimi’nin tetiklediği süreç, üretimi sınırlı olan bu ürünlerin kitlevî olarak üretimine imkân vererek bunları bollaştırmıştır. Ürünün bollaşması pazarlama fikrini doğurmuş; bunun tabii sonucu olarak müşteri kavramı kapitalist aşamanın odağına yerleşmiştir.

         

        Müşteri kavramı esasen hâl-i hazırda birtakım ihtiyaçları olan kişiyi anlatır. Oysa özellikle XX. yüzyılın başından itibaren gelişen teknolojinin o güne kadar insan aklının tasavvur edemediği bir takım teknik ve teknik olmayan ürünlerin üretimine imkân vermesiyle bu defa tüketici/yani müşteri odaklı bir kapitalizmin doğuşuna tanık olundu. Bu model bu gün için tamamen tüketim toplumu olarak tanımlanan gayritabii bir hale tekabül etmektedir. Bu günkü kapitalist modelde öncelik, ayartılacak, arzuları talebe dönüştürülecek, bunun için inovasyonla her gün farklılaştırılan ürün bombardımanına maruz tutulacak olan müşteri; yani insandır. Bu günkü kapitalist modeli ayakta tutan ve yaşatan, istismar edilen tüketicidir. Tüketen insan eğer mümkün olsa tüketiminin bir kısmından vazgeçse veya sunulan ürünlere dirense, sistem sarsıntı geçirecektir. Çünkü gelinen her yeni aşamada yeni bir denge ve tempo oluşmakta; insanda sanki dün hiç olmadı gibi bir algı yanılması yaratılmaktadır. Bu halde tüketen insan sanki başka bir yaşama biçimi hiç olamamış ve olamazmış gibi üretilen tempoya ve yaşama biçimine iştirak etmektedir. Bu yeni model yeni bir kültürü de üretmekte; tüketim kültürü olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni kültürel ortama dindar kitleler de hiçbir rezerv koymadan son sürat dâhil olmaktadır. Ama belirtmek gerekir ki küresel ölçekteki bu piyasada tüketici, müşteri, yani insan rasyonel bir birey olarak değil; maniple edilen nesneleşmiş birey olarak yer almaktadır. İnsan postmodern-kapitalist bu piyasada tüketen bir tüketim nesnesidir. Bir başka ifade ile insan, tüketen bir nesne olarak müşteri ve insandır ama insanın tam da bu müşteri olmaklığı, onu piyasanın bir nesnesi kılmaktadır. Çünkü iğva edilmektedir; iğfal edilmektedir; istismar edilmektedir.

         

        Yani, yüzyılımızın özellikle ikinci yarısından itibaren bilgi ve teknolojinin yarattığı imkân ve ortamlarla kapitalizm bir başka evreye taşınmış görünüyor. Bu evrede küresel piyasada, piyasa değeri bakımından ülkelerin birçoğundan daha büyük devasa firmaların yanında, bilgi ve teknolojinin sunduğu imkânları kullanan zeki insanlar ve onların mütevazı ve/fakat etkili firma ve ürünleriyle de karşılaşıyoruz. Belki bu anlamıyla küresel piyasa Adam Smith’in tasavvurlarına kendi ve sonraki yüzyıldan çok daha fazla yaklaşmış bulunuyor. Ancak, yukarıda da ifade edildiği üzere bu piyasada insanın iradesi elinden alınmıştır. Piyasa, ürettiklerini satabilmek için insanı üretim sistemine müşteri kılığında dâhil etmekte; onun zaaf ve insiyaklarından istifade ederek onu kendisine her sunulanı satın alma pozisyonuna mahkûm bir tüketim nesnesine dönüştürmektedir. Bu insanın tükenmesidir. Çünkü bu halde insan, hayatın anlamını olabildiği kadar çok tüketme arzusu üzerinden kurmakta; bu süreç bir yandan piyasayı beslemekte ve onu tekrar tekrar üretmekte, öbür yandan ise insanın kendi ve anlamı üzerinde düşünme yetisini köreltmekte ve hatta öldürmektedir. Bu sistemin bir ahlâkı da bulunmamaktadır. Çünkü ahlâki olandan söz etmeye başladığınızda ister istemez kayıtlamalardan ve sınırlamalardan söz etmek zorunda kalırsınız. Oysa postmodern-kapitalist sistemin buna rıza göstermesi düşünülemez. Çünkü bu süreç bu sistem tarafından insanın gelişmesi, kendini gerçekleştirmesi olarak kabul ve takdim edilmektedir.

         

        Şimdi; postmodern-kapitalist sistemin yukarıda vermeye çalıştığımız dünya ve piyasa etiği karşısında Müslümanların tavırlarına bir kere daha bakalım. Meseleye şu soruyla başlamak mümkün görünüyor: Bir Müslümanın muarızlarının, muhaliflerinin ve kendi gibi inanmayanların tüketim kültürüne sahip olarak yaşaması; marka ve imtiyazlı bir sınıf olma peşinde koşması halinde ortaya koyacağı yaşama biçiminin diğerlerinden ne farkı olacaktır? Bir ülkedeki İslami kültür, İslam’ın israfa, gösterişe kapalı bir yaşama biçimini temsil eden insan tipini üretemiyorsa; başka bir deyişle Müslüman fertler çılgın bir tüketim toplumuna “durun biraz nefeslenin, böyle yaşayamayız!” diyerek, alternatif ve mutedil bir yaşama biçimi sunamıyorsa; o toplumda camilerin daha gösterişli ve çok inşa edilmesinin anlamı nedir? Klasik İslami öğretinin, ‘Ahir Zaman’a ilişkin en meşhur olumsuz öngörüsünün “binanın ve zinanın artması” olmasına rağmen Kâbe’nin etrafı başta olmak üzere Müslüman şehirlerdeki binaların dikey büyümesinin; ve bununla yetinilmeyip siyasal güçler marifetiyle bu dikey büyümelerin Müslüman işadamları için birer rant/zenginlik kapısı olarak görülmesinin meşruiyeti ve ahlâkiliğinin kaynağı neresidir? Kendi çalıştırdığı işçileri zekât verilmeye müstahak iken “ne yapalım emek piyasasında ücret seviyesi bu” bahanesine sığınarak[6] kendi çalıştırdığı işçilerinin ücretlerin düşük tutan; buna mukabil buradan tasarruf ettiği paralarla değişik mülâhazalarla bir başkasına zekât veren işverenin İslâm ahlâkı karşısında durumu nedir?

         

        Tüm bunların yanında, yaşamakta olduğumuz süreç kaçınılmaz mıdır; yani hayatın kendisi midir? Ne yaparlarsa yapsınlar Müslümanlar bu sürece ya katılacak ya da yok mu olacaklardır? Veya Müslüman kalarak bu sürece katılabilmek mümkün müdür? Aksine, bir başka yaşama biçimi ve medeniyet tasavvurunu üretmek ve göstermek imkânı var mıdır?

         

        Bu ve benzeri sorular, üzerinde kafa yorulmayı ve cevaplanmayı bekliyor.

         


        


        

        [1] Kaldı ki bu insanlar ayakkabılarından şapkalarına kadar kapitalist piyasanın ürünlerin kullanıyorlar; küresel kapitalizmin markalarından hiç de fedakârlık etmiyorlar, edemiyorlar. Bir başka deyişle, Wall Street’i işgal ederken Wall Street düzeninin ürünlerini tüketiyorlar. Yani kapitalizmi ortadan kaldırmak isterken kapitalizmi bir kere daha üretiyorlar.


        

        [2] Avrupa’nın kentlerine bakınız. Dikey yükselen kentler bulamadığınız gibi kadim olanlar yeni olana boğdurulmazlar. Bundan dolayı eski kentler size bir tarihi anlatırlar, siz sormadan. Oysa biz İstanbul’da diktiğimiz kulelerle hem tarihi öldürürüz hem de kenti. Ve ne yazık ki tüm bunlar muhafazakâr olduğunu iddia eden bir dönemde yapılır. Benzeri uygulamalar 1950-1960’ta da yapılmış; İstanbul’un Türk-İslâm kimliği o dönemde de katledilmiş; kayıtlar öyle söylüyor.


        

        [3] Kaldı ki zenginlik aynı zamanda küffara karşı güçlü olmak anlamına da geliyordu. Çünkü savaş atlarına ihtiyacımız vardı.


        

        [4] Nitekim Allah Resulu’nden “rızkın onda dokuzu ticarettendir” tarzında bir hadis de rivayet edilir. Yine Allah Resulü “Güvenilir, sözünde duran tüccarın hesap günü, nebiler, şalihler ve şehidlerle beraber olacağını” söylemiştir.


        

        [5] Cuma suresinde yer alan ve bir kıtlık zamanı Cuma hutbesi okunurken


        

        [6] Kapitalizm tam da böyle bir şeydir işte. Diğer tüm değerleri kenara iter, bunun yerine piyasa mekanizmasını yerleştirir. Çünkü piyasa kapitalizmin, rasyonel-kutsal mekânıdır. Her şey burada fiyatlanır, alınır, satılır; kutsal olanlar bile son tahlilde piyasanın konusudur ve fiyatı vardır. Rasyonel insan bu değerlerden vazgeçmez/geçemez, ama artık onu doğrudan değil kapitalist mekanizma üzerinden temellük eder. Böylece hemen her şey piyasanın konusu ve/veya nesnesi haline gelir. 


Türk Yurdu Temmuz 2013
Türk Yurdu Temmuz 2013
Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele