Kültür ve Medeniyet

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

                  Kültür ve medeniyet belki de birbirleriyle en fazla karıştırılan kavram çiftlerinin başında gelir. Bu, her iki kavramın ifade ettikleri vakıaların birbirleriyle olan yakın münasebetinden ileri gelmektedir. Meselâ kültürel açıdan geri vaziyette olan bir toplumun ileri bir medeniyet yaratması mümkün olmadığı gibi, medeniyet bakımından aşağı seviyede olan bir toplumda da yüksek bir kültür ortaya çıkamaz. Böyle bir topluma yüksek bir kültür aşılanamaz da…

                  Birbirine bu derece yakın, birbirleriyle bu derece münasebetli olması, bu iki kavramın birbirine karıştırılmasının da sebebidir. Ancak bu, farklı manalarda kullanılıp farklı vakıaları ifade edebilme hususu, bu kavramların zaafı değil, gücü olarak kabul edilmelidir.  

         

         

                  Kültür ve Medeniyet Kavramlarının Tarif ve İzahı

         

                  Kültür ve medeniyet, birbirinden kati surette ayırt edilemeyecek kadar benzer ve birbirleriyle irtibatlı kavramlardır. Onun için de bu iki kavramın, üzerinde herkes tarafından ittifak edilmiş birer tarifi bugüne kadar yapılamamıştır. Oxford Dictionary’nin verdiği bilgiye göre kültür, ‘colere’ mastarından gelen Latince ‘cultura’ kelimesinden türemiştir. ‘Bakmak’ veya ‘ihtimam göstermek’ manalarına geldiği gibi, ‘yüceltmek, pohpohlamak, çiftçilik’ manalarında da kullanılmaktadır. Cultura, Hristiyan yazarlarca ‘ibadet’ manasında kullanılmaktadır. Eski Fransızcada ‘couture’ iken sonra ‘culture’ olmuş. İngilizcede ‘tarım, toprağı işlemek, ibadet, zihnin, yeteneklerin, davranışların eğitimi’ manalarında kullanılmıştır (Meriç 1986: 38). Cemil Meriç de kültürü, ‘az veya çok kalıplaşan düşünüş, duyuş ve davranış tarzları’ olarak tarif ettikten sonra, kültürün belli kişileri hem objektif hem de sembolik olarak başkalarından ayrı bir topluluk haline getirdiğini belirtir (Meriç 1986: 44). AnaBritannica Ansiklopedisi’nde kültür, ‘insan türüne özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bu bütünün parçası olan maddî nesneler (AnaBritannica: 187) olarak tarif edildikten sonra aletler, teknikler gibi maddî ürünler de kültüre dâhil edilir. Ansiklopedide medeniyet (civilisation) de ‘insanın edindiği teknik ve toplumsal beceriler’ şeklinde tarif edilir (AnaBritannica: 189). Sosyolog Mac Iver de kültür ve medeniyet arasında esaslı bir farklılık olduğu kanaatindedir. Ona göre medeniyet, içtimaî teşkilât sistemlerini, tekniği, maddî aletleri ve vasıtaları içine aldığı gibi; seçim sandıklarını, telefonu, ticaret odalarını, demiryollarını, kanunları, mektepleri, bankaları ve bankacılığı da ihtiva eder. Kültür ise yaşayış ve düşünüş tarzımızda, günlük münasebetlerimizde, sanatta, edebiyatta, dinde, sevinç ve eğlencelerimizde tabiatımızın kendisini ifade etmesidir (Turhan 1997: 38). Böylece Mac Iver kültür ürünlerinin medeniyet ürünlerinden farklı olarak, yaratıcısının kimliğini taşıdığını ortaya koymaktadır ki, kültürün medeniyetten en ehemmiyetli farkı da bu olsa gerektir. İngiliz antropoloğu Edward Burnette Taylor ise kültür ve medeniyet arasında bir fark gözetmez ve tarif ederken ‘kültür ya da uygarlık bilgi, inanç, sanat, ahlâk, örf ve adetler ve toplumun bir üyesi olarak insanoğlu tarafından kazanılmış olan diğer alışkanlık ve yetenekleri de kapsayan karmaşık bir bütündür (Wells 1972: 37) der. Calvin Wells, Taylor’un bu tarifini naklettikten sonra da kendi tarifini verir. ‘Kültür, bir kuşaktan diğerine aktarılan bilgi ve kalıplaşmış davranış şekilleri birikimidir’ (Wells 1972: 37 ).

         

                  Kültür ve medeniyet meselesiyle Türk düşünce hayatında ilk defa ve ciddi olarak meşgul olan düşünür Ziya Gökalp’tir. Gökalp, kültür ve medeniyetin sahaları itibariyle ortak olduklarını, dinî hayat, ahlakî hayat, hukukî hayat, muakalevî hayat, bediî hayat, iktisadî hayat, lisanî hayat ve fennî hayat olmak üzere sekiz türlü içtimaî hayatın toplamına hars (Gökalp harsla kültürü kastetmektedir) adı verildiği gibi medeniyet de denildiğini ifade ederek, hars ve medeniyetin farklarının muhtevalarından değil kapsamlarından kaynaklandığını izah eder. Ona göre hars, yukarıda bahsi geçen içtimaî hayatların bir millet çerçevesinde toplamı iken, medeniyet aynı tarz hayatların beynelmilel çapta toplamıdır (Gökalp 1990: 25). Gökalp daha sonra bu iki vakıanın, meydana getirilişi açısından da birbirinden farklı olduğunu; medeniyetin ‘usul’ vasıtasıyla meydana getirilmesine karşılık, harsa dâhil olan şeylerin kendiliğinden ve tabiî bir surette meydana geldiğini söyler (Gökalp 1990: 26).

         

                 Kültür ve medeniyet hakkında buraya kadar verilen bilgilerden, bu iki vakıa hakkında en ayırt edici tarif ve izahın, Mac Iver ve Ziya Gökalp tarafından ortaya konduğunu görmekteyiz. Her iki tarifin belli unsurlarını birleştirerek daha net ve aydınlık bir ayrım yapmak mümkündür. Mesela Mac Iver’in kültür hakkındaki, “yaşayış ve düşünüş tarzımızda, günlük münasebetlerimizde, sanatta, edebiyatta, dinde, sevinç ve eğlencelerimizde tabiatımızın kendisini ifade etmesidir” şeklindeki tarifi, gerçekten de kültür unsurlarının ehemmiyetli bir yönüne işaret etmektedir. Bu açıdan bakılınca meselâ dil ve musiki birer kültür unsurudurlar. Çünkü bir İngiliz dili, Fransız dili, İtalyan dili vardır, ama bir Avrupa dili yoktur. Gene bir İslam veya Hristiyan musikisi yoktur ama bir Arap veya İran musikisi vardır. Dolayısıyla her iki unsur (dil ve musiki) da ait oldukları toplumların tabiatını aksettirir. Yani Gökalp’in kültürü millî olarak kabul etmesi de aslında onun bu, tabiatı aksettirmesinden dolayıdır. Gökalp’in harsa (kültüre) dâhil olan şeylerin tabiî olarak ve kendiliğinden meydana geldiği yönündeki kıstası açısından ele alacak olursak, dil bu kıstasa tam olarak uymaktadır. Gerçekten dillerin ne zaman ortaya çıktıkları belli olmadığı gibi, hangi safhalardan geçerek ortaya çıkıp geliştikleri yolunda da bir bilgi yoktur. Ama masa başında icat edilmedikleri muhakkaktır. Musiki hususunda ise bir ayırım yapmak gerekir. Meselâ Türk musikisinin halk musikisi bölümü aynen Gökalp’in dediği gibi kendiliğinden meydana gelir, belli bir yaratıcısı yoktur, anonimdir. Sanat musikisi ise usul vasıtasıyla meydana geldiği için medeniyete dâhil gibi görünebilirse de “tabiatımızı aksettirmesi” ve “millî” olması yönüyle o da kültüre dâhildir. Yani her ikisi de kendilerini ortaya çıkaran toplumların damgasını taşır ve onların adıyla anılır. Ama meselâ mimarî bir kültür unsuru olmasına rağmen, kendiliğinden ve tabiî olarak meydana gelmemektedir. Bu yönüyle Gökalp’in ikinci kriterine uyduğu gibi, tabiatımızı aksettirmesi ile de Mac Iver’in tarifine uymaktadır.

         

                 Dinin kültüre mi yoksa medeniyete mi dâhil edilmesi gerektiğinin cevabı, hangi dinden bahsettiğimize göre değişir. Meselâ Hinduizm, Antik Yunan ve Roma çoktanrıcılığı gibi, bir kurucusu veya tebliğcisi bulunmayan dinler birer kültür unsurudurlar. Çünkü tamamen o toplumların sosyal ve ekonomik yapılarının, ortak hassasiyetlerinin, insan ve ahlâk anlayışlarının bir ürünü ve ifadesidirler. Bunlardan Antik Yunan çok tanrıcılığının niçin bir kültür unsuru olduğunun cevabı da burada saklıdır. Onun da bir kurucusu yoktur. Tanrılar beşerî özellik ve zaaflarla donatılmışlardır. Meselâ aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite, kocası demirci tanrı Hephaistos’u savaş tanrısı Ares ile aldatmaktadır (Tekin 2004: 120). Yine bir başka tanrı Hermes (ki tanrıların babası Zeus ve Maria’nın oğludur) zanaatçılar ve tüccarlarla beraber hırsızların da koruyucusudur (Tekin 2004: 121). Ayrıca toplumda meydana gelen ekonomik ve sosyal farklılaşmaya paralel olarak neredeyse her zanaat ve faaliyet bir tanrının koruyuculuğuna verilmiştir. Hermes, zanaatçılar ve tüccarların koruyucu iken, Zeus’un kızı Athena akıl ve zanaat tanrıçasıdır. Zeus ve Leto’nun oğlu olan Apollon, güneş tanrısı olmasının dışında kehanet, müzik ve zanaat tanrısıdır, sürülerin ve çobanların koruyucusudur. Artemis ay ve av tanrıçası ve gençlerin koruyucusudur. Dionysos şarap ve bağ bozumu tanrısıdır vs. (Tekin 2004: 121). Bu kriterlere göre ele alınacak olursa Hristiyanlık ve İslamiyet birer medeniyet unsurudurlar. Çünkü ortaya çıktıkları toplumun kolektif bir ürünü olmadıkları gibi, o toplumların din, kültür, toplum ve ahlâk anlayışlarına da çok ters gelen prensipler ortaya koymuşlardır. Bundan dolayıdır ki her iki din de içinde doğdukları toplumlardan çok sert bir reaksiyon görmüşlerdir. Hele Hristiyanlığın karşılaştığı reaksiyon çok daha sert olmuş ve uzun sürmüştür. Yine her iki din de çok farklı kültürlerin hâkim olduğu toplumlara yayılmışlar ve onları bazı açılardan birbirlerine yaklaştırmışlardır. Nitekim Hristiyanlık Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkmasına rağmen esas olarak Avrupa’da yayılmış, Ortadoğu’daki yayılması ise sınırlı kalmıştır. Aynı şekilde İslamiyet de Ortadoğu’da Arap toplumu içinde doğmasına rağmen, Arapların dışında Türkler, İranlılar, Boşnaklar, Arnavutlar gibi birbirinden farklı kültürlere mensup toplumlar arasında yayılmıştır. Bu sebeple bir İngiliz kültürü, Fransız kültürü, İtalyan kültürü vardır, ama Avrupa’da ortaya çıkan medeniyet İngiliz, Fransız veya İtalyan medeniyeti değildir, Hristiyan medeniyetidir. Modern medeniyet de aynı şekilde Batı medeniyetidir. Gene bir Türk kültürü, Arap kültürü, İran kültürü vardır ama Ortaçağ’da meydana gelen medeniyet Türk, Arap veya İran medeniyeti değil, İslam medeniyetidir.

         

                

                 Kültür- Medeniyet Münasebeti

         

                  Kültür hayatın manevî cephesi ile alâkalı iken, medeniyet maddî cephesi ile alâkalıdır. Meselâ örf-adet, edebiyat, sanat, musiki, ahlâk normları ve dünya görüşü birer kültür unsurudurlar. Buna karşılık ev aletlerimiz, üretim sistemimiz, teknoloji vs. medeniyet unsurudurlar. Ancak bu iki vakıa birbirinden kopuk, birbirinden tamamen ayrı şeyler değildir. Her ikisi de birbirine tesir eder. Kültürdeki bir ilerleme, incelme ve gelişme (meselâ ilmî ve felsefî düşüncedeki gelişme) medeniyeti de geliştirebileceği gibi, teknolojideki bir gelişme de bizim dünyayı idrak ediş tarzımızı, insana bakışımızı, kendimiz hakkındaki değerlendirmemizi değiştirir. Ancak kültürel hayattaki bir gelişmenin medeniyet unsuru olarak hayata geçebilmesi, ancak maddî dünyada bir karşılığının bulunması ile mümkündür. Meselâ demokrasinin yerleşmesinin niçin ancak XX. asrın ortalarında mümkün olabildiğinin cevabı da burada saklıdır. İnsanlar arasındaki imtiyazları reddeden, köleliğe karşı çıkan görüşlere MÖ V. asırda Antik Yunan’da Sofistlerde rastlanmasına rağmen, hayata geçmesi için iki bin yıldan fazla bir zamanın geçmesi gerekmiştir. Çünkü üretim ekonomisine geçilmesinden XVIII. asrın sonlarına kadar geçen binlerce yıllık dönemde bütün toplumlar tarım toplumu (veya medenî toplum) idiler. Bu toplumların iktisadî hayatını karakterize eden, organik enerjiye dayalı geri bir teknik ve düşük verimli bir üretimdir. Ama bunlar aynı zamanda şehirli toplumlardı. Yani ziraî üretim dışında görülmesi gereken bir takım hizmetler vardı. Kalelerin, şehir surlarının, su kanallarının, tapınakların inşası; dinî, siyasî ve askerî hizmetlerin görülmesi, zanaatların ifası vs. gibi hizmetler, nüfusun bir bölümünün zirai üretimin dışında istihdam edilmesini gerektiriyordu. Bütün bu hizmetlerin mümkün olduğu kadar düşük maliyetle yapılması zarureti kölelik müessesesini doğurdu. Hatta köle işgücünün yetmediği hallerde vatandaş da angaryaya koşulmuştur. Mesela Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre Sırp Çarı Stefan Duşan kanunları, köylüye knezin yararına haftada iki gün angarya emrederken, Fatih Kanunnamesinde bu yükümlülük yılda üç gündür (Ortaylı 2007: 119). Yani Müslüman toplumlarda da hem kölelik hem angarya vardı.

         

                  Toplumlardaki siyasî ve sosyal ortamla kültürel hayat arasında da yakın bir münasebet vardır. Siyasî faktör kültürün muhtevasına değilse bile, mahiyetine tesir eder. Siyaseten güçlü toplumların kültürleri de dışa açık ve müsamahakâr olur ve başka kültürlerle alışverişinde rasyonel ve seçici davranır. Kendisinden zayıf toplumlardan faydalı gördüğü kültür unsurlarını almakta tereddüt etmez. Meselâ Romalılar, Yunanistan’ın siyasî istiklaline son verdikleri halde, Yunan felsefesini tevarüs etmişlerdir. Gene Yunan çoktanrıcılığı da Roma’nın dinî düşüncesine tesir etmişti. Siyaseten zayıf toplumlar ise, güçlü toplumlarla olan münasebetinde aynı rasyonellik ve seçiciliği göstermez, güçlü toplumlardan ne bulurlarsa alırlar. En çabuk ve kolay alınan şeyler de izahı ve anlaşılması kolay şeylerdir. Erol Güngör’ün büyük bir isabetle belirttiği gibi, ‘bir kültürden öbürüne en kolay ve kısa zamanda intikal eden unsurlar, iletişimi en kolay olanlardır. En kolay iletilenler ise doğrudan idrak edilen nesneler yani maddî unsurlar ve davranışlardır. Bir takım teknikler –ekmek pişirmekten otomobil imaline kadar- ve davranışlar kültürün dışa vurulan ifadeleri olmak itibarıyla çabuk idrak edilir ve çabuk öğrenilir.’ Güngör devamla, bunların kültüre ait açık ifade şekillerinden ibaret bulunduğunu, kültürün kendisi olmadığını belirtmektedir (Güngör 1980: 12). Gerçekten de kültürün tezahür şekilleri olan maddî unsurları değil de onların gerisindeki manevî unsurları almak çok daha zor ve uzun zaman isteyen bir şeydir. Bu bir yerde, toplumun kültür yapısının, dünya görüşünün değişmesi demektir, bir zihniyet değişikliğidir ki, asırlık bir hadisedir.

         

                 Sosyal hayattaki huzursuzluk ve toplumdaki kaos hali de kültürün mahiyetine, bazen muhtevasına tesir eder. Daimi olarak savaş halinin yaşandığı, sefalet ve emniyetsizliğin hâkim olduğu devrelerde, dünyayı horlayan düşünce ve felsefeler öne çıkar, ferdî ve içe kapalı hayat tarzları yaygınlaşır. Toplumlar bu dünyada bulamadıkları huzur ve saadeti metafizik âlemde aramaya başlarlar. Nitekim Platon’un, dünyayı idealar âleminin bir yansıması, kopyası olarak gören, dünyayla alâkalı hiçbir tecrübi bilgiye gerçeklik tanımayan ‘idealist’ felsefesini kurduğu devrede, daha o doğmadan başlayan Peloponnes Savaşı (431-404)’nın ilk yıllarında patlak veren veba salgını yüzünden Atina halkının yaklaşık olarak dörtte biri ölmüş (Freeman 1996: 281), uzun süren bu savaştan da mağlûp çıkması ile Atina siyasî ve iktisadî olarak çökmüştü. Atina’nın bu kaotik vaziyeti, Platon’un felsefesinde, fertlerin hayatına, her saha ve safhasında müdahale eden, cemiyeti, kontrol etmenin de ötesinde yönlendirip biçimlendirmeyi hedefleyen katı bir ‘totalitarizm’ olarak ifadesini bulmuştu. Nitekim Platon, idealize ettiği sistemde, kimin kiminle evleneceğine, toplam kaç çiftin aile kuracağına devletin karar vermesini, çocukların ailelerinden alınıp özel bir kurul marifetiyle bakılıp yetiştirilmesini istiyordu (Eflatun 1980: 148). Dünyayı horlayan düşünce tarzını MS 70-90 yılları arasında yazılan İncillerde de görmekteyiz. Hristiyanların dayanılmaz eziyet ve işkencelere maruz bırakılması, onlarda refah ve huzur umudunu yok etmiş ve yaşama azmini azaltmıştı. O sebeple de İnciller baştan sona, refahı, zenginliği, dünyayı horlayan ifadelerle doludur.

         

                 Hayatın manevî nizamı olan kültürün farklı unsurları vardır. İlk olarak, gündelik hayatımızı, başka insanlarla ve topyekûn cemiyetle münasebetlerimizi düzenleyen örf-adetler kültüre dâhil olduğu gibi, gerçeğe bakışımızın ifadesi olan felsefi düşünce, güzeli ifade eden sanat, siyasî rejimimizin kaynaklandığı insan ve cemiyet anlayışımız kültüre dâhildir. Kültürler arasındaki münasebetlerde bu unsurlar başka kültürlere geçebilir. Bunlardan, meselâ felsefî düşünce, başka bir kültüre geçtiğinde o kültürün karakterine tesir edebilir. Keza insan ve cemiyet hakkındaki anlayışlar da başka kültürlerde müspet fonksiyon icra edebilir. Ancak örf-adetlerin başka kültürlere geçmesi aynı fonksiyonu icra etmez. Çünkü örf-adetler toplumların geçirdiği tarihî tecrübeler, mensubu bulundukları dinî ideoloji ve yaşadıkları coğrafyanın karşılıklı tesirleşmesi neticesinde ve uzun asırlar boyunca meydana gelir. Bu hususta Antropolog Calvin Wills’in düşüncesi de dikkate değerdir. Ona göre önemli mesafeler İngiliz kültürünü Eskimolarınkinden, Güney Afrika Buşmenlerinden ve Malakka ormanlarının Semanglarından ayırır, oysa komşumuz Fransızlar, birkaç önemli farka (dil gibi) ve pek çok ufak tefek ayrılığa rağmen (yemek tarzı, para sistemi gibi) İngilizlerinkine benzeyen bir kültüre sahiptir (Wells 1972: 37). Gerçekten de aynı coğrafyada yaşayan toplumlar geçim tarzları, beslenme alışkanlıkları, mekânı kullanma tarzları itibariyle birbirlerine benzeyen özellikler gösterirler. Bu da onların kültürlerini benzer hale getirir. Nitekim Orta Asya Türk toplumlarıyla Anadolu Türkü arasında kültürel bakımdan ehemmiyetli farklar vardır. Çünkü dinleri, dilleri ve etnik menşe’leri aynı olmasına rağmen, yedi asır birbirinden ayrı coğrafyalarda yaşayan bu toplumlar, neticede kültürel bakımdan birbirlerinden farklılaşmışlardır. Hâlbuki Anadolu’da yaşayan farklı etnik grupların meselâ Kürtlerin ve Arapların Anadolu Türk’üyle kültürel farklılığı yok gibidir. Çünkü bin yıla yakın bir müddetten beri bir arada yaşayan, ortak düşmanlarına karşı beraberce mücadele eden, felâketlerin acısını beraber çeken bu topluluklar, zevkleri, hassasiyetleri ve örf-adetleri itibariyle birbirlerine oldukça yaklaşmışlardır.

         

                 Bir kültürü zenginleştirip geliştiren en ehemmiyetli faktörlerden birisi hatta birincisi, farklı kültürlerle temastır. Başka toplumlardan denizler, çöller ve sarp dağlarla ayrılıp izole olmuş toplumların en geri ve azgelişmiş toplumlar olması tesadüf değildir. Başka kültürlerle teması sağlayan unsurların başta geleni ise, bilhassa ilk, orta ve yeniçağlarda ticarettir. Nitekim Hristiyan medeniyetinin kaynaklarından olan Antik Yunan medeniyeti de gelişmiş bir ticarî hayata sahip, farklı kültür ve medeniyetlerle temas halinde olan bir toplumda ortaya çıktı. Bu temaslar neticesinde MÖ 600’lü yıllarda Yunanlılar mimarî ve heykeltıraşlıkta Mısır’ın tesirinde kalırlar (Freeman 1996: 120). Yine aynı devrede Yunan dünyasının en gelişmiş bölgesi olan İyonya’da ve bu bölgenin de en gelişmiş şehri olan Miletos’ta felsefe ve ilk filozoflar ortaya çıktı. Demek ki gelişmiş bir ticarî hayat ve farklı kültürlerle temas, kültürel gelişmenin en ehemmiyetli şartlarındandır. Nitekim Rönesans hareketi de ticaret yollarının kavşağında bulunan İtalyan kent devletlerinde ortaya çıktı. Bu coğrafî mevkileri onları farklı kültürlerle temasa getirdi ve ortaya bir sentez çıkarma imkânı buldular.

         

                 Kültürel temasın toplumların ilerlemesinde oynadığı rolün ehemmiyetine İngiliz tarih felsefecisi Arnold Toynbee de dikkat çeker. Ancak Toynbee’nin temastan kastettiği, toplumlar arasındaki temas değil, toplumlarla yaratıcı kişiler arasındaki temastır. Ona göre ‘taklit’ (mimesis), insanî ilerlemeler ortak amacının yolunda öncü olan ve izleyicilerine yol gösterebilen yaratıcı kişiliklere yöneliktir. Mimesis’in böyle ileriye, geleceğe yöneldiği toplumlarda ‘görenek’ parçalanır, toplum değişen ve büyüme yolunda dinamik bir hareketlilik kazanır (Toynbee 1978: 91-92). Yani Toynbee, toplumların yaratıcı şahsiyetleri taklit etmesinin, onları geliştirip ileriye götürdüğünü belirtmektedir.

         

                  Toynbee’nin, toplumlara yaratıcı şahsiyetlerin yol gösterdiği iddiası bütünüyle yanlış değildir. Nitekim tarihte vuku bulmuş büyük dönüşümlerin hepsine de bu yaratıcı şahsiyetler öncülük etmişlerdir. Filozoflar, peygamberler, âlimler, sanatkârlar, devlet adamları vs. Her ne kadar ortaya çıktıkları toplumun kültürel, sosyal ve siyasî yapı ve şartlarından tecrit ederek açıklayamazsak da gene de bu şahsiyetlerin toplum üstü ve istisnaî fertler oldukları inkâr edilemez. Teknolojinin gelişmediği, ulaştırma ve haberleşmenin organik enerjiyle sağlandığı medenî toplum (tarım toplumu) çağlarında toplumlar ve kültürler arasındaki temas, normal şartlarda bu yaratıcı şahsiyetler vasıtasıyla sağlanıyordu. Ancak, kitle halindeki hareketler; göçler, savaşlar ve fetihler de toplumları kültürel yönden temasa geçirip, onlarda kültür değişmesine yol açabilir. Meselâ barbar akın ve istilâları sadece Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkmakla kalmadı, barbarların da kültürel yönden değişip dönüşmelerini sağladı. Barbarlar Hristiyan oldukları gibi, beşerî ve kültürel açıdan bütünüyle farklı bir coğrafyada, sadece kültürel yönden değil, etnik olarak da değişime uğradılar. Nitekim Gumilev de Avrupa halk topluluklarının bu etnik kompozisyonu hakkında verdiği bilgide, ‘bugünkü İngilizler Angleler, Saksonlar, eşlerini savaşlarda kaybeden Kelt kadınları, Danimarkalılar, Norveçliler, Anjou ve Poitou’dan gelen Batılı Fransızlardan oluşmuş karma bir etnostur’ (Gumilev 2003: 192), demektedir. Gumilev bu bilgiyi verdiği eserinde, Finler ve İspanyolların da aynı şekilde farklı etnik unsurların karışımından meydana geldiklerini ifade eder.

         

                 Medeniyetin de kültürün değişip gelişmesinde rolü vardır. Hristiyan ve İslam medeniyetleri gibi dinî rengi belirgin olan medeniyetlerde bu rol daha da geçerlidir. Bu medeniyetlerde dinler, umumî olarak kendi dairelerindeki toplumlarda bazı ortak davranış kalıpları meydana getirirler. Ancak kültürün özü aynı kalır, yani millîlik vasfı değişmez. Kültürün özü itibarıyla da değişmesi, ancak topluma derinden tesir eden ve onu bütünüyle dönüştüren maddî ve manevî faktörlerin bir araya gelmesi ile mümkündür. Göç veya fetih neticesinde anavatanını değiştirmek, ayrıca yeni bir dinin dairesine girmek, toplumlarda köklü bir kültür değişmesine yol açabilir. Farklı kültürlerle temas, yeni dinin telkin ettiği insan, toplum ve dünya anlayışı, yeni bir insan-tabiat münasebeti bu dönüşümü gerçekleştirebilir. Meselâ Anadolu Türkü ile aynı etnik menşe’den gelen Bulgarlar, Avrupa’ya gidip Hristiyan olduktan sonra sadece bu yeni medeniyet dairesinde topyekûn bir kültür değişmesi geçirmediler, aynı zamanda etnik özelliklerini de kaybedip, Slavlaştılar. Aynı şey Müslüman olan Boşnaklar için de bahis mevzuudur. Sırplarla aynı menşeden, Slav ırkından gelmelerine rağmen, Sırplardan çok Osmanlılara, Osmanlı Türk’üne benzerler. Çünkü onlar da Hristiyanlığı bırakıp İslamiyet’i kabul etmişlerdi. Ama Bulgarlar gibi etnik yönden de dönüşüme uğramadılar. Çünkü anavatanlarını değiştirmediler.

         

                 Netice

         

                  Buraya kadar yapılan izahattan sonra söylenebilecek olan şudur: Kültür ve medeniyet insan olmanın da toplum olmanın da icaplarıdır. Her ne kadar birbirleriyle karıştırılırsalar da gene de bu kavramların yalnız biriyle ifade edilebilecek birçok vakıa vardır.

         

                  Kültür ve medeniyetten kültürün hayatımızın manevî nizamı, medeniyetin ise maddî cephesi ve nizamı; kültürün millî, medeniyetin ise milletlerarası olduğu ya da medeniyetin ancak kültürün bir tezahür şekli olarak telâkki edilebileceği gibi açıklamalar, bu iki kavramı tahlil etme ve anlamada faydalıysa da gene de bunların zaman zaman birbirine karıştırıldığı, birbirinin yerine kullanıldığı görülür. Bu karıştırma da tabiî karşılanmalıdır. Zira neticede iki kavram da insan toplumlarıyla, toplumların düzeni, mutluluk ve refahıyla alakalıdır. Onun için de gene de yukarıdaki ayrımları kültür ve medeniyetin tahlilinde dikkate almak, bu kavramları açıklamakta bize yol gösterici olabilir.


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele