Endişeler Fırsat Olabilir

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

                   Birinci Dünya Savaşı sonunda cihanşumul devletimiz Osmanlı Devleti dağıldı. Sırp İsyanıyla başlayan, devlet içindeki gayrimüslim unsurlar yüz yıla yakın bir süre içinde, Rusya’nın ve Batılı devletlerin teşvik ve desteği ile ayrı devletler haline geldiler. Müslüman Arnavutlar da bu kervana katıldı. Nihayet, I. Dünya Savaşı sonunda Müslüman Araplar da suni sınırlarla birçok yeni devlet halinde, önce İngiliz ve Fransızlara bağlı, sonra bağımsız devletler hâline geldiler. Gayrimüslimlerden Ermeniler, ancak Rus işgalindeki bir bölgede, Türkler yok edilerek veya sürülerek, meydana getirilen bir coğrafyada daima başkalarına muhtaç bir devletin sahibi oldular. Avrupa’dan uzaklaştırılan ve Anadolu’dan da kovulmak istenen Türk milleti, verdiği Millî Mücadele ile varlığını Türkiye Devleti adıyla devam ettirdi. Yirminci yüzyılın başında, ayrı devlet olmak isteyen Kürtler, hem şartların elvermemesi sebebiyle hem de devrin önde gelen Kürt münevverlerinin ve önderlerinin akıllı kararıyla Türk milleti umumî çatısı altında devamda karar kıldılar. Dört farklı devlette, üstelik suni sınır çizgileri ile ayrılan Kürtler içinde bir grup, daima müşterek bir geleceğin hayali içinde yaşadılar.

         

                   Her devlette farklı şartlarda hayat sürdüler. İran’da genel halkla karışamadan, Suriye’de bir bölümü temel vatandaşlık haklarından mahrum bırakılarak yaşadılar. Irak’ta da daima ikinci sınıf oldular. Bunun için sürekli merkezî idareye karşı mücadele ettiler. Türkiye’de ise, Osmanlı’dan beri gelen millet anlayışı sebebiyle devletin kurucu unsuru Türk milletinin içinde kabul edilerek, eşit vatandaşlar halinde her nimeti paylaştılar. Cumhuriyetin bir dönem modernleşmenin de etkisiyle yeni bir millet inşa etme gayreti içinde, teoride bu millet anlayışının dışında, bir millet düşüncesi sürdürülse de bu “etnik” bir muhtevadan, yâni sosyolojik bir inşadan çok, antropolojik bir gayretti. Dolayısıyla, herhangi bir etnisiteyi asimile etme ve inkâr gayreti değildi. Bir inkâr söz konusu idi. Ancak bu, tarih içinde teşekkül ve tekevvün etmiş, tarihi derinlikleri olan ve büyük bir medeniyetin inşacısı ve taşıyıcısı olan Türk milletinin inkârı idi. Bu romantik gayret ve buhran hâli on yıl sürmeden terk edildi ve tekrar olması gereken tabii yola dönülmeye başlandı. Elbette bu kısa sürede olmadı. Demokratik hayatın gelişmesi ve milletin talep ve arzularının devlet katında yer bulmasıyla ve uzun yıllar içinde gerçekleşti.

         

         

                     Son İsyan da Başarısız

         

                     1960 sonrası Türkiye’de esen Marksist rüzgâr ile sosyalistler, ortanın solcuları “halklara özgürlük”,ana dilde eğitim” taleplerini dile getirerek, gerçekleştirmek istedikleri halk ihtilâli için mevcut olmayan işçi sınıfı yerine Kürtleri ve Alevileri tahrik ettiler. Marksizm’in din düşmanı olması, halkta geniş taban bulmalarını engelledi. Ancak, üniversite gençliğinin bir bölümü üzerinde etkili oldu. Kurucularının ekseriyetinin etnik olarak Kürt olmadığı “Devrimci Doğu Kültür Ocakları” kuruldu. TİP ve TÖS, TÖBDER gibi parti ve dernekler bölücülüğü teşvik ve tahrik ettiler. TİP Kurultayında, bugünkü PKK ve BDP taleplerinin benzerleri karar altına alındı. TÖBDER’in eğitim şûralarında ana dilde eğitim talepleri dile getirildi ve kararlaştırıldı. Her iki kurumun da kapatılması, Marksistlikten değil, bölücülüktendir. Sonra, 1980’e doğru, yine kurucularının bir bölümü Karadeniz ve diğer bölgelerden olan PKK kuruldu. Osmanlı’dan devlet kurarak ayrılamayan Kürtlerin ayrı devlet olmasını sağlamak üzere isyan başladı. 12 Eylül şartlarında ara verilen faaliyet 1984’te Eruh baskını ile tekrar başladı ve günümüze kadar devam etti. 40 bin civarında cana mal oldu. Dış güçlerin Orta Doğu hesaplarına paralel olarak desteklendi. Bütün gayretlere rağmen halk çatışması haline dönüşemedi. Bir terör hareketi olarak, devletin güvenlik güçleri ile çatışan teşkilât halini muhafaza etti. Dünya şartlarının da elvermesiyle hiçbir sonuç almadan, bu isyanın sona erdirilmesi şartları doğdu. Şimdi yapılan budur.

         

         

                       Ancak Ortalık Toz Duman

         

                       İsyanın başarısızlığı muhakkak. Ancak, iç ve dış destekçiler, yine de Türk Devleti’nin ileride zaafa uğramasına imkân verecek bazı ihtilâf noktalarını muhafaza etmek, hatta hukukileştirmek gayretine girdiler. Yeni bir Anayasa yapılması arzusunu fırsat bilerek devleti, devletin kuruluş ilkelerini, kurucu milleti tartışma konusu yaptılar. Bayrağın adının bile tartışma ortamına dâhil edilmesi, elbette milletimizde ciddî endişelere sebep oldu. “Tarihle yüzleşmek” adı altında, tahrip edilmedik hiçbir değer bırakılmadı. Modernist Cumhuriyetçiler, Selçuklu ve Osmanlı asırlarını inkâr etmişti. Bu yüzden “tarihimizle barışmak”, ona sahip çıkmak anlaşılabilir bir durumdur. Zaferleriyle, hezimetleriyle, üstünlükleriyle kusurlarıyla tarih bizim tarihimizdir ve yaşanmıştır. Bundan dersler çıkarılması başka şeydir, devlet başta olmak üzere birçok değeri tahrip için tarihi kullanmak başka şeydir. Siyasi kavgalar ve hesaplar bile tarihin tahrifine sebep oldu. Neticede, milletimizin adı, hususiyetleri, devletimizin kurucu ilkeleri ve vasfı hoyratça kavga meydanına sürüldü ve “gladyatörler”ce parçalatılmasına fırsat verildi.

         

                    Türklük tarihî derinliğinden koparıldı. Bir büyük kültür ve medeniyetin kurucusu ve taşıyıcısı milletin adı olmaktan çıkarılıp, Türkiye’de yaşayan halklardan bir etnisitenin adı hâline getirilmeye çalışıldı. Marksistlerin liberallerin yanında, bazı İslamcılar da bu coğrafyada gelişen İslamcı düşüncenin cahili olduklarından, bu kervana katıldılar.

         

         

                    Türklük Cumhuriyet İcadı Değildir

         

                     Ne var ki, Türklük Cumhuriyet icadı değildi. Tarihî derinlikleri vardı. Coğrafî yaygınlığa sâhipti. En önemlisi büyük ve derin bir kültürün adı idi. Bu yüzden Arjantin’de Osmanlı coğrafyasından gidenler Los Türkos, Türk’tü. Avrupa’da bıraktıklarımız, Boşnak Arnavut, Gagavuz, Pomak, Türkmen Türk’tü. Kafkaslarda, Orta Doğu’da, Afrika’da ve elbette Asya’da Türkler vardı. Bin yılı aşan, hatta hilâfet ordusunu ve Tolunoğulları ve İrtişleri de hesaba katarsak bin iki yüz küsur yıllık, İslâm tarihi aynı zamanda Türk tarihi idi. Bu yüzden, Necip Fazıl’ın şeyhi olan Seyyid Abdülhakim Arvasî, “Ben ırken Türk değilim. Seyidim, Arabım. Ama dünyada üç Türk varsa biri benim, iki Türk varsa yine biri benim, tek Türk kalsa o benim” diyecektir. Yine ayni aileden Seyit Ahmet Arvasi’de Türk’ün bekâ ülküsü olan Türk milliyetçiliği fikrinin bir mensubu olacak ve ömrünü, kafasını ve kalbini bu düşüncenin yeni nesillerce benimsenmesine vakfedecektir.

         

                    Milliyetimizin ve devletimizin Kürtçülere hak vermek ve Kürtçülük değirmenine su taşımak için bu kadar tahribe kalkılmasının endişeye ve infiale sebep olması tabiidir. Üstelik, Kürtçülüğün yanlışlığının ve sebep olacağı tahribatın önüne geçmek veya buna tepki göstermek için, “bütün milliyetçilikler” denilerek Türk milliyetçiliğinin de hedefe oturtulmasına rıza gösterilemezdi. Türk Ocakları ve bütün aklıselim sahibi millet tepkisini muhtelif şekillerde ortaya koydu. Anayasa değişikliği çalışmalarını, fırsat bilerek Türklük aleyhine yürütülen kampanyalar, bir şekilde zayıfladı.

         

         

                        Önce Cumhurbaşkanı

         

                      Tartışmalara her kademeden insan katıldı. Ancak, devlet katında ilk berrak ifade Cumhurbaşkanı Muhterem Abdullah Gül’den geldi. Anayasa’dan Türklüğün çıkarılacağı endişesinin neticesinde, Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızların ne olacağı sorusuna verdiği cevapta şöyle demektedir:

         

                       “Sizin de bildiğiniz gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti binlerce yıllık kadim Türk Devlet geleneğinin mirasını devralmış, Cumhurbaşkanlığı forsunda ifadesini bulan büyük Türk Devletlerinin tarihî tecrübelerini bünyesinde mezcederek köklü bir medeniyetin üzerinde yükselmiştir. Yeni Anayasa çalışmalarının bu köklü tarihî miras çerçevesinde gelişeceği hususunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır”.

         

                         Cumhurbaşkanı, yine bir seyahat esnasında gazetecilerle yaptığı sohbette “Devlet Türk Devletidir, Millet Türk Milletidir. Vatandaşların tamamının Türk olması gerekmez diyerek doğru ölçüyü koymuştur.

         

                          Partiler de Anayasa değişiklik tekliflerinde, başlangıç kısmı ile ilgili bölümü Meclis Başkanına vermişlerdir. Buna göre üç parti, farklı ifadelerle de olsa milletin Türk milleti olduğunda mutabıktır ve bunun “Başlangıç” bölümüne girmesini istemektedirler.

         

         

                         Musibetten Hayır Doğacaktır

         

                         Belki, başlangıçta, milletimizin ve devletimizin ve hatta milliyetçiliğimizin bu ölçüde tartışılması, inkârı sinir bozucu olmuştur. Ancak, Saltanattan Cumhuriyete geçişte, tabii olarak isimlendirilen “Türk Milleti” ve “Türk Devleti” kavramlarının içi şimdi bu tartışmalarda dolmaktadır. Milletimizin ortak adının “Türk” olmasına itiraz edenler bile sonunda çaresiz kalıp, “yine tek birleştirici isim Türk’tür” demek ihtiyacı duymuşlardır. Bunda belki de gayrimüslim vatandaşlarımızın “Ben Türkiyeli değil, Türk’üm” demelerinin de etkisi vardır. Şimdi söylenen, “Türklüğe etnik bir mana yüklenmemesidir”. Zaten, Türk milliyetçileri hiç bir zaman Türklüğe etnik mana atfetmemişlerdir. Gökalp’ten itibaren ana damar milliyetçilik, Türklüğün bir kültür meselesi olduğunu, terbiye ile kazanılacağını belirtmişlerdir.

         

                        Bu vesile ile milliyetçiliğimizin hususiyetlerinin de yeniden hatırlanmasında fayda vardır. Milliyetçilik kavramı bize Batıdan gelse de hem millet hem devlet ve hem de milliyetçilik anlayışımız, oradaki teorilerle açıklamaz Bugün fikir hayatımızdaki bir kargaşanın sebebi de Batı literatüründen başka yerli hiçbir kaynağa bakmayan, dolayısıyla kendisinin cahili aydınların ve akademistlerin kafa karışıklığıdır.

         

                        Her zaman ifade ettiğimiz gibi Türk milliyetçiliği ayırıcı değil, kapsayıcıdır. Bir insanlık ve medeniyet ülküsüdür. Nitekim, Osmanlı Devleti döneminde, Türk Ocaklarının kuruluşunda ortaya konan bu hedef, 1949’da tekrar kurulurken “Türk Ocağı Yasası”nın ikinci maddesinde “Türk Ocağı’nın gâyesi; Türklüğün kuvvetlenmesine, yükselmesine çalışmak; millî harsın, bütün sahalarda gelişmesini temin etmektir. Türk Ocağı Türklüğün selâmeti ve saadetini, beşeriyetin müşterek selâmet ve saadetinde görür” şeklinde ifadesini bulmuştur.

         

                        Yine Türk Ocakları 100. yılını tamamlarken kendisine insanlığa yeni bir medeniyet tasavvuru sunmayı hedef almıştır.

         

                         Kısaca, önümüzde XXI. yüzyılı gerçekten Türk asrı yapacak fırsat vardır. Türklüğü artık yeniden tartışmaların odağına oturtmayacak şekilde tahkim ederek milletimizin ortak adı olarak kabulünün sağlanması imkânı vardır. Ancak bu, milliyetçilerin büyük bir heyecan, iman ve enerji ile ortaya koyacakları gayrete ve milletimizin müşterek geleceğini inşa için yapacakları öncülük kabiliyetine bağlıdır.

         


Türk Yurdu Haziran 2013
Türk Yurdu Haziran 2013
Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

Basılı: 15 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele