Batılı Seyyahların Gözünde Karanlık Bir Orman: Balkanlar

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

        Dünya XIX. yüzyılla birlikte, sınırları net olmayan, hem coğrafik hem de kültürel manada iç içe geçmiş kaotik coğrafyalarla tanıştı. Araştırmacılar bu belirsiz coğrafyaların, özellikle doğuda yer almasını, Batı merkezli bir düşünce ile eşledi ve ortaya Doğu Sorunu ya da daha sistemli bir ifade ile oryantalizm çıktı. Dünyayı iki bitim uca bölen bir zihniyet problemi olarak lanse edilen oryantalist düşünce, bazılarına göre mazisi Truva Savaşlarına kadar götürülen, bir modern-modern olmayan mücadelesi idi. Batı belleğinin kurucu metni kabul edilen İliada[1] destanı gelecek nesillere bu mücadeleyi, uygar olan ile barbar olan arasındaki mücadele olarak anlattı.

         

        Bu zihni buhranın formüle edilmiş hali ilk defa Edward Said’de görülür. Said, oryantalizmi; onunla (Doğu’yla) ilgili önerme ortaya atarak, görüş belirterek, tanımını yaparak, öğreterek, çözümleyerek, yöneterek Doğu’yla uğraşan kurum, özetle Doğu’ya tahakküm kurmanın, onu yeniden yapılandırmanın ve üzerinde otorite sahibi olmanın Batılı yoludur der[2]. Batı’nın Doğu’ya bakışına dair ortaya konan oryantalist düşünceyi, bir nevi ön yargı oluşturma, algıyı yönetmek için olguyu çarpıtma olarak niteler.

         

        Todorova Batı’nın, Doğu’ya dair bu algısını, hem kendi coğrafik doğusu hem de dünyanın doğu kesimleri ile birleştirerek tamamıyla ekonomik bir geri kalmışlık, endüstriyel gelişmemişlik ve gelişmiş kapitalist Batı’nın ileri toplumsal ilişkilerinden yoksunlukla izah ettiğini ifade eder[3]. İşte tam bu noktada bu algının ortaya çıkışı ve oryantalistik düşüncenin -ki burada Balkanizm düşüncesini de anmak gerekir- beslendiği veri kaynaklarının neler olduğu sorusunun ortaya konması soruna dair önemli bir gerekliliktir.

         

        Oryantalistik düşünce şüphesiz ki dünyanın doğu kesimlerini kendine hedef seçti ve oldukça soyut bir perspektifle bu kesimi kendince geliştirip daralttı. Ancak XVIII. yüzyıldan itibaren -Todorova’nın ifadesi ile- Batılı seyyahların yeni yeni hususiyetlerini keşfetmeye başladığı Balkanlar, unutulan bir Avrupa parçasının bu düşünceye kurban edilişini de kaçınılmaz kıldı. Batı için dünyanın doğusu bu algı ile coğrafik doğusuyla eşleşti. Ve ortaya sonraları Balkanizm şeklinde kavramlaştırılacak düşünce çıktı.

         

         

        Türk/İslam/Osmanlı ya da Hepsi: Balkanlar

         

        Aydınlanma çağı sonunda yukarıda ifade ettiğimiz düşüncenin de etkisi ile Batılı seyyahlar Doğu’yu tanıma yolunu seçtiler. Bu bir anlamda ötekini tanımaydı. Balkanların bu açıdan keşfi XVIII. yüzyıla rastlar. Zira bu dönem öncesindeki gezginler çoğunlukla siyasi gaye ve planlarla bölgeyi gezmişler ve istihbarat toplamışlardı. Ancak XVIII. yüzyıldan itibaren Balkan coğrafyasındaki gezginler olgusal bir çarpıtma için malzeme toplar gibiydiler. Özellikle Balkan halklarına dair zengin betimlemelerle sağlamaya çalıştıkları karanlık atmosfer dikkat çekicidir. Kılık, kıyafet, saç/sakal yapısı, yeme içme kültürü ve sosyal yaşama dair çarpıklıklar bunlar içerisinde özellikle dikkat çekicidir. Bu açıdan bakıldığında genel manada gezginlerin eserlerine dair betimleme ve değerlendirmelerin ne denli bir bilimsel materyal olduğu düşüncesi, bazen bizatihi bu eserleri bir veri kaynağı olarak gören Batılılar tarafından dahi eleştirilmiş, en azından şüphe ile bakılmıştır. Örneğin William Sloane gibi uzun yıllar Balkanlara dair önemli kaynaklar arasında yer alan Bir Tarih Laboratuvarı olarak Balkanlar eserinin yazarı dahi, kendisi de bir gezgin olmasına rağmen, bu eserlerin bilimselliğini sorgular[4].

         

        Balkanların bir gezgin elinde ya da gözünde değişen/değiştirilen yüzüne dair en kapsamlı çalışma muhtemelen Slovenyalı antropolog Prof. Bozidar Jezernik’e aittir. Wild Europe The Balkans in the Gaze of Western Travellers ismi ile 2004’te yayımlanan çalışma dilimize Vahşi Avrupa Batı’da Balkan İmajı şeklinde çevrildi. Yazar bu çalışmada oldukça tafsilatlı bir araştırma sonucunda Balkan coğrafyasını gezen seyyahların izlenimlerini biraz da kara mizah bir üslupla aktardı ve ortaya gerçekten romantizmin doruğunda bir eser çıktı. Bunun dışında Maria Todorova’nın çalışmaya da kaynaklık eden eserinde yer alan Balkanların Keşfi[5]bölümü, Batılı seyyahların bakışını ortaya koyması açısından önemli bir giriş niteliğindedir.

         

        Balkanları gezen Batılı seyyahların eserlerinde coğrafyaya dair tespitlerin ortak noktası çoğunlukla aklın sınırlarını dahi zorlayacak derecede çarpıtma ve göreceli tasvirlerin yapılmasıdır. Bu noktada Jezernik’in eseri tam bir bilim kurgu metin haline dönüşmüştür. Zira eserde aktarılan seyyah gözlemlerinde Balkan halklarını zaman zaman mitolojik varlıklarla dahi eşleştirenlerin olduğu görülmektedir[6]. Bunun yanında doğal ortam, bitki örtüsü ve yerel unsurlar da bu çarpıtmadan nasibini fazlası ile almışlardır.

         

        Bahsi geçen çarpıtmalara geçmeden önce meselenin özünü ortaya koymak adına Batı’nın Balkanlara bakışının neden böyle bir keşmekeş içerisinde olduğunu sorgulamak gereklidir.

         

        Öncelikle Balkan coğrafyasının XIX. yüzyıl itibari ile yeniden keşfedilen bir ıssız ada şeklinde tasavvur edilişinin ya da o güne dek girilmeyen ve bu manada izbe, metruk bir Avrupa uzak karası şeklinde anlamlandırılması meselesinin köklerinin, eskilerde aranması gerektiğine dair değerlendirmeler pek de az değildir. Albert Hourani’ye göre Hristiyanlığa dair bir tehdit olarak İslam’a olan Batılı bakışın Ortaçağ köklü tavrı, reform çağından itibaren farklı bir amaca matuf olarak gelişmiştir. Zira bu yüzyıl itibari ile Osmanlıların Akdeniz’deki ilerleyişi İslam’ı Batı için teolojik bir sorun olmaktan çıkarmıştır. Bu dönemde Luther, İslam’ı ve Osmanlı yayılmasını Deccal’ın hizmetindeki bir şiddet hareketi olarak lanse etmekten dahi geri durmamıştır[7]. Ya da XVII. yüzyılda Türklerin Tarihi isimli ünlü eseri kaleme alan Richard Knolles’un 1603’te Türkleri o günkü dünyanın en dehşet verici gücü olarak tanımlaması bundan çok da farklı değildir[8].

         

         

        Seyyahların Balkanlarda Baktıkları ve Gördükleri

         

        Balkanlar ve imgelem kelimeleri zihinde birbiri içine çok fazla geçen ve sanki birbirleri yerine kullanılabilecek iki kelime gibi durmaktadır. Özde şöyle ifade edilebilir imgelem; cinsler, cinsellik, ulusal kimlik ve tarihsel bellek gibi konuların kurulmuş, düşlenmiş, hatta kurgulanmış yapılarını vurgulamak için kullanılan kelime. Bu noktadan hareketle tarihte imgelemin özellikle sosyo-kültürel canlandırmalarda, bilinç dışı düşüncelerde, hatta simgesel örneklerde çok önemli rol oynadığı görülür[9]. İşte seyyahların Balkanlarda bakıp gördükleri arasındaki fark da tam olarak budur: imgelem. O zaman az sonra örnekleri verilecek olan Balkan imgeleminin bu değerlendirme ışığında görülmesi ve eleştirilmesi gereklidir.

         

        Bu çalışmanın hazırlayıcısı Batı’nın Balkanlara dair çarpıtmalarının, imgelemlerinin, yorumlarının çoğunlukla oryantalistik bir çerçevede ve ötekileştirici oluşunun temelini -çok daha gerilere götürülebilecekken- XIV. yüzyılda bölgenin Osmanlı Türklerinin eline geçişine bağlar. Dolayısıyla çalışmanın konusu olarak seyyahların tasvirlerinde görülen yanlışlama ve çarpıtmaların da temeline bu düşünceyi koyar.

         

        Pierre Behar, “Türkenbilder, Italienerbilder: Antithesen des Dutschen” isimli makalesinde “barbar” kavramının Türkler için ilk kez XVI. yüzyılda kullanıldığını ifade ederken temelinde yatan hissin Türk korkusu olduğunu vurgular[10]. Bu korkuyu da özellikle esere konu olan tetkik dolayısıyla bir Alman (ya da genel manada Avrupalı) için Türk’ün her şeyi farklı yapmasına bağlar. İşte bu farklılık durumu her bakılanda farklı bir göreceyi ortaya koyar ki ön yargı denilen kelepçenin zihne takıldığı nokta tam da bu kısımdadır.

         

        Baktıkları ve gördükleri arasındaki farklar açısından Balkanlara bakan seyyahların en dikkat çekenlerinden biri 1873’te yazdığı Die Türken in Europa isimli eseri yakın zamanda Türkçeye de aktarılan Gustave Rasch’dır[11]. Marx ve Engels’le çağdaş olan, devlet aleyhine faaliyetleri dolayısıyla hapis de yatan Rasch, Bulgaristan, İstanbul ve Yunanistan topraklarına dair oldukça zengin betimlemeler içeren eserinde, oryantalist düşüncenin doruğuna çıkmış, zaman zaman bu hissin esiri olmaktan da kurtulamamıştır.

         

        Kitabının Berlin’de yazılan önsözünde zaman zaman Türk zaman zaman da Doğulu olarak ifade ettiği ötekine dair oldukça ağır ve mesnetsiz ifadeler kullanır Rasch. Eserin gayesini de şöyle ifade eder[12]:

         

        “Kamuoyunun kafasını karıştırıp yanılgıya düşürmek için son zamanlarda bu yolda basında, edebiyatta, meslek odalarında ve eyalet meclislerinde yığınla saçmalıklar, aptallıklar, hainlikler akıl almaz bir şekilde yayılmaya çalışılmıştır. Tembel ve şedit Asya göçebe soyunun dört yüz yıldan fazla bir süreden beri Balkan Yarımadası’nda uyguladığı menfur vahşet ve yüzkarası ekonomi, birden bire unutulmak istenip acıyarak “zavallı namuslu Türk”ten söz ediliyor, onun artık çalıştığını, Yunan’ın Bulgar’ın alın terini işini günün on saatinde döşeğin üzerinde uzanıp sigara içmek ve keyif yapmak için kullanmayacağını söylüyorlar; bunun yanı sıra Yunanlılara “tembel ve alçak” diye küfredip, mümkün olan her yükü onların sırtına yüklüyorlar; Sırpları “domuz çobanları” ve “domuz tüccarları” olarak, “Karadağ’ın” milli ve özgürlükçü bağımsızlığını Türk barbar sürülerine karşı beş yüzyıldan beri savunmuş olan cesur Karadağlıları “haydut” ve “kafatasçı” olarak niteliyorlar.  Benim kitabımın amacı bu sürü ile saçmalıkları, aptallıkları ve alçaklıkları ortadan kaldırmaktır.”

         

        Rasch, Karanlık Orman’a Osmanlı’nın en önemli Balkan şehirlerinden Rusçuk’tan girer. Şehre dair ilk intibaını Türk semti ne denli pejmürde ve sevimsiz görünüyorsa, Bulgar semti de o denli sevimli, temiz ve uygar görünmektedir sözleri ile ifade eder[13]. Bahsi geçen dönemde Rusçuk merkezinde 55 cami, mescit ve bunların vakıflarının bulunuyor olması ve bu eserlerin etrafında ciddi bir şehir medeniyeti örüntüsünün var olduğuna dair kayıtlar,[14] Rasch’ın bu değerlendirmesinin oldukça müphem ve ideolojik olarak yorumlanmasına sebep olmaktadır. Ayrıca şehrin gelişmiş mali düzeyi mimarisine de yansımıştır. Camileri yüksek minareleri çeşmeleri, dükkânları ile Rusçuk döneminin pek çok kentinden daha çekici bir görünüme sahiptir. Bu durum bölgeyi gezen seyyahların yazılarına da yansımıştır. "Çin tarzında inşa edilmiş evler ve çok renkli bir şekilde boyanmış yüksek minareler, evler, villalar, birçok yeni şeyle birlikte, yarım milden uzun nehir boyunca canlandırılmıştı". 1797 yılında. İngiliz John Jackson, Hindistan'dan dönerken Rusçuk'u ziyaret etmiş ve burasını, Liverpool kadar büyük ve sık nüfuslu bir yerleşim yeri olarak yazmıştır[15].

         

        Balkanlarda çarpıtılan kabaca bir ifade ile uydurulan ve mesnetsiz sayılabilecek diğer bir seyyah tasviri de Balkan halklarına, insanına dair uçuk atıflardır. Rasch’a göre oldukça yakın bir dönemde Balkanları gezen Philip Thornton’un eseri Ikons and Oxen’da aktardıkları bu manada gerçekten inanılmazdır. Thornton bir Balkan kahvesinden aktarır inanılmaz hikâyesini[16].

         

        “Bir yandan odanın bir köşesinde çalan Türk müzisyenlerini dinlerken diğer yandan kahve içiyor ve tatlı yiyorduk. Birden Doktor Stanislav Mlodoviç’in etrafına alıcı gözlerle baktığını fark ettim. Her içeri girene dikkat ediyor ve garsonun kulağına Nazir adında birisini fısıldıyordu. ‘Bay Thornton, belki de size sürprizi göstermeyeceğimi insanın her şeyi istediği gibi ayarlaması kolay olmuyor’ demeye kalmadan ayağa fırlayıp, odayı hızla geçip mutfağa doğru gözden kayboldu. ‘Bekleyin, onu gördüm’ diye sesi geliyordu

         

        Hasanoviç’e baktım, sessizce başını sallıyordu. Konu hakkında hiçbir fikri yoktu. Doktor koridorda tekrar göründü ve kendisini takip etmemizi istedi. Muzafferane bir edayla ‘burada kuyruklu bir adam var’ dedi; elini yakışıklı bir Arnavut gencin omuzuna şefkatle koyarken. Genç adam ise bu şaşırtıcı haber karşısında hiç de telaşa kapılmamıştı.

         

        Geg kabilesi hakkında bir zamanlar duyduklarımı hatırladım. İpek yakınlarında yaşadıklarını ve kuyruklu insanlar dünyaya getirdiğini anımsadım. Böyle bir insanı görecek olma fikri bana çok fantastik geldi ve doktorun bu şakasına güldüm. Ama bu bir şaka değildi. Bu adamın kedi ya da köpek gibi gerçek bir kuyruğu olduğunu mu söylüyorsun?’ dediğimde, doktor hararetle: ‘Bu adamın kuyruğunu görüp incelemekle kalmadım, ondan kuyruğuna elbiselerinin üzerinden dokunmama izin vermesini de istedim’ dedi.

         

        Arnavut ile konuştu ve o da omurgasının bittiği yere elimle dokunmama itiraz etmedi. Karmakarışık bir korku ve şaşkınlık içinde, omurgasının kökünden başlayan sert bir doku hissettim, elbisesinin altından bir parmak gibi sarkıyordu…”.

         

        Jezernik’in yeteri çabayı gösterenlerin ancak görebildiğini ifade ettiği bu karanlık orman yaratıklarını sadece Thornton mu görmüştür acaba? Hayır!. Doğu Yunanistan’da görev yapan İngiliz konsolosu Johann Georg von Hahn, Arnavut kültürü ve tarihine dair önemli eseri Albanische Studien(1854)’de aynı varlıklardan bahseder[17]. Gerçi kendisi görmemiştir ama anlatılanlardan etkilenerek bu kuyruklu varlıkları görmek için neredeyse bir ömür harcadığını anlatan Hahn, Türk ordusu içerisindeki doktorların bu yüzden kendisi ile dalga geçtiklerini söylemekten de geri durmaz.

         

        İster istemez akla gelen soru belirli bir eğitim ve gelişmişlik düzeyine ulaşmış bu insanların ancak antik çağ efsane ve masallarında var olabilecek bu varlıkları Balkan halkları ile eşleştirmesinin altında yatan zihni yapının şeklidir. Bu soruya Toynbee Batılı benmerkezci yapıyı ağır bir şekilde eleştirerek verir ve şöyle der; “Batı medeniyetinin çocuklarının teslim oldukları, tahrif edici bir benmerkezci yanılsamanın mantık dışı ürünü; Batı toplumunun sonradan görme ve taşralı tarihiydi[18].Bir nevi çarpıtılmış algı esareti ya da önyargı zorlaması olarak değerlendirilebilir bu durum şüphesiz ki.

         

        Çarpıtılmış algının esiri olan ve değerlendirmelerinin merkezine ötekini, Türklüğü, İslam’ı koyan diğer bir Batılı seyyah politikacı ve diplomat olan François René de Chateaubriand (1768-1848)’dır. Chateaubriand 1806-1807 yılları arasında, Paris’ten Kudüs’e, Mora, Yunanistan, Ege Adaları, İzmir, İstanbul ve son olarak Doğu (Jérusalem)’yu kapsayan uzun bir seyahate çıkar. 13 Temmuz 1806’da Paris’ten başlayan yolculuk, yazarın 3 Mayıs 1807’de Fransa’ya dönüşüyle son bulur. Eseri oldukça eleştireldir ve bakış açısını anlamak için eserinin Yunanistan Yolculuğu ismi ile bilinen henüz birinci bölümündeki şu pasaj yeterlidir[19]:

         

        “Müslümanlığın temeli zulümdür, istiladır. İncil ise tam tersine yalnız barışı, hoşgörürlüğü va’zeder. Bundan dolayıdır ki Hristiyanların yedi yüz altmış dört yıl İspanya, İtalya Araplarının taassupları yüzünden çekmedikleri işkence kalmamıştır;(…) Şu var ki, ne İspanya’nın boyunduruk altına alınması, ne Fransa’nın çiğnenmesi, ne Yunanistan’ın, iki Sicilya’nın yakılıp yıkılması, ne de Afrika’nın zincire vurulması, sekiz yüz yıl boyunca, Hristiyanları silaha sarılmaya sevk etti. Doğuda boğazlanan bunca mazlumların feryatları, barbarlığın ta İstanbul kapılarına dayanmış olması, Hristiyanlık dünyasını uyandırarak kendisini savunmasına yol açmışsa, kim kutsal savaşları haksız bulmaya yeltenebilir? Atalarımız kuvveti kuvvetle kovmamış olsalardı, bugün halimiz nice olurdu? Yunanistan’a bakın: bir milletin Müslüman boyunduruğu altında ne hale geldiğini anlarsınız. Bugün aramızda, ileriliği alkışlayanlar, İskenderiye kitaplığını yaktıran, insanları ayaklar altına almakla öğünen, güzel sanatları aşağı gören bir dinin hâkim olmasını isterler miydi?”

         

        Chateaubriand’a göre, Hristiyanlıkla Müslümanlık, medeniyet oluşturma bakımından asla yan yana gelemeyecek iki dindir. Çünkü yeryüzünde medeniyet adına, insanlık adına, erdem adına ne varsa Hristiyanlığın ürünüdür. Bunun tersine, her türlü sefalet, gerilik ve çirkinlik ise Müslümanlığın eseridir. Hristiyan erdeminden yoksun olan bu Şarklı‚ barbar Müslümanlar ve Türkler, medeniyete zarar vermişlerdir. Chateaubriand, Yunanistan Yolculuğu adlı bölümde, özetle, çok iyi bir Fransız kavmiyetçisi, Hristiyan Batı’nın inşasına çalıştığı kültürel kimlik esaslarını çok iyi kavramış eski Yunan hayranı bir sanat adamı, insan tabiatının üstünlüğünü, kudretini Roma’da koruduğuna inanan, bu kültürün‚ anası saydığı Grek kültürünü aramaya çıkan lirik bir yazar ve Atina harabeleri üstünde bütün Hristiyanlık adına acı çeken bir misyoner edası sergilemektedir[20].

         

        Çalışmanın son kısmını Balkan şehirlerine dair ön yargıların birkaç örneği oluşturacak. Zira Osmanlı şehir medeniyetinin, Osmanlı’nın fethedilen bölgeye yaptığı yatırımın yansımalarının -bugün hala var olmasına rağmen- yok sayılması ve görmezden gelinmesi ve sunulan çarpıtma ve şehirlere dair karalamaların kolaylıkla yanlışlanabilir olmasına rağmen kullanılan ifadeler dikkat çekicidir. Avrupa’nın bu vahşi bölgesinden (Balkanlar) bihaber medeni Avrupa’nın en büyük bilgi kaynaklarından olan seyahatname ve gezi notlarının bölgeye dair değerlendirmelerini uzunca bir süre bölgeye olan soğukluk ve mesafeli duruşu koruduğu net bir şekilde görülmektedir. Jezernik, Sir Edwin Pears’ten bu durumu doğrulayan şu sözleri aktarır[21]:

         

        “Türk hâkimiyetindeki İstanbul, Avrupa’nın en geri başkenti haline gelmişti. Çok değil seksen yıl önce, yine aynı idare altındaki Atina, Bükreş, Belgrad ve Sofya fakirlik içinde yüzen bedbin insanların oturduğu kerpiç kulübelerden başka bir şey değildi. Bölge halkları Türk işgalinden kurtulduktan sonra bu köyler çok hızlı bir şekilde büyüyüp şehirleşmiş, medeniyetin gereklerine uyum sağlamışlardı. Halen de gelişmelerini sürdürmekteler. Bağımsızlığına diğerlerinden daha önce kavuşan Atina ve Bükreş artık parlak, akıllı ve ilerlemeci bir nüfusa sahip, iyi yönetilen mamur şehirlerdendir. Sofya da kısa zaman içerisinde onlara yetişecektir. Bu şehirlerin herhangi birinden İstanbul’a gitmek, medeni bir şehirden barbar bir şehre gitmek demektir.”   

         

         

        Sonsöz

         

        Avrupa-Balkan-Türk/Osmanlı/Müslüman ilişkisinin ortaya çıkardığı olgu karmaşasının, anlatı muğlaklığının en büyük zararını yine Balkanlar gördü, şüphesiz. Zira yukarıda birkaç örneği verilen seyyahların uzun bir zaman zarfında bölgeye dair yegâne bilgi kaynakları olması ve yüzyıllarca uzak kalınan Avrupa’nın bu doğu kısmına dair yorumlarının gerçek durumla özdeşleştirilmesi oryantalistik düşüncenin yakın batı versiyonu olarak Balkanizme ciddi etkileri olmuştur.

         

        Günümüzde seyyahların Türk’e bakışı, İslam’a bakışı, Osmanlı’ya bakışı oldukça genel bir çizgi ile yansıtılmaya çalışılsa da Balkanlar gibi bir bölgeye dair algının ortaya konması özellikle gerekli bir uğraştır. Zira bugünün dünyasında uluslararası manada uygulanabilir politikalar üretilmesinin temelinde geçmişe dairlerin, devlet ve millet hafızalarının doğru bir şekilde kurgulanması önemlidir. Zira Balkanların Osmanlı Rumeli’sinden Balkan’a dönüşmesinde amil olan etkenler, geçmişin karanlığında yatmaktadır.

         

        Bugün artık büyük oranda birleşilen nokta, bölgenin Avrupa için ötekileştirilmesinde burada süren, beş asrı aşan Türk İslam hâkimiyetinin önemli rol oynadığıdır. Zira yukarıda da örnekleri verilen ifadelerin birçoğunda bozulma ve kendi gibi olmama durumunun kaynağının Türk hâkimiyetine bağlanması bu algıyı doğrulayan bir durumdur. Bu noktada çalışmanın ana kaynaklarından olan Bozidar Jezernik gibi araştırmacıların eserlerinin ciddi manada incelenmesi, iddiaların doğrulanması ya da yanlışlanması ve bilimsel bir bakış açısı ile Balkanistik/oryantalistik algının etkinliğinin azaltılması önemli bir gereksinim gibi durmaktadır.  

         

         

         

        

         

         

         

         

        

         

         

         

        

         

         

         

        

         

         

         

        

         

         

         

        

         


        

        

        [1] Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar[Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu], Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yay., İstanbul 2010, s. 13.


        

        [2] Edward W. Said, Orientalism, New York, 1978, s. 3.


        

        [3] Maria Todorova, Balkanları Tahayyül Etmek, Dilek Şendil, İletişim Yay., İstanbul, 2003, s.35


        

        [4] William M. Sloane, Bir Tarih Laboratuvarı Olarak Balkanlar, Çev. Sibel Özbudun, Nesnel Yay., İstanbul 2008, s. 23-24.


        

        [5] Todorova, a.g.e., ss. 135-186.


        

        [6] Bozidar Jezernik, Vahşi Avrupa Batı’da Balkan İmajı, Çev. Haşim Koç, Küre Yay., İstanbul 2006, (Satir Adaları Bölümü, ss. 81-89)


        

        [7] Albert Hourani, Avrupa ve Ortadoğu, Çev. Ahmet Erdoğan-Fahrettin Altun, Yöneliş Yay., İstanbul 2001, s. 27.


        

        [8] Norman Itzkowitz, “Algılamalar Sorunu”, Çev. Gül Çağalı Güven, Ed. L. Carl Brown, İmparatorluk Mirası Balkanlar’da Ve Ortadoğu’da Osmanlı Damgası, İletişim Yay., İstanbul, 2000, s. 51.


        

        [9] Warren Breckman, “İmgelemin Öznesi”, Tarih Yazımında Yeni Yaklaşımlar, Küreselleşme Ve Yerelleşme, Türkiye Ekonomik Ve Toplumsal Tarih Vakfı, İstanbul 2000, s. 236.


        

        [10] Gustave Rasch, XIX. Yüzyılda Avrupa’da Türkler, Çev. Hüseyin Salihoğlu, Yeditepe Yay., İstanbul 2004, s. 7.


        

        [11] Gustave Rasch, XIX. Yüzyılda Avrupa’da Türkler, Çev. Hüseyin Salihoğlu, Yeditepe Yay., İstanbul 2004.


        

        [12] Rasch, a.g.e., 21.


        

        [13] Rasch, a.g.e., 27.


        

        [14] Konuya dair tafsilatlı bilgi için bkz. Meral Bayrak Ferlibaş, “Rusçuk Cami Vakıflarına Örnekler”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 22, Aralık 2010, ss.33-60.


        

        [15]Nagehan Üstündağ, “Osmanlı'da "Şehir" ve Şehri Geliştiren Unsurlardan Biri Olarak Ayanlar: Vidin Ve Rusçuk Örnegi (XVIII. YY)”, Türkiyat Araştırmaları, Sayı:2, Bahar, Ankara,  2005, 165.


        

        [16] Philip Thornton, Ikons and Oxen, Londra, 1939, s.274-275’ten nakil Jezernik, a.g.e., 79-80.


        

        [17] Jezernik, a.g.e., s. 82.


        

[18] İbrahim E. Bilici, “Oryantalist Seyahatnamelerde Türk İmgesi Üzerine Bir İnceleme: Alexander William Kinglake’in Seyahatnamesi Eothen∗ Örneği”, Gümüşhane Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dergisi, Sayı:2,  Eylül 2011, s. 6.


        

[19] Türkan Gözütok, “XIX.Yüzyıl Batı Seyahatnamelerinde Ortadoğu Ve İstanbul İmgesi: François René De Chateaubriand Örneği”, A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED], 44, Erzurum 2010, s. 100.


        

        [20] Gözütok, a.g.m., s. 105.


        

        [21] L. Villari, The Balkan Questions: The Present Condition of The Balkans and of European Responsibilities, Londra, 1897, s. 33-34’ten alıntı, Jezernik, a.g.e., s.267-268. 


Türk Yurdu Haziran 2013
Türk Yurdu Haziran 2013
Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

Basılı: 15 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele