Barış, Fakat Kimin Barışı? Retorik ve Gerçekler

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

“Gelün tanışuk edelüm

İşün kolayın tutalum

Sevelüm sevilelüm

Dünya kimseye kalmaz”

YUNUS EMRE

“Ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir”

        

AHMET HAMDİ TANPINAR

 

 

        Türkiye, sadece son otuz yılını değil, aynı zamanda gelecek vizyonunu da önemli ölçüde ipotek altına alan kanlı bir süreci nihayete erdirmenin sancılarını yaşıyor. Konuyla ilgili gerek hükümet, gerekse muhalefet çevrelerinden yükselen farklı sesler, meselenin ne idiğü ile ilgili teknik bir çerçeve sunmaktan çok, söz konusu çevrelerin ideolojik yönelimlerinin açılımını tekrarlamaktan öteye gidemiyor.

         

        Hükümet ve bilhassa başbakanın söylemleri, daha ziyade meselenin insanî tarafını öne çıkartan pür demokratik öğelere vurgu yaparken, Milliyetçi Hareket Partisi’nin söylemleri ülkenin bölünmez bütünlüğünden ödün vermeyen bir yaklaşımın izlerini taşıyor. Ana muhalefet partisinin söylemleri ise, AKP ve MHP söylemlerinin bir bileşeni olan “güvenlik ve özgürlükler” ikilemindeki ulusalcı ve liberal-sol söylemler arasında zikzaklar çizen tereddütlü bir havayı yansıtıyor. Müzakerenin karşı tarafında ise, tam olarak kim ya da kimlerin bulunduğunu tam olarak bilemediğimiz çok merkezli gibi görünen bir yapı duruyor. İmralı sakininin devlet tarafından müzakerenin merkezine alındığı bu süreçte KCK, PKK ve BDP’nin sürecin neresinde ve ne kadar etkileri oldukları ise kesin olarak bilinmiyor.

         

        Her meselede olduğu gibi, bu meselede de yapılan tartışmalar işin teknik yanından ziyade ideolojik yanlı hamasi nutuklar üzerinden yürütüldüğü için, bir türlü işin esasına ilişkin konulara girilemiyor. Türkiye gibi antidemokratik uygulamalardan fazlasıyla mutazarrır bir memlekette, mevcut durumdan nemalanan kesimler dışında hiç kimse ya da kesimin, temel hak ve özgürlükler lehine yapılacak yasal düzenlemelerden rahatsız olması düşünülemez. Bu açık. O halde başbakanın soyut ilkeler hâlinde temel hak ve özgürlükler üzerinden yürüttüğü söylemin, nihayetinde herkesin üzerinde mutabık olduğu ortak değerler olduğunu söyleyebiliriz.

         

        Eğer hakikat böyleyse ve başbakanın retoriği, aşağı yukarı herkesin ortak değeri ise, itirazı mucip olan nedir? Öyle ya, herkes bu konuda hemfikirse, ortada dönen bu kadar hayhuyun kaynağını, yine her konuda olduğu gibi dış güçlere mi atfedeceğiz? Bu satırların yazarı o tarz irrasyonel işlere akıl erdiremediğinden, komplo teorilerini ehillerine bırakıp asıl konuya dönmeyi tercih ediyor. Komplo teorilerinden sarf-ı nazar edildiğinde, asıl itirazın bu söylemlere değil, bu söylemler kullanılarak yürütülen başka bir siyasete ya da ihmal edilen bazı hayatî meselelere yöneldiği açıkça anlaşılabilir.

        Öyle anlaşılıyor ki, bu muhalefetin temel sebebi, temel hak ve özgürlüklere karşı ilkesel bir duruştan ziyade, bu tür söylemlerin asıl meseleyi perdelemek için kullanılan birer sütre olarak algılanması ya da hükümetin bazı şeyleri yeterince önemsemediği kaygısından ileri geliyor olabilir. Yoksa memlekette aklı başında hiçbir kimsenin, akan kanın durması ve demokrasinin hâkim olmasına karşı çıkması gibi bir abesle iştigali söz konusu olmaz. İşin politik manevra ve polemiklere dayanan birinci kısmı daha çok siyasetçiler ve gazeteci milletinin ilgi sahasına girdiği için bizim alanımıza girmiyor. Biz burada daha çok ikinci kısma ait teknik meseleler üzerinde durmayı tercih edeceğiz.

         

        Şu halde, barış ya da müzakere süreci denilen olayın, her türlü teknik tartışmayı imkânsız hâle getiren “özgürlükler ve statüko, kandan beslenmek ve ülkeyi bölmek” gibi son derece keskin bir polemik ikileminden çıkartılarak analiz edilmesi gerekiyor. Mevcut ikilemin yarattığı ikili ithamlar, bırakınız meselenin anlaşılmasına katkı sunmayı, bilakis meselenin anlaşılmasını perdelemeye yönelik olumsuz etkisiyle, işi daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Türkiye şu anda, böylesi bir iç gerilimin biriktirdiği fay hatları üzerinde, puslu havada birbirini ifna etmeye çalışan öfkeli taraflar arasında sıkışmış dağınık bir görüntü sergiliyor. Fakat bütün bu olan bitenler, karşımızda fırsat kollayan çok iyi yetişmiş bir ekibin, oyun kurucu olarak sahne almasını engellemiyor. İmdi, bütün bunları bir tarafa kaydettikten sonra, asıl mevzuya, adına çözüm süreci denilen mevzuya dair bazı istifhamlara temas edebiliriz.   

         

        Yürütülen müzakere sürecinde, PKK’nın üst örgütlenmesi olan KCK yapılanması ve bu yapının lider kadrosu devlet tarafından açıktan açığa muhatap alınmış bulunuyor. Bu tarz bir davranışın örgüt üyelerine sağladığı ulusal ve uluslararası meşruiyetin, yakın bir gelecekte kimler tarafından ne için kullanılacağı tam olarak hesaplanmış görünmüyor. Daha şimdiden AB çevrelerinde PKK üyeleri “aktivist” olarak anılmaya başladı. Zihinleri kurcalayan diğer bir problematik, yasalarımıza göre yüzlerce üyesi içeride bulunan ve yargı süreci hâlâ devam eden yasadışı bir yapının, en üst düzey devlet yöneticileri tarafından muhatap alınmasının hangi yasal zeminde yürütüldüğü sorusudur.

         

        Meselenin birinci tarafında örgüte sağlanan uluslararası meşruiyetin doğuracağı sakıncalar dururken, ikinci tarafında, kuvvetler ayrılığını kuvvetler birliğine dönüştüren bir görüntünün doğuracağı sakıncalar duruyor. Açayım. Kuvvetler ayrılığı prensibine göre yürütmeden bağımsız olarak hareket eden yasama ve yargı organlarının, yürütmenin emrindeymiş gibi bir görüntü sergilemesi, Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olma iddiasını ciddi biçimde sekteye uğratabilir. Burada söz konusu ettiğim husus, meri hukukumuza göre yargı süreci henüz devam eden KCK davası ortada dururken, devlet yetkililerinin herkesin gözü önünde bu yapının en üst yöneticileriyle müzakere yürütüyor olması ve sadece yargının değil, icraya ait bazı organların da (güvenlik ve idarî birimlerin), yasaların âmir hükümlerini hiçe sayarak olan bitene seyirci kalmasıdır. Dışarıya akseden görüntü bu! Zaman zaman cihet-i askeriyeden askerin her yerde rutin görevlerini eksiksiz biçimde yerine getirdiği şeklinde açıklamalar geliyor olsa da hemen ertesinde gazetelerde çıkan bir haber bu tür açıklamaların havada kaldığını gösteriyor.

         

        Bu tarz görüşmeler her ülkede devletin istihbarat örgütleri tarafından gizli olacak bir biçimde yürütülebilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur, olamaz da. Fakat bütün kamuoyunun gözü önünde yürütülecek böylesi kapsamlı bir konunun, her şeyden evvel hukukî alt yapısının oluşturulması gerekirdi. Bu yapılabilirdi, fakat görünen o ki yapılmadı. Bunun yeter şartı, meselenin parlamentoda, gerekirse gizli oturumlarda enine boyuna tartışılarak asgarisinden bir mutabakata varılması ve demokratik zeminlerde yürütülmesiydi. Aşikâr olarak yapılması gerekenlerin gizli, gizli olarak yapılması gerekenlerin aşikâr olarak yapıldığı bir zeminde, her şey birbirine karışmış durumda. Parlamento içi muhalefetin işin içine sokulamadığı bir süreçte, söz konusu açık, “âkil” insanlarla telafi edilmeye çalışılıyor. Hiçbir sosyolojik tabanı ve temsil gücü bulunmayan bu insanların görüş ve aktiviteleri, hangi kesimlerin görüş ve eğilimlerini yansıtabilir?

         

        Bizde hakiki manasında sivil toplum ve bittabi sivil bir aydın zümre bulunmadığı için hükümetin çok da fazla bir seçeneği olmadığı söylenebilir. Fakat böyle bile olsa, malum mesele hakkında muvafık ya da muhalif tavra sahip çeşitli toplum kesimlerinin önde gelen fikir adamları sürece dâhil edilebilir, görüşlerine başvurulabilirdi. Bu ülkede bu vasfa sahip sözü dinlenir yeter sayıda münevver mevcuttur. Bunun yerine çoğu “liberal” yaftasıyla tanımlanabilecek bir kesimin kalemşorlarını âkil ilan ederek sürece dâhil ederken diğerlerini ihmal etmek, ülkenin ana omurgasında bir sahipsizlik duygusu yaratmış, onları son derece müteessir etmiştir. Kaldı ki sivil hayatın içinden gelen bu zevatın belirlenme şekli, doğrudan doğruya başbakan tarafından yapıldığı için, biçim olarak bu tarzın demokratik ve sivil teamüllerle uyuştuğu da söylenemez.

         

        Görüldüğü üzere önümüzde birikmiş yığınla sorun ve karşımızda her konuda çok iyi yetiş(tiril)miş bir ekip duruyor. Önümüzdeki sayıda, meselenin bölge insanı ve uluslararası güç denklemi üzerinden Türkiye üzerindeki yansımalarına temas edeceğiz.  


Türk Yurdu Haziran 2013
Türk Yurdu Haziran 2013
Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

Basılı: 15 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele