‘Gezi Parkı Direnişi’ni Anlamak Üzerine

Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

Beşerin böyle dalaleti var,

Putunu kendi yapar, kendi tapar!’

 (Tevfik Fikret)

 

        İlk defa ‘sıcak’ bir konuda yazı yazacağım. Böyle dedim, ama cümle biterken aklıma geldi, çok önceleri ‘Ağrı yılları’mda tek mahalli gazete olan ‘Mesuliyet’te sıcak ve hatta ‘siyasi’ konularda yazılar yazmıştım, tabii müstear isimle. Gazetenin sahibi sessiz bir gönül adamı olan Fazlullah Dondurmacıoğlu’nu ve orada tanıdığım diğer gönül dostlarımı özlemle hatırlıyorum.

         

        Yakınlardaki bir yazımda, ‘Benim için de artık hatıralardan bahsetmek zamanıdır’ demiştim. İşte görüyorsunuz ki tek bir cümle bile hatıralara götürüyor. Bunun ne anlama geldiğini galiba herkes biliyor: Yaşlanıyoruz.

         

        ‘Yaşlanmakta olan bir gözlemci, gençlerin eylemini nasıl yazabilir?’ Tabii ki onları ve ‘eylem’lerini anlamaya çalışarak. Bunu yapacağım.

         

        Yazı bir ‘musahabe’ havasında başladı. Buna sevindim, çünkü bayağı kasılmak ve gırtlağın boğumlarını zorlayarak, yutkunarak bir şeyler söylemek zorundayım. Niçin? Çünkü konu netameli, çetrefil ve aslında hepsinden de önemlisi ‘yeni’ (O zaman yazdıklarımı bir ‘sohbet’, bir ‘sesli düşünme’ olarak kabul eder ve ona göre değerlendirip -bazen ‘daldan dala atlama’larım olacak- hoş görürsünüz umarım.).

         

        ‘Yeni olması niye zorlaştırsın ki?’ dediğinizi duyar gibiyim.

         

        Bir örnek vererek meramımı anlatmaya çalışayım. Bürokraside işleyiş genellikle şöyledir: Önüne gelen ‘sorun’ (problem)u çözmek için benzer bir ‘dosya’yı inceleyip, daha öncekilerin nasıl çözdüğü(!)ne bakar ve aynısını yapar/yazar işin içinden çıkarsın! Bürokratların yegâne ‘özgün’ yanları, o eski dosyalardaki çözümleri mevcut ‘muktedir’in (siyasi iktidarın) boyasına boyayabilmekten ibarettir. Peki ya geçmiş dosyalarda o konu hiç yoksa? O zaman ne yapar bürokrat? Kesinlikle gidip bir ‘üst’ âmir’ine sunar! O da tereddüt ederse? Anladınız, evet, silsile hiyerarşide en yüksek rütbedeki devlet memuruna kadar gider. O da genellikle, ‘Talimatınızı alayım’ numarası ile siyasi otoritenin (genellikle elinden bir de belge alarak) o ‘yeni’ konuda ‘karar’ oluştur veya birlikte ‘oluştururlar’.

         

        Bunları niye söylediğime gelince, ‘yeni’ bir toplumsal olay söz konusu olduğunda, bizim toplum da hemen şaşırır, zihnindeki ‘eski dosya’ları karıştırır. O dosyalarda yeni gelişen ‘siyasi-toplumsal olay’ olmasa da gam değildir, ’elimizde daha önceki olaylara ait bolca örnek bulunduğuna göre, bunu da ölçebiliriz.’ diye düşünürüz. Mevcut şablonlarımızı uygularız ve bu, bazen gerçekten de yanılmamıza sebep olur.

         

        ‘Gezi parkı direniş’ hadisesini anlama konusundaki yanlış buradadır: Bu seferki toplumsal olay farklı ve yenidir ve mevcut şablonlarımıza göre değerlendirilecek gibi değildir.

         

        Bu yazının konusu ‘Gezi parkı direnişi’ni anlamaya çalışmaktan ibarettir.

         

         

        Nereden Çıktı Bu Gezi Parkı Direnişi?

         

        Şimdi sakin bir şekilde baştan başlayarak ‘Gezi Parkı direnişi’nin başlamasına sebep olan ‘olay’a basitçe ve sadece işin özünü yansıtan cümlelerle bakalım:

         

        Kısaca ‘Yönetim’ olarak isimlendireceğim ‘muktedir’ irade ile onun karşısında ‘Kamu’ olarak adlandırdığım ‘Halk’ arasında, Taksim’deki Gezi Parkı hususunda şöyle bir ‘yöneten-yönetilen’ ilişkisi gelişir:

         

         

  1. I.              Bölüm

         

        Yönetim: Taksim’i ve Gezi Parkı’nı yeniden düzenleyeceğiz. Gezi Parkı’ndaki Kışla binasını yeniden yapacağız.

         

        Kamu adına Yönetim de dâhil bu tarz bütün ‘proje’leri denetleyen ve hiçbir maaş almaksızın ilgili bilim adamlarından oluşan Koruma Kurulu, Kışla’nın yeniden yapılması da dâhil projenin büyük bir bölümünü reddeder.

         

        Yönetim: ‘Bir Kurul, (Kışla projemizi) reddetmiş. Reddi reddederiz! Üst Kurul var. ‘

         

         

  1. II.            Bölüm

         

        Üst Kurul gerçekten de ‘reddi reddeder’.’Yönetim’in önü açılmıştır.

         

        Kamu Kuruluşu’ statüsündeki bazı meslek odaları ve çevreci semt dernekleri mevcut ‘proje’yi ‘kamu adına’ İdare Mahkemesi’ne götürüp idari işlem’in iptal edilmesini talep ederler.

         

         

  1. III.           Bölüm

         

        ‘Yönetim’, açılan bu davaların sonucunu beklemek yerine ‘proje’sini uygulamaya koyar, yani ‘Gezi Parkı’nda ağaçlar sökülmeye başlanır.

         

        O anda orada bulunanlar, ‘Kamu’ adına (hukuki olarak, o anda oradan geçenler, bulundukları alanı kullanma hakkına sahiptirler, yani geçici mülkiyetleri vardır.) itirazda bulunup, iş makinalarının önüne atlayarak, gecikmesi halinde ‘telafi edilemez ve önüne geçilmesi mümkün olmayan’ bir yıkımı durdururlar.

         

        ‘Gezi Parkı Direnişi’ başlar.30 Mayıs 2013

         

         

  1. IV.           Bölüm

         

        (Türk Milleti adına karar veren) İdare Mahkemesi, ‘Gezi Parkı’na uygulanacak proje’ ile ilgili olarak 1 Haziran 2013 (yani ‘direniş’in 3. günü)’te ‘yürütmeyi durdurma’ kararı verir. Anlamı: Yönetim’in ‘idari işlem’i hukuk âlemine hiç doğmamıştır, yoktur!

         

        Yönetim: İdare Mahkemesi Kararını ‘manidar’ bulur ve ‘Biz karar verdik, Kışla’yı yapacağız, Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkacağız, Taksim’e cami de yapacağız!’ der.

         

        ‘Hukuk Devleti’, birçok ‘denge’ üzerinde ve iç içe ‘denetim’ sistemleriyle bir anlam kazanır. Anayasalar, Yasama/Yürütme/Yargı erklerinin hiç birine ‘tahakküm’ veya ‘vesayet’ sayılabilecek yetkiler vermez ve mevcut yetkilerin kötüye kullanılması ihtimalini de silsile halindeki denetimlerle ortadan kaldırmaya çalışır.

         

        Çok kısa olarak söylemek gerekirse, bizim Anayasamızda,

         

        -          Yasama’nın gücünü kötüye kullanmasını denetlemek için, Anayasa Mahkemesi;

        -          Yürütme’nin gücünü kötüye kullanmasını engellemek için İdare Mahkemeleri, Danıştay ve Mali ve Ekonomik denetlemeler için Sayıştay,

        -          Yargı’nın gücünü kötüye kullanmasını engellemek için Yargıtay; kurulmuştur.

         

        Yürütme, öteden beri, parlamento üzerindeki mutlak gücünün sınırlandırılması anlamına gelen Anayasa Mahkemesi denetimi ve tesis eylediği idari işlemler üzerindeki Danıştay denetimini hiç hoş karşılamamıştır. (Hatta bugünkü Yürütmemiz bu denetim yetkisini ‘vesayet’ olarak görmektedir) Son 11 yılda ise, gerek mahkemelerin yapı ve işleyişlerini değiştirmek suretiyle, gerek verilen kararları ortadan kaldıracak yeni hukuki düzenlemeler yapmak suretiyle ‘yargı denetimi’ önemli sayılan konularda ‘ardına dolanılarak’ neredeyse  ‘göstermelik’ hale getirilmiştir.

         

         

        ‘Parkımıza dokunma!’

         

        Gezi Parkı’nda Kışla yapılması ‘proje’si yargı önünde iken, yönetimin, adaletin vereceği kararı beklemeden, bir filli durum yaratarak, iş makinelerini gönderip ağaçları kökünden söktürmeye başlaması üzerine çevre sakinleri itiraz edip, işi engellemeye çalıştılar. Böylece,

         

        ‘Direniş’, 30 Mayıs’ta başladı, 31 Mayıs sabaha karşı, çok sert müdahaleler ile insanlar Gezi’den ve Taksim’den kovuldu. İdare Mahkemesi 1 Haziran günü, büyük bir basiret göstererek, Yönetim lehine geciktirmekte bulunduğu ‘yürütmeyi durdurma’ kararını vererek, Yönetim’e, insanları direnişi bırakmaya ikna edebileceği büyük bir imkân sundu. Bu imkân kullanılmadığı gibi, ‘Biz karar verdik, Kışla yapılacak, Atatürk Kültür Merkezi yıkılacak (Hâlbuki bu konuda da ‘AKM yıkılamaz’ yönünde yargı kararı var),Cami de yapacağız!’ sözleriyle meydan okundu.

         

        ‘Yönetim’, 1 Haziran itibariyle söylemesi gereken ‘yargı kararına uyacağız’  sözünü (aslında bunu söylenmesi gerekmez bile, sadece kitleleri yatıştırmak için ‘beyan’ eder), zorunluluk olmasına rağmen, 15 gün sonra ve direnişin gittikçe büyümesi ve yayılması karşısında, mecbur kaldığı için söylemek zorunda kaldı ve meselenin görünen yüzü ‘3-5 ağaç için direnme’ sebep olmaktan çıktı. Yarım ağızla da olsa bir yerlerden ‘özür’ beyanı da geldi.

         

        Tam da, ‘Gezi Parkı cemaati’nin yaptığı ‘forum’larla ‘direniş’i tek çadırlık sembolik bir yapıya indirme’ye karar verildiği günün akşamı ‘Devlet’, gücünü bir kere daha gösterdi, direnmeksizin parkı boşaltan ve elini bile kaldırmadan öylece duran insanları, canlı yayınların ortasında gaz’a, su’ya boğarak ‘te’dib’ eyledi.

         

        ‘Orantısız zekâ’ kullanan direnişçiler, ‘Taksim’i zapt etmek için bambaşka bir yöntem buldular. Daha doğrusu içlerinden biri buldu yöntemi. Bir genç gitti Taksim Meydanı’nda, yönünü Atatürk Kültü Merkezi cephesine asılmış olan Türk Bayrağı ve Atatürk posterine döndürdü, sırt çantasını ayaklarının dibine koyup öylece durmaya başladı.

         

        Böylece, ‘Duran adam’ tek başına Taksim’i zapt etti! Taksim’e çıkan bütün yolları zorlamaya hazırlanan direniş erbabı da hiçbir ‘yenilmişlik duygusu’na kapılmaksızın, ‘Taksim’i zapt etmek’ten vazgeçtiler! Bütün Türkiye de bu yeni ve etkili direniş şeklini benimsedi.

         

        O bir tek adam, ‘muktedir yönetim’ nutuklarının ‘anlamsızlığını bir çığlık gibi haykırdı.

         

         

        Kimdi Bu ‘Gezi Parkı Direnişçileri’?

         

        ‘Gezi Parkı’ etrafında toplananların çekirdeğini o çevrede oturanlar oluşturdular. ‘Şehirli’lerin en kaymak tabakası ile’ varoşlar, ‘parkın tinercileri’ dâhil çok geniş bir yelpazeden ve her parti ve siyasi düşünceden, bütün toplum kesitlerinden insanlar bir araya geldiler ve ‘yeni bir ruh’ oluşturdular. Bu nasıl oldu?

         

        Batı’daki, ‘sivil itaatsizlik’ hareketlerini bilen eğitimli kesimler, özellikle parkın içerisindeki ana çekirdeği oluşturdular. İçlerinde tanınmış sanatçıların da bulunması, özellikle gençlikte bir güven yarattı. ‘Merkez’dekiler, bir taraftan amaçlarını anlatmaya çalıştılar, diğer taraftan da çevrelerindeki herkesi bu yeni eylem biçimi konusunda ‘eğitmek’için gayret sarf ettiler.

         

        Çekirdeğin etrafındaki birinci halkayı ‘şövalye ruhu’ ile hareket eden Beşiktaş taraftarlarının ‘Çarşı’ grubu öncülüğünde bir araya gelen Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarları büyük bir kitle oluşturdu. İkinci halka da siyasi mensubiyeti bulunmayan veya mevcut siyasi mensubiyetine bağlı olarak hareket etmeyen büyük bir halk kitlesi, daha sonraki halkalarda ise daha küçük ve fakat ‘ideolojik’ bir disiplin içerisindeki ‘marjinal’ gruplar yer aldılar. İktidar partisine oy vermiş kişiler dâhil, memleketin bir ‘prototipi’ idi, o kalabalıklardakiler.

         

        ‘Çekirdek’ ile ‘çeperler’ arasında hep bir ‘huzursuz birliktelik’ yaşandı. Huzursuzluk ve yer yer endişe, ideolojik küçük grupların, bu tarz sosyal hadiselerde her zaman ‘eylem’in tamamına kendi rengini vermeye çalışmasından kaynaklanır. Taksim anıtında, parkın meydana bakan çeperlerinde ve Atatürk Kültür Merkezi cephesinde, güvenlik güçlerinin son müdahalesine sebep olarak gösterilen ‘afiş-pankart işgali’nin tamamı bu küçük gruplara aittir. Ayrıca, bu tarz grupların provokasyonlara müsait bir ortam oluşturdukları da bilinen bir gerçektir. Nitekim ‘Taksim’i temizleme harekatı’ sırasında, ‘marjinal’ bir partinin adı ile hareket eden ve polise molotof kokteyli atıp olaya ‘şiddet’ görüntüsü kazandıran 3-5 kişilik grupla ilgili şüpheler henüz giderilebilmiş değildir.

         

        Söylemek istediğim, ‘Gezi protestosu’, barışçı, şiddeti reddeden, siyasi ve ideolojik bir yapısı bulunmadığı gibi, bu bağlamda bir talebi de bulunmayan, medeni, çevreci ve özgürlükçü bir tavır olarak ortaya çıktı. Bu fikir ve tek bir merkezi veya lideri de bulunmayan o ‘çekirdek’ sonunda sessizce galip geldi ve Taksim’i geri almak için birçok koldan geri dönen büyük kalabalıklar ki, naklen yayınlarla herkes gördü, sadece ‘Türk Bayrağı’ taşıyarak yürüdüler ve hiçbir ‘marjinal grup’ bu evrede kendi flamasını taşımadığı gibi, polise de karşı koymadılar.

         

        ‘Türk Bayrağı’, 23 Haziran akşamı Taksim’de bir araya gelen on binlerce insanın elindeki tek sembol idi. (O akşam Taksim’deki insanlar, ‘polisi sükûnete davet etme’leri ile hatırlanırken, polisimiz de oradaki ‘halk’a: ‘Halka açık alanı işgal ediyorsunuz, dağılın!’ anonsu ile tarihe geçecek!)

         

        Son evresinde ‘Türk Bayrağı’ etrafında, (kırıp dökme eğiliminde olan ‘marjinallerin de sakinleşmeleri ile) birleşip tek sembolle kendini ifade etmeye başlayan bu hareket, böylece ‘milli’lik vasfını da vurgulamıştır. Bu vasfı keşfeden emniyet güçleri, araç-gereçlerinin cephelerine bayrak asarak mukavemeti sıfırlamak yolunu seçmişlerdir. Elindeki Türk Bayrağını sallayan tek bir kişiyi bile ‘suyu silah olarak kullanarak’ bayrakla birlikte metrelerce yerlerde sürükleyecek şekilde ‘şiddet’e başvuran polisimiz, bayrağa sardığı ‘TOMA’ya taş atılmamasının farkını herhalde idrak edecektir.

         

        Burada hadisenin bir kronolojisini çıkarmak veya ayrıntılarını irdelemek gibi bir maksadımız yok. Her şey kayıt altında. Daha ortaya çıkmamış ses ve görüntü kayıtları da vardır elbette. ‘Olay’ın binlerce ‘vak’anüvis’i vardır ve her şey ânında ses ve görüntüleriyle sosyal medyada kayda geçmiştir, geçmeye devam etmektedir.

         

         

        Nedir Bu ‘Direniş’in Sebebi? Organize mi? Kökü Dışarda mı? Plânlı Bir Hareket miydi?

         

         ‘3-5 ağaç’ bahane oldu. Asıl ‘isyan’ (açıkçası,‘Gezi direnişi’nin toplum bilimsel adı budur), yukarıda dört bölüm halinde özetlediğimiz (Gezi Parkıyla ilgili) gelişmelerin tamamında, ‘Biz karar verdik, yapacağız!’ söyleminin ‘mânâsında mündemiç’ (içeriğinde gizli) olan, hadi hafifleterek söyleyelim, ‘otoriter eğilim’edir.

         

        Halkın algısı: ‘Muktedir güç, gittikçe diktatörleşmektedir, bu yüzden sınırlarına çekilmeye zorlanmalıdır.’ şeklindedir.

         

        Söz konusu toplumsal olaylara ait haberlerin uzun müddet medyada herhangi bir yer bulamamış olması (yani resmen sansüre tâbi tutulması) bile bu ‘otoriter eğilim’in basit bir teyidinden ibarettir. Kaldı ki, direnişe katılanların, özellikle sosyal medyada bu ‘eğilim’i örneklendiren ve belgeleriyle adeta bir envanter haline getiren çalışmaları orada durmaktadır. Zaten o ‘eğilim’in bulunmadığını iddia eden herhangi bir ‘karşı görüş’ de yok gibidir.

         

        Bu direnişin planlı olduğuna dair cılız birtakım iddialar ortaya atılmıştır, hiçbiri inandırıcı değildir.[1] Direniş, çalışmakta olan iş makinesinin önüne çıkılarak, ağaçlar sökülmekle iken makineleri fiilen durdurma eylemi ile başlamıştır. Öncelikle o çevredekiler olmak üzere, insanların süratle oraya toplanmaları ise sosyal medya[2] üzerinden haberin yayılması ile gerçekleşmiştir.

         

        Bu haberi alır almaz, şu veya bu sebeple ve kendiliğinden oraya hareket edenlerin algı ve ‘gerekçeleri’nin ne kadar ‘önemli’ olduğunu düşünmek, direnişe muhatap olanların görevi olsa gerek. Daha sonraları ‘Çarşı’nın etrafında üç büyük kulübümüzün taraftarlarının açık yapılan çağrılar ile ‘organize’ bir şekilde direnişe katıldıkları bir gerçek. Ama, asıl ‘organize’ gelenler, bu tarz toplumsal gösterilerde kendi flamaları ve renkleriyle mutlaka yer alan, disiplinli gruplar (siyasi parti, sendika, dernek)dır. Bunların ‘görüntü ve gürültü’sü her zaman miktarlarından önemlidir.

         

        İlginçtir, bu büyük toplumsal olayın herhangi bir lideri (veya liderleri) olmamıştır. Yine ilginçtir ki, yukarıda bahsettiğimiz ‘organize’ gruplardan herhangi birisi de ‘başsız’ kalabalıkları fark edip ‘başını çekmeye’ talip olmamış veya bu tarz teşebbüsler hemen geri çevrilmiştir. Kanaat önderi katılımcıların, ‘Herkes kendi gerekçesi ile gelsin, birey olarak kalalım’ ikazları da dikkati çekmiştir. Gezi direnişi’nin çekirdeğini de oluşturan ‘Gezi parkı halkı’, yaptıkları forumlardan sonra direnişi ‘tek bir çadır’a indirgeyerek sürdürmek’ kararını açıklayınca, KESK ve DİSK’in aceleyle ‘genel grev’ kararı alması, sosyal medyada sert bir şekilde eleştirilince, derhal bu kararlarından geri dönmek zorunda kalmışlardır. Pek tabiidir ki, bazı ‘marjinal’ sosyalist grupların bu hadiseyi bir ‘devrim’ olarak sunmaya çalıştıkları gözlenmiş, tebessümle karşılanmıştır.

         

        Şehrin her tarafından kendiliğinden kopup gelen kalabalıklar, mevcut düzeni değiştirmek gibi bir iddiada bulunmadıkları gibi, bunların tamamı ‘solcu, devrimci’ de değildir. Farklı bir ‘isyan’ sergileyen bu kalabalıkların büyük ekseriyeti 90 sonrası kuşaktır ve bu kuşak, plansız-programsız, örgütsüz bir şekilde ‘ortak bir anlayış’ geliştirmiş, gerçekten çok farklı bir ‘direniş’ sunarak hepimizi şaşırtmıştır. İleride belki araştırmalar ortaya koyacaktır: 90’lar nesli fikri ve siyasi meselelere hiç ilgi duymadıkları sanıldığı için, hem ‘özgürlükler’ alanındaki sağlam tutumları hem birikimleri hem ‘milli duruş’ları hem de ‘zekâları ve mizah anlayışları’ bakımından şaşırtıcı bir başarı sergilemişlerdir. Keza, bunların ortak bir ‘ideolojisi’ bulunmadığı gibi,’ideolojik’ gruplara da pek tasvipkâr bakmamışlar, hatta onları ‘eğitmek’ için sivil itaatsizliğin temel kurallarına sürekli dikkat çekmişlerdir.

         

        Sosyal medya, bu direnişi: ‘Kibre karşı zekâ ve mizah’ ibaresi ile özetlemiştir.

         

        Parktaki direniş bittikten sonra, alelacele maniple edilen sözüm ona bir ‘araştırma’ya yansıyan ‘Gezi parkı direnişçilerinin %76’sı CHP’li’ iddiası da tam bir ‘itibarsızlaştırma / eksenleme gayretidir. (En son araştırma KONDA tarafından yapılmış ve eylemlere katılanların %79’unun bir siyasi parti veya derneğe üye olmadığını tespit etmiştir.)[3]

         

        Türkiye’yi, dini (‘Taksim’e cami de yapacağız/Camide içki içildi/Başörtüsüne hakaret edildi/’ gibi) argümanlarla ‘eksenleme’ gayretleri tutmayınca, ‘CHP üzerinden eksenleme’ (Bu yazı kaleme alındığı sırada, kalemini ve bir gazetedeki köşesini sorumsuzca kullanan bir yazar ‘Kemalist isyancılar’ diye başlık atarak bir başka ‘eksenleme’ denemesi yaptı.) için böyle bir yola başvurulmuştur. Hâlbuki CHP bir ‘sahiplenme’ veya ‘rekabet’ algısı yaratacağından endişe ederek, Kadıköy mitingini bile iptal etmişti. Hakkını teslim etmek gerekir ki, CHP’nin bu hadisedeki rolü son derece, gayri-siyasi, insani ve fakat katkıları ‘önemli’ olmuştur.

         

        MHP’nin tavrı, başlangıçtaki sert yasaklamalar hariç, olumludur. Kurumsal olarak desteklemesi zaten doğru olmayacaktı. Kendi kimliği (flamaları) ile oraya katılmaları halinde provokasyonlara çok müsait bir durum oluşacaktı. ‘Birey’ olarak katılımın bayağı bir yekûn tuttuğunu söylemek mümkündür.

         

        ‘‘Bu metotlar, bu taktikler Sorosçu’dur. Bunlar bir ‘Türk Baharı’ yapmak istiyorlar…’ gibi iddialar da çok dile getirildi. Doğrusu, bu tarz renkli ‘devrim’lerden huylanan çok duyarlı ve geniş yelpazeden aydınımız var. Bunlar hem uyarılarda bulundular hem de direnişi dikkatle takip ettiler ve herhangi bir ‘Soroscu iz’ bulunmadığı için de destek verdiler. Aydınların endişeleri üzerine ‘gezi direnişi’nin kanaat önderlerinin ‘Bizim ‘Bahar’la falan işimiz olmaz, amacımız belli. Asıl hesabımızı da sandıkta görürüz’ şeklindeki açıklamaları da bu yakıştırmaları devre dışına itti.

         

        Dayanışma, bu sosyal hadisenin en önemli özelliklerinden biri olarak hafızalara kaydoldu. Baroların ‘hukuki’, sağlık camiasının ‘ilk yardım’ alanlarında destanlık işler başardığı, naklen yayınlarda canlı olarak seyredildi. Eylem alanlarındaki esnaf, yol üzerlerindeki evler, büyük iş yerleri… Herkes bir yardım imkânı aradı ve insanların bir ihtiyacını karşılamaya çalıştı. Evinde oturanların bile katkısı oldu:’(Şu) isimdeki kablosuz internet bağlantısının şifresi şudur’ diye yoldan geçen çocuklara internetlerini açtılar ve onların sosyal medyadan kopmamalarını ve bilgi-görüntü göndermelerini sağladılar.

         

        Organizasyon başarıları ve özgün üretimler kayda değerdir.

         

        ‘Çevre’ bilincinin bir ‘gevezelik’ olmadığı, Gezi Parkı’na dönüş ânından itibaren ‘imece usulü’ ile yapılan çevre temizlikleri ile ortaya konuldu. ‘İş yapma’nın ‘slogan atmak’tan daha önemli olduğunu yan yana yürüdüğü insanlara da öğretti, ‘çevreci’ler.

         

        ‘Vandalizm’e sihirli bir elle sınır koydu ve sıfırladı, ‘Gezi parkı direnişi’.

         

        Gönüllü veya gönülsüz ‘sansür’ pek seyircisi olmayan Halk TV televizyonunu yıldızlaştırdı. Bu kanal imkân ve şartlarına göre olayları nesnel bir şekilde Türkiye ve dünyaya yansıttı. İnternet üzerinden televizyonunu bile kuran direniş, ‘Big Brother’lı gelecekler için insan zekâsının da hazırlıklı olduğunu gösterdi.

         

        Türkiye, Gezi parkı çevresinde oluşan bu yeni ruhu derhal kavradı. Yeryüzüne yayılmış ‘Türk’ler de... Dünya da…

         

         

        Peki Amaçları Ne İdi?

         

        ‘‘Gezi Parkı’na ve özgürlüklerime dokunma, buraya ‘Böyle karar verdik’ dayatması ile Kışla yapamazsın. /İtiraz ettiğimiz için bize çok kötü muamele ettin, açıkça özür dilemelisin/ Şiddete başvurmadığımız halde polisi kullanarak bize ‘zalimce’ davrandın, emir veren ve icra eden suçular bulunup yargıya teslim edilsin.’’

         

        İstekler bu kadar basit ve yalın idi. Amaç ise: ‘Mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var!

         

         

        ‘Yeni Türkiye Ruhu’

         

         ‘Teceddüd hareketi bir silsiledir: Mebde, Nizam-ı Cedid’dir. İkinci hamle Vak’a-yı Hayriye’dir ki, teceddüd hareketinin muzafferiyeti sayılır. Üçüncü hamle TanzimatHayriye’dir. Dördüncü hamle Genç Osmanlılar Hareketi’dir. Beşinci hamle 93 İnkılabı’dır. Altıncı hamle… Jöntürklük cereyanıdır. Yedinci hamle İttihad ü Terakki’nin Osmanlı Hanedânını iktidardan sâkıt bir hale getirerek Saray haricinde bir teşekkülle açtığı devirdir. Sekizinci hamle sarahatle Türk ve Anadolu’nun ortasında olan Hareket-i Milliye’dir. Dokuzuncu hamle Cumhuriyet’tir.’ (Yahya Kemal)

         

        Yahya Kemal yaşasaydı buna ‘Onuncu hamle’ der miydi bilemiyorum. Lakin öyle görünüyor ki, 2013’ün bu yaz başında oluşan toplumsal irade başka bir gelecek vaad ediyor ve kesinlikle ‘yeni bir devir’ başlangıcı. ‘Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.’

         

        Bu hareket, bu açıdan bakıldığında bütün Türk tarihinin en önemli sivil ve medeni toplumsal olayı olarak adlandırılmayı hak ediyor. ‘Gezi parkı direnişi’ bir ruh ve iklim yarattı. İnsanımız, ilk defa bütün diğer kimliklerini ‘dondurarak’, yanında durduğu insanla ‘özgürlük’ temelinde bir amaç paylaştı; bir ‘sürü adam’ insiyakı ile değil, ‘kişilikli birey’ kimliği ile bir parktaki ‘3-5 ağaç’a sembolik bir değer verdi ve ucu açık bir ‘muktedir’lik dayatmasını sınırlandırdı.

         

        Kurbağa, ılık suyun rehavetinde mest olup, su kaynayıp da kendini pişirmeden ateşteki kazandan zıplayıp çıktı!

         

        Bu, bizim bir türlü ulaşamadığımız ‘gerçek demokrasi’ye bir geçiş imkânı sunuyor. Çünkü biz, 23 Nisan koltuğuna oturttuğumuz çocuğumuza: ‘Artık Başbakansın, astığın astık kestiğin kestik!’ diyerek bilinçaltımızdaki ‘demokrasi’ anlayışını açığa vurduktan sonra da ‘ileri demokrasi’ getirdiğimizi, kemal-i ciddiyetle söyleyebilmekteyiz.

         

        Cemil Meriç, ‘İdeolojiler idrakimize giydirilen deli gömlekleri!’ diyordu.

         

         ‘Yeni Türkiye Ruhu’nda mevcut bütün renklerimizi, fikirlerimizi, inançlarımızı, siyasi mensubiyetlerimizi muhafaza ederek ve fakat ‘ideolojik’ dayatmalarda bulunmayarak, yan yana olacağız; zaman gelecek (işte ‘Gezi parkı direnişi’nde olduğu gibi), hep beraber ‘müminin yitik malı olan hakikat’i arayacağız.

         

        ‘Devrim’ peşinde beyinleri yıkanan sol ‘marjinal’ gruplar kestirme yoldan ‘devrim’ peşinde koşmaktan ‘inkılap ümmetinin şanı yakıp yıkmaktır’ yönteminden vaz geçeceklerdir.

         

        Din bir ‘ideoloji’ değildir, onu bir ‘ideoloji’ olarak siyasal alanda kullananlar kaybedecekler.

         

        Milliyetçilik de bir  ‘ideoloji’ değildir. Onu ‘ideolojik’ gösteren her türlü yorum ve tavırlar düzeltilecek, milliyetçiler farklı, kendisine zıt, hatta ‘düşman’ fikirlerle bir arada, yan yana yaşamaya alışacaklardır.

         

        Unutulmamalıdır: Yeni Türkiye’de fikirlerin veya inançların ne kadar ‘mükemmel’ olduğu değil, ‘eylem’ (amel)lerin mükemmelliği önem kazanacaktır.

         

        ‘Devlet’, gücünü kullanırken ‘orantısız’ davranmayacak, hele hele ‘ideolojik/veya siyasi algı’ ile bizzat ‘şiddet’e yönelmeyecek, maşeri vicdanı incitmeyecektir.(KONDA araştırmasında, direnişe katılanların %49 ‘polis şiddetini protesto etmek için’ oraya geldiklerini söylemişlerdir.)

         

         ‘Yeni Türkiye Ruhu’ … Bu bir ‘süreç’. Zaman gerek, göreceğiz.

         

        Hak, şerleri hayr eyler,

        Zannetme ki gayr eyler,

        Ârif âni seyr eyler,

        Mevlâ görelim n'eyler,

        N'eylerse, güzel eyler...

         

        (Erzurumlu İbrahim Hakkı)

         

         


        


        

        [1] Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı? Hadi gel.’(Twitter, 30 Mayıs)’ şeklinde bir çağrıda bulunan ve sonra bu çağrıyı ,‘Doğayı ve ifade özgürlüğümü savunmak için harekete geçtim. Herkesi de onun için çağırdım.’ (Twitter, 5 Haziran) şeklinde açıklayan Oyuncu Mehmet Ali Alabora’nın sahnelediği bir eserde ‘protesto provası yaptığı’, ‘2011 ve 2012’de Mısır’a, İngiltere’ye seyahatlerde bulunduğu’, gibi komik delil(!)lerle bir çeşit linçe tâbi tutulmaya çalışılması ve/veya ‘gözdağı’ verilmesi, ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.


        

        [2] ‘Sosyal medya’ denilen ‘ortam’, ‘Facebook’ ve ‘Twitter’ adlarını taşıyan başlıca iki mecradan ibarettir ve bu iki ‘ortam’ artık herkesin cep telefondadır. Bu mecralarda, ‘bilgi’, ‘haber’ veya ‘fikir’ özet olarak verildikten sonra, uzunluk-kısalık mevzubahis olmaksızın yazı, fotoğraf ve videolarla desteklenebilmektedir. Keza, ‘bilgiyi’ belli başlıklar altında gruplandırarak sunmak, böylece aynı konudaki bilgi akışına kolayca ulaşmak da vardır. Fazladan bir de ‘geri dönüş’ yani cevaplandırma imkânı da sunar. Bu itibarla, özellikle Twitter’ın hızı ve ‘katılımcı’lığı, ‘bilgi’nin ânında yayılmasını sağlamak ve geri dönüşüne imkân vermek bakımından, diğer benzerleriyle birlikte geleceğin medyası olacaktır. KONDA araştırmasına göre, protestolara katılanların %69’u konuyu sosyal medyadan duyduğunu söylemektedir.

         


        

        [3] Bu yazıda tespitlerime herhangi bir kaynak belirmeye gerek duymadım. Çünkü hadiseler herkesin gözü önünde cereyan etti. Zaten, isteyen herkes doğru bilginin kaynaklarına her yerden kolayca ulaşabilmektedir. Bu oran bana bile ‘inanılmaz’ gibi geldiği için kaynağı veriyorum. http://www.secimanketleri.org/bu-da-kondanin-gezi-parki-arastirmasi

         


Türk Yurdu Temmuz 2013
Türk Yurdu Temmuz 2013
Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele