Ölümünün Otuzuncu Yılında Sanat ve Tefekkür Adamı Olarak Necip Fazıl’ın Portresi

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

        Necip Fazıl; şairliği, yazarlığı ve hatipliğiyle tanınmış bir şahsiyettir. O, iman ve aksiyon adamıdır. Kendisine Sultanü’ş-Şuarâ unvanı verilmiş ve başarılı şair oluşundan ötürü, Türkiye’nin Baudelaire’i kabul edilmiştir. Türk-İslâm sentezi için çalışan, millet, din, tasavvuf ve tefekkür hayatımız üzerine fikir çilesi çeken büyük bir dâva adamı ve mütefekkirdir. Doğu ve Batı kültürüne vâkıf, millî değerlerin takipçisi, Batı tefekkürünü ve İslâm tasavvufunu bilen, maddî ve manevî değerlerine bağlı kalan bir sanatçı ve düşünürdür.

         

        Yazımızda, onun ana çizgileriyle hayat kronolojisi, fizikî, ruhî, edebî ve siyasî portresi çizilmeye çalışılacak; onun şair, yazar, hatip, dâva adamı, mütefekkir yanı, kimi zaman polemikleriyle birlikte, kimi zaman da Büyük Doğu ve İdeolocya Örgüsü doğrultusunda verilecektir.

         

         

        Hayat Kronolojisi

         

        Necip Fazıl, 26 Mayıs 1905’de İstanbul Çemberlitaş’taki bir konakta dünyaya gelir. “Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri” hikâyesindeki mekân bu konaktır. Babası Abdülbaki Fâzıl Bey, anası Mediha Hanım’dır. Babası, Hukuk mektebini bitirmiş, büyük babası Mehmed Hilmi Efendi İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisliği yapmıştır, itibarlı ve varlıklı bir kişidir. Büyük babası Dulkadir (Zülkadir) Oğulları’na bağlı Kısakürekler sülâlesine mensuptur. Kısakürek soyadını bu yüzden almışlardır. Necip Fazıl, çocukluk yıllarını konakta dadılar, mürebbiyeler, lalalar arasında geçirmiştir. Necip Fazıl, anasına karşı derin bir sevgi besler. Müslümanlıkta onu örnek bir insan olarak görür. “Allahın, bende yarattığı birçok hususiyeti, annemin yolundan verdiğine inanıyorum” (O ve Ben, s.77) der.    

         

        Eğitimine sırasıyla Gedikpaşa’da bir Fransız mektebinde, ardından bir Amerikan mektebinde, Büyükdere Emin Efendi Mahalle Mektebi’nde, Büyük Reşit Paşa Nümûne Mektebi’nde, Vaniköy Rehber-i İttihad Mektebi’nde devam eder. On iki yaşına kadar roman okuma tutkusu vardır. Şiiri, sanatın sultanı olarak görür. Heybeliada Nümûne Mektebi’ni bitirir; Heybeliada’daki Bahriye Mektebi sınavlarına girer; Birinci Dünya Harbi’nin sonlarına doğru “Mekteb-i Fünûn’u Bahriye” öğrencisi olur. Şiire burada başlar. Mektepte lakabı “Şair”dir. “Büyükbabamın Ölümü” isimli bir yazısıyla edebiyat öğretmeninin takdirini kazanır ve sonra şiire başlar. Üç yıl okuduğu bu okulu, eğitim süresi bir yıl uzatıldığı için, bitirmeden ayrılır. Bu devrede Aksekili Ahmet Hamdi Efendi, Yahya Kemal, Hamdullah Suphi hocalarıdır, edebiyata karşı ilgisi böylece başlamış olur. İbrahim Aşkî Efendi sayesinde tasavvufa yönelir.

         

        Necip Fazıl, felsefe öğrenimi görmek üzere Paris’e gider. Paris’te kendini bohem hayatına kaptırır. 1924-1925 yıllarında çilelerin en can yakıcısıyla yüz yüze kalır. Kumara burada başlar; aylarca Paris’in gündüzünden habersiz bir gece hayatı yaşar. “Şiirimdeki özenme, tasavvufî eda ve Anadolu şiirinin “Koşma” şekline bağlı iptidai hassasiyet de gittikçe silinip yerine dipsiz bir korku, sınırsız bir gurbet duygusu, devamlı bir ihtilâç, vecdini kaybetmiş büyük şehirlerin boğucu kâbusu geçti” (Kısakürek, O Ve Ben, İst., 1984, s. 64-65) diyen üstat, hâliyle öğrenimini aksatır. Millî Eğitim Bakanlığı, yaşadığı hayat yüzünden tahsisatını keser. Bu yüzden yurda dönmek zorunda kalır. Karaköy’de “Felemenk Bahr-i Sefid Bankası” isimli Hollanda bankasıyla, Ceyhan’da Osmanlı Bankası’nda çalışır. At merakı ve sevdası Ceyhan’da doruk noktaya ulaşır. Cemile adını verdiği atıyla ilgilenir. Çalıştığı iş yerlerinden ayrılıp, İstanbul’da Bâbıâli’ye kucak açar. Abdülhak Şinasi, Süleyman Nazif, İsmail Habib, Mithad Cemal, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, İzzet Melih, Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim’lerin toplanıp sohbet ettikleri lokalde bir araya gelirler.

         

        İş Bankası’na, Umum Muhasebe şeflerinden biri olarak, Ankara’ya gider ve dokuz yıl burada çalışır. Ankara yıllarında Ali Mümtaz, Yakup Kadri, Falih Rıfkı gibi sanatçılarla sık sık bir araya gelir, İstanbul Pastanesi’nin müdavimleri olan edebiyatçılarla kaynaşır. İstanbul’da 1934 yılında bir vapur yolculuğu esnasında kendisine verilen bilgi çerçevesinde, Beyoğlu Ağacamii’nde cuma günleri vaaz veren Abdülhâkim Arvasi Hazretlerini, ressam Abidin Dino ile dinleme imkânı bulur ve hayat akışı değişmeye başlar. 1934-1943 yılları arası mürşidine bağlı olarak hayatını sürdürür. Bankadaki görevinden istifa edip İstanbul’a gelen Necip Fazıl, Abdülhâkim Efendi Hazretleri’ne hudutsuz bir aşk ile bağlanır. Bu devrede, iki şiir kitabından sonra piyes, fikir, tetkik, dâva ve tez karakterli kırk-elli kadar eser verdiği görülür. 1942 yılından itibaren verdiği mücadele ve dava yolunda yepyeni bir gençlik yetiştirmeye çalışır. Yurdun dört bir yanında konferanslar vermeye başlar ve çok etkili olur. “Büyük Doğu ideolocyası işte bu gençlere mahsus bir kafa ve ruh planı olarak örgüleştirilir” (O Ve Ben, s. 245). 1943 yılında şeyhinin ölümü üzerine ikinci buhran dönemini yaşar. Bu dönemine ilişkin duygu ve düşünce yoğunluğunu “Senfoni” (Çile) şiirinde dile getirir:

         

         

        Ensemin örsünde bir demir balyoz;

        Kapandım yatağa son çare diye.

        Bir kanlı şafakta bana çil horoz,

        Yepyeni bir dünya etti hediye. (Çile, s.17).

         

        Necip Fazıl, bu yeni dünyaya ilişkin düşüncelerini ve değişimi şöyle ifade eder: “ (…) Şu kadar yıllık kâinat, gözüme, bütün yaftalanmış, raflara dizilmiş, istenmeden herkese dağıtılmış ve sorulmadan miğdelere indirilmiş hakikatleriyle yeni baştan ve teker teker gerçekleştirilmeye muhtaç göründü” (O Ve Ben, s.101). Dipsiz bir kuyuda,  öz ağzından kafatasını kusarcasına, Allah’ın gölgesini gördüğünü söyler ve her şeyi kaybedip Allah’ı kazandığını belirtir. Ruhunda Allah’ı bulmak üzere, sonsuza açılan bir yolun yolcusu olur. Artık Necip Fazıl için “Allah’tan başka her yakınlık temelsiz bir vehimden ibaret”tir.     

         

        Abdülhâkim Arvasi Hazretleri’nin rızasını almak suretiyle, Babanzadelerden Neslihan Hanım’la evlenir; bu evlilikten Mehmet, Ömer, Ayşe, Osman ve Zeynep adlarında beş çocukları olur. 1943 yılında gazetedeki fıkra yazılarına ve Yüksek Mimarî Şubesi’ndeki derslerine devam eder. 1942-1943 kışında Erzurum’da ikinci askerlik görevini yerine getirir. Daha sonra, askerliğinin hocalık dolayısıyla eksik kısmını tamamlamak üzere, Isparta’nın Eğirdir kazasına gönderilir. 1944 yılının bütün yaz mevsimi boyunca burada kalır; sonra eşini İstanbul’a gönderir. Naklini İzmit’teki Kolordu Karargâhı’na yaptırır. 1944-1945 kışını İzmit’te, küçük bir odada ibadet ve çile ile geçirir. 1940’tan itibaren Büyük Doğu dergisi aralıklarla defalarca kapatılır ve yayın hayatına devam eder; Büyük Doğu’daki yazıları sebebiyle mahkemelik olur ve 1943-1965 yılları arasında, aralıklarla cezaevlerine girer. Necip Fazıl, 1943-1964 yılları arasında, “sekiz defa da hepsi üç yıl altı ay yirmi gün hapis hayatından söz eder; maddî ve manevî çileye katlanır. 1949’da haftalık gazete olarak çıkan Büyük Doğu; 1951 yılında günlük gazete; 1954’te mecmua; 1956 yılında da tekrar günlük gazete olarak 1978 yılına kadar yayın hayatını sürdürür. Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Şubesi’ndeki hocalığından; Hasan Âli Yücel’in emriyle atılır. 25 Mayıs 1983’te Erenköy’deki evinde vefat eder.

         

         

        Fizikî Portresi 

         

        Hakkı Süha, Necip Fazıl’ı şöyle tanıtır: “Güneşten yeni yanmış gibi renkli, esmere yakın bir ten. Yüzünün sol tarafında, sinirli bir çizgi şimşeklenişi vardı; yüz kenarlarında sık sık ince kırışıklıklar toplanıp dağılıyordu. Kumral gözlerinde, dalgın bir şair bakışından çok, bir fikir perisinin mağrur aydınlığı parlamakta idi” (Yeni Mecmua, S:57).

         

        Halim Yağcıoğlu, “Mahsun bir yüzü vardır. İnce çizgilerin çevrelediği yüzü, arada bir partiyle hafifçe oynayan adaleleri nârin yapısı içindeki vakarı, onun bir sanatçı olduğunu gösteriyordu.” diyor (Necip Fazıl Kısakürek, Çağrı, S: 83, 1964). Onun en tipik yanı, yüzünde görülen tikidir. İnce ve düz bıyıkları ile yüzünün kırışıkları ilk dikkat çeken görüntüsüdür.

         

         

        Ruhî Portresi

         

        Necip Fazıl, öğrencilik yıllarında mektebin camiindeki minareden sabah ve yatsı ezanları okunurken yatağından doğrulup, eliyle başını kapatır ve anlatılmaz bir haşyet (korku) duygusuna kapılır ve “Allah”ı baş meselesi olarak görür.

         

        En büyük zaaflarından biri kumara olan düşkünlüğüdür, Beyoğlu’nda bir kumarhanede kumar oynarken yakalanmış olması, gazetelere intikal etmişti; bu yüzden karşıt görüşteki yayın organlarında “Süper Mürşid!” ismi takılarak karikatür ve alay konusu olmuştur. Şair, kumar konusundaki düşüncelerini şu şekilde ortaya koyar: “İşte felâketim!.. Kendimden kaçmak ve içimdeki sabit fikirleri uyutmak için bende ilâç haline gelen gebertici zehir… Beni çürüten, şahsiyetimi lif lif yolan, dış hayata ve cücelere karşı müdafaalarımı tek tek düşüren bu zehir, şeytanın içime girmek için ruh kalemde açtığı en korkunç gedikti. Paris’ten getirdiğim ve ilk gençlik, gençlik, olgunluk, hattâ ihtiyarlık çağına kadar kendimi su ve ekmek ihtiyacından fazla kaptırdığım arada bir büyük davranışlar ve dövünmelerle arka çevirip tekrar ağına tutulduğum bu zehir (…) Bir ukde yaşıyordu ruhumda…” (O Ve Ben, s.74). 

         

        Üstadı yakından tanıma imkânı bulmuş olan Kadir Mısıroğlu, onun yayın hayatındaki zaaflarından söz eder (Mısıroğlu, 1983, s.25). Mizacındaki aşırılık ve hayatındaki tezatlar, yakın çevresinde hayretle karşılanır. Onun ruh hâli, “medcezir” hâlindedir; öfke ve pişmanlık iç içe yaşanır. “Katlanılması zor adam”ın dâvası ile davranışları arasındaki tezat, sevenlerini üzmüştür (s. 28). Mısıroğlu, onun kimseye bir şey öğretmek için çaba göstermediğini, “İçindeki canavarı tatmin için konuşacak ve yazacak, siz de bunlardan kendi kendinize ne öğrenirseniz öğrenecektiniz!” der (s. 34).

         

        Ergun Göze’nin değerlendirmesiyle o kumarda da “Gaibi kurcalayan çilingir” diye tarif ettiği şâir tarafıyla kâğıtlara sarılıyor, maça kızının mecnunu oluyor bu şekilde kendisine “Hasta Kumarbaz” diyordu (Üç Büyük Mustarip, s.141). Necip Fazıl, anlaşılması ve anlatılması zor bir adam olarak nitelenir. “İslâmî cemaatin müşterek ruhu, karakteri, öfkesi, sesi, liyâkat ve kifâyeti” kabul edilir (s.62). “Paraya ve ona bağlı olarak kumara düşkünlüğü, öfkesi, kendine güveni, azim ve cesareti, bencillik duygusundan kaynaklanır” (s. 63). Eli açık cömert bir insandır. Ödünç aldığı parayla bile yemek yerken, bonkörlüğü elden bırakmaz, garsona bahşiş vermekten geri kalmaz.

         

        “Öfke ve mübalağa mizacının temel” taşlarıdır (s.64). Burhan Belge’ye göre, “Necip Fazıl, majiskül harfleri ile yazılmış bir “ben”dir.” (s.67). Cemil Meriç’ göre ise, “Üstad, kanatlarının ihtişamından yere konamayan bir tavus kuşunu andırıyor.” (s.67). Üstad, coşkun imanını, muhayyile kudretinden alır; “hayal gücü, ufuklara isyan eden bir küheylan gibi”dir; “Hayal iştihası ve tecessüsü okyanus gibiydi” (s.67).

         

        Necip Fazıl, sabırsız bir insandır, “her an yayından fırlamaya âmâde bir ok gibiydi. Rûhunun derinliklerinden fışkıran bu acelecilik yaygın ve dâimi bir öfke ile birlikte O’nun sâdece temel düşünce ve davranışlarına değil, hayatının tamamına hâkim olan bir hûsusiyetti.” (s. 68-69). Makul sayılmayacak, hallerinden dolayı, “Deli Necip” diye söz edilen üstâdın, ruhî ve manevî bakımından bir takım temel sâikleri olduğu belirtilir.” (s. 69). Kendisinin mamutlar gibi nesli tükenmiş bir varlık olduğuna inanır. En belirgin özelliği, mübalağa ve gözü karalıktır. Heyecanlı, hareketli ve sıkıntılı bir hayattan hoşlanır; hayal dünyasının gerçeklerine doğru koşmayı sever. Rasim Özdenören, Necip Fazıl’ın, konuşma ve sohbetlerini renkli ve nükteli bulur; yüceltme ve aşağılamalarında aşırılığa kaçtığını söyler. Gündelik konuşmalarında bile bir hitabet havası bulunduğunu, çevresinde pek çok insan bulunmasına, evinin kapısının ziyaretçilerine her an açık olmasına rağmen, kendisini her zaman yalnız ve anlaşılmamış hissettiğini belirtir. Gençlik arkadaşlarının hiçbiriyle ruhî bir ortaklık kuramadığını ve sürekli kendi beniyle beraber olduğunu ifade eder (Rasim Özdenören, , s.20-21) .

         

        Mısıroğlu, “Necip Fazıl Bey’in hayat ve şahsiyetinin temel ve fârik vasfı nasıl “benlik” ise san’atının da “tecrid”di” der (s. 73). Onun cesaret ve nefse itimad, benlik’ten mübalağacılık ve hayalperestlik’te “tecrid” kudretinden kaynaklandığını öne sürer (s. 74). “Benlik ve tecrid’in şu ölçüsüz hâkimiyeti, kendisinde iradî bir kontrolü imkânsız kıldığından O, her vesile ile kükremekten ve mâverâi beyanlarda bulunmaktan kendini alıkoyamıyordu” der (s.74). Benlik ve tecrid kuvvetinin ona mücadelesinde kullanılmak üzere, bahşedilmiş birer mevhibe olduğunu söyler. Benlik ve tecrid’in onda yerine göre zaaf ve kusur, yerine göre kudret ve meziyet olarak tezahür ettiği görülür.

         

        Üstadın parlak bir zekâya sahip çok zeki bir insan olduğu, en belirgin özelliklerinden biridir; aptallığa tahammülü yoktur. Arvasi Hazretleri, Necip Fazıl’da zekâ ve muhabbettin ifrât halinde olduğunu belirtir; “Keşke bu kadar zeki olmasaydın” der (O Ve Ben, s.187). Geçimsiz bir insandır, aşağılığa tahammülü, aşağı yukarı kavga etmediği bir dostu yoktur. “Yazılarını makine ile değil, elle dizildiği devirlerde, bir yazısında o kadar çok “ben” demiştir ki, mürettibin yazısı kasasında b,e,n harfleri kalmamıştır” (Göze, s.12). Gürültücü ve dinamik bir şekilde konuşur. Necip Fazıl, ruhunun çektiği idrak çilesini, Senfoni adını verdiği şiirinde olduğu kadar, Bir Adam Yaratmak adlı tiyatro eserinde de dile getirilir.

         

         

        Edebî Portresi

         

        Edebiyat dünyasına “Yeni Mecmua”da (1 Temmuz 1923) yayımlanan “Kitabe” şiiriyle girer. Aruzla hece vezni arasında bocalar, fakat tercihi heceden yanadır. Yazdığı şiir ve hikâyeleriyle edebî çalışmalarına devam eder. “Örümcek Ağı” (1925), “Kaldırımlar” (1928) ilk şiir kitaplarıdır. Edebiyatımızda “Kaldırımlar şairi” olarak anılmaya başlar. “Kaldırımlar “Mustarip fikir prensinin, çilekeş (entelektüel) şiiri… Yirminci asır entelektüeline bağlı ruhunu ve gayesini yitirmiş bir cemiyette bunalımlar yaşayan öncü kişiliğin şiiri (…)”dir (Bâbıâli, s.20). “Ben Ve Ötesi” (1932) şiir kitabıyla yoluna devam eder. Necip Fazıl, saf şiirin bizde en büyük ustaları olarak Yunus Emre, Bâki, Fuzûlî ve Şeyh Galib’i görür.

         

        “Kısakürek, Türk halk şiirini, mistik tekke şiirinin herkese açılmayan kapılarından rahatça, başka bir rüzgârla geçmiş, Batı şiirinin havasını da taşıyan mısralarında madde ve ruh felsefesini kendi açısından en güzel bir dil, en mükemmel bir form ve tadına doyulmaz bir ahenk içinde vermiştir.” (Ediboğlu, 1969).

         

        Necip Fazıl, edebiyatımıza şiir, hikâye, roman, tiyatro; deneme, fıkra ve makale türlerinde- siyasî ve sosyal makalenin yanında, tarihî, dinî ve tasavvufî incelemeler- kazandıran bir sanatçıdır. Bu çalışmalarından dolayı Kültür Bakanlığınca “Büyük Kültür Armağanı” (1980) ile ödüllendirilir. Türk Edebiyatı Vakfı, kendisine “Sultan’üş- Şuarâ” unvanı verir (1980).

         

        “O’nun her mısraı kendisidir. O’nun ıstırabıdır. Kavgasıdır. Heyecanıdır. Macerasıdır” (Göze, s.138). Necip Fazıl, “Küçücük gövdeme yüklü Kaf Dağı” diye kendini en iyi anlatan insandır. Ergun Göze, Necip Fazıl’ın bölünmesi “düşünceleri ve inançları arasında değil” derken, “O nefsi ile ruhu arasındaki tezattan mustarip”dir tespitinde bulunur.

         

        Necip Fazıl, Türkçeyi “mücerret” kelime kadrosu bakımından eleştirir, dilin sanatçı için ham madde olduğuna inanır. “Necip Fazıl, bir inanç çağlayanıdır” (Göze s.66). İnanmak onda erimek teslimiyettir. Mutlak hakikat olarak Allah’ı görür. Şiirin, Allah’ın sır ve güzellik yoluyla aramak işi olduğunu belirtir. Necip Fazıl’a göre, “adalet, zarafet, incelik, mavera ne varsa şeriat’dedir” (Göze, s. 69). “Onun şiiri imân, imânı şiirdi” (Göze, s. 69). Necip Fazıl’ın fıkra, tiyatro, fikir ve ideolocya sahasındaki hamleleri, özünü, ruhunu şiirlerinden alır. Hareket noktası şiirdir. 1934’e kadar “Genç Şair”, 1934-1943 arası “Mistik Şair”, 1943’ten sonra “Sabık Şair” sıfatlarıyla anılır. 

         

        Necip Fazıl, kurtuluşu İslâm’ın ruhuna bağlılıkta arayan bir şairdir; o, fizikötesi, bu dünyanın dışında ve ötesinde bir arayışın peşindedir; bu yüzden sonsuzluğa açılır. Necip Fazıl, insanın iç dünyasına yönelir, çekilen düşünce acılarını dile getirir; bu çileler sonunda insanın ‘hakikat’e ulaşabileceğine inanır. Dünya nimetlerinden uzaklaştıkça, ‘hakikat’e erişmenin mümkün olabileceğini düşünür. Maddiyattan sıyrılan ruh, gerçek benliğine kavuşacak ve ebediliğin sırrına erişecektir. Mutlak hakikati, eşyanın ve kâinatın örtüsünü aralayarak bulmaya çalışır. Şiirin özünü oluşturan unsurlarla bu emele doğru yürür. Mutlak hakikate ulaşmak, ölümle mümkündür, bu yüzden Necip Fazıl, ölüm temi üzerinde yoğunlaşır. “Hiç kötü olsaydı ölür müydü peygamber?” deyişi, bu anlayışı özetleyen bir söylemdir. Ölüm ve sonrası onun şiirlerinde sıkça üzerinde durduğu konular arasında yer alır. Necip Fazıl, şiiri mutlak hakikati arama işi olarak görür. Bu hareket noktasına bağlı olarak şiirinin özü genişlemeye başlar.   

           

        Necip Fazıl’ın bir “ben” şairi olduğu kabul gören bir anlayıştır; ancak ondaki “ben”, “insan” olarak tezahür eder; bu bakış açısıyla “ben” anlam kazanır. Ziya Osman, Necip Fazıl’ın farklılığını şu cümleyle ortaya koyar: “Necip Fazıl, bizim de duyduğumuz fakat söyleyemediğimiz şeyleri söyledi.” (Ben ve Ötesi, Varlık, S:10, 1933). O, söyleyiş tarzı ile de farklı bir şairdi; dil konusunda “sanata mahsus halkın konuştuğu dilden ayrı bir dil tasavvur etmekle” birlikte, “halkın konuştuğu dille konuşmak mutlaka halkın anlaması lâzım gelen bir şeyi söylemeye mecbur olmak değildir.” anlayışını benimser (Yeni Adam, 26 Mart 1934).

         

        Tarık Buğra, şairliğine ve mizacına ilişkin görüşlerini: “Necip Fazıl Kısakürek, tek yaratılan ender insanlardan biriydi; mizacıyla ve bu mizacın yönettiği yaşayışla tekti: Bir zaman kesiti içinde birlikte yaşadığı milyonlarca ve milyonlarca insan benzerliği, iltisakı, paralelliği yoktu; ender rastlanan tek mizaçlardan biriydi. Bu mizaç tekliği has sanatçının, bir başka deyişle, gerçek şâir’in yanıltmaz ve en sağlam belirtisidir; Necip Fazıl Kısakürek, has bir sanatçı, gerçek bir şâirdi.” (Tercüman, 29 Haziran 1983) ifadeleriyle ortaya koyar. Ruhun ürperişini, gizemli duygu ve düşünceler yumağında aksettiren Necip Fazıl, koyu bir fertçi şairdir. Yaşadığı fikir buhranının bir ürünü olan “Senfoni” (Çile) şiiri, onun bütün sanat ve dünya görüşünü ortaya koyan özellikler içerir.

         

        Necip Fazıl’ın şairliği kadar tiyatro yazarlığı da önemlidir. “Tiyatro benim için içtimai davada en büyük bir vaaz kürsüsüdür.” Ertuğrul Muhsin’in teşvikiyle yedi günde Tohum’u, Abdülhâkim Arvasi’ye bağlandıktan sonra ise, “Bir Adam Yaratmak”ı yazar. Tohum’da Fransız işgali altında olan Maraş’ın işgalden kurtuluşu anlatılır. Necip Fazıl, Bir Adam Yaratmak’ın “bir crise intellectulle” bir fikir buhranını çerçevelediğini belirtir. Allah’ın karşısında, insanın aczi, ölüm karşında insan, yaratma gayretinin boşuna olduğu gibi fikirler ve yaratmanın doğuracağı ruh halleri oyunda ağırlık teşkil eder. İslâmî inançtan hareketle Necip Fazıl, yaratmanın Allah’a mahsus olduğunu bu yüzden sanatçının ancak “ibda” edebileceğini belirtir.

         

         

        Tefekkür Dünyası

         

        Necip Fazıl, Batı tefekkürüne ve İslâm tasavvufuna vâkıf bir sanatçıdır; konuya ilişkin düşüncelerini “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” adlı eserinde toplar. Felsefede her mektebin diğerinin yanlışını göstererek doğruyu söylemeye çalıştığını belirtir. Felsefenin, bulmanın değil, boyuna aramanın yolu olduğunu söyler. Yunan mitolojisinin bir hokkabazlık, ilah kabul edilen birtakım tiplerin insanî zaaflara batmış, birbiriyle boğuştuğu panayır olduğunu ileri sürer. Yunan mitolojisini, Batı yalanının ilk kaynağı olarak görür. Batı dünyasına dair düşüncelerini, görüş ve duyuş bakımından farklı filozof ve düşünürlerden hareketle ortaya koymaya çalışır. Madde ve mânâ dünyasını, bu görüş ve düşünceler doğrultusunda değerlendirir.

         

        Necip Fazıl, İhlâs Sûresi’nden yola çıkarak “Allah doğurmadı ve doğrulmadı.” der ve Hz. İsa’nın babasız bir peygamber olduğunu, çarmıha gerilmediğini, bunun Hristiyanlığın bir inanışı olduğunu ifade eder. Bugünkü Greko-Lâtin medeniyetinin fikirde Yunan, nizamda Roma ve Hristiyanlık hassasiyetinden ibaret olduğunun altını çizer. İmam-ı Gazali, Muhiddin-i Arabî, İbn-i Semnun, İbn-i Teymiye, İmam-ı Âzam, Maruf Kerhî, İmam-ı Rabbanî, Abdullah Dehlevî, Mevlâna Hâlid-i Bağdadî gibi büyük âlim ve mutasavvıfların İslâm dünyasındaki önemlerine işaret eder; şeriatın umumî, tasavvufun hususî olduğunu belirtir. Ruh ve nefs üzerinde duran Necip Fazıl, bizim dilimizin dışında “nefs”in dünyada hiçbir lisanda yer almadığını öne sürer. “Vekar ruhundur, kibir nefsindir.” der. Necip Fazıl, İslam’da edebi, had meselesi ve hududa riayet olarak görür. Dinin, edepten ibaret olduğunu vurgular. İmam-ı Rabbanî ve Muhiddin-i Arabî’den yola çıkarak varlık ve yokluk meselesi, vahdet-i vücud üzerinde düşüncelerini ortaya koyar. Hz. Ebubekir’in rikkat ve merhametini, Hz. Ömer’in şiddet ve adaleti, Hz. Osman’ın hayâ ve edebi, Hz. Ali’nin akıl ve hikmeti temsil ettiklerini söyler.

         

         

        İdeolocya Örgüsü 

         

        Necip Fazıl, savunduğu dâvayı da temellendirici baş eser olarak, “İdeolocya Örgüsü”nü görür, “Bu eser benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim… Ben arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında birtakım ‘müştemilat’tan başka bir şey değildir…” (s. 568) der.

         

        Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü’nde Doğu ve Batı, Türklük, İslamiyet üzerine düşüncelerini ortaya koyar. Kâinat, dünya, insan, ahlâk, cemiyet, devlet, inkılâp, siyaset, adalet, mülkiyet, kadın ve sanat gibi konuları, ana kaynak İslam’a bağlı kalarak sorgular. Temel prensipler bağlamında ruhçuluk, keyfiyetçilik, şahsiyetçilik, ahlâkçılık, milliyetçilik, cemiyetçilik ve nizamcılık üzerinde durur. Doğu ve Batı değerlendirmeleri yapan üstat, “Her şey Doğudan geldi; her şey, yani ruhumuz…” (s.36), “Kudüs orada, Mekke orada, Kâbe orada… Ne kadar insan yüzü varsa hepsinin birden yöneleceği istikamet sırrı orada…” (s. 37) der. İnsanlığın, maddenin ötesini kurcalama ve ötelerin rüyasını yaşama cehdini, mucizeler bahçesinin renk ve ışık yüklü ufkunu Doğu’da bulduğunu belirtir. Temel prensipler bağlamında Büyük Doğu’yu, bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi kabul eder. Büyük Doğu’yu “Vatanımızın bugünkü ve yarınki sınırları ile çevrili bir ruh ve keyfiyet planında” arar. O, Batı taklitçiliğine karşıdır. Bir millet olma şuuruna bağlıdır; Tanzimat’tan beri devam eden inkılâp ve kahramanlıkları sahte bulur. Büyük Doğu’nun İslamiyete hizmet eden bir düşünceyi benimsediğini ve savunduğunu söyler; İslam ruhuna bağlılığın, asıl davası olduğunu belirtir.

         

        Necip Fazıl, İslam’ı, başta edebiyat olmak üzere, gerçek zeminini bulmuş bütün güzel sanatların en kıymetli himayecisi olarak görür. Üstada göre, Büyük Doğu’nun siyasî, millî ve ruhî davası da Asyacılıktır. “Büyük Doğu isminin mekân ve saha delâleti, sadece büyük Asya’dır… Büyük Asya’ya, esasta bizzat Büyük Asya bulunmak üzere Afrika da dâhildir.” (s. 213-214); İslam inkılâbında gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır. “İslam inkılâbının ruhunu dökeceği kalıp gençliktir.” (s. 231). Türk gençliğine seslenen üstat, Büyük Doğu’nun son haddiyle derin, ince, girift ve kütüphanelerce dolusu tafsilat isteyen dâvasının ana çizgilerini ortaya koymuş olduğunu hatırlatır. Anadolu gençliğini, bu davaya sahip çıkacak bir neslin son örnekleri olarak kabul eder ve onlara güvenir.  Peygamber’in, “Kişi kavmini sevdiği için suçlandırılamaz.” mealindeki hadisinden hareketle, Türk ruhunun iman ve tefekkür seciyesinde tecelli ettiğini belirtir ve “İşte bizim milliyetçiliğimiz; İslam’a bağlı Türk ruhunun bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce hususiyetlerinin milliyetçiliği!”dir, (s. 401) der. Necip Fazıl’a göre, Büyük Doğu ideali, “Türk ruhunu en soylu nahiyesinden yakalamış ve üstün bir keyfiyet zümresinin tâ can evine girip oturtmuştur.” (s.524).

         

        KAYNAKÇA

        Buğra, Tarık, “Tek”, Tercüman, 29 Haziran 1983.

        Ediboğlu, Baki Süha, Bizim Kuşak ve Ötekiler, İst., 1968, s.56-63.

        Göze, Ergun, Üç Büyük Mustarip, İst., 138 s.

        Kısakürek, Necip Fazıl , Çile, İst., 1983,518 s.

        Kısakürek, Necip Fazıl, Bâbıâli, İst., 1985, 397 s.

        Kısakürek, Necip Fazıl, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, İst., 1982, 224 s.

        Kısakürek, Necip Fazıl, Çağrı, S: 83, 1964

        Kısakürek, Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, İst., 2010, 576 s.

        Kısakürek, Necip Fazıl, O Ve Ben, İst., 1984, 264 s.

        Kocahanoğlu, Osman Selim, Türk Edebiyatında Necip Fazıl Kısakürek-Hayatı, Sanatı,    Çilesi Hakkındaki Tüm Yazılar 1, İst., 1983, 569 s.

        Mısıroğlu,Kadir, Necip  Fâzıl’a Dâir, İst., 1983, 144 s.

        Özdenören, Rasim, “Necip Fazıl Kısakürek/ Çile Üzerine Notlar”, Mavera, Necip Fazıl’a Rahmet Özel Sayı, S: 80-81-82, Temmuz-Ağustos, Eylül 1983, s.20-21.

        Toker Yayınları Edebî Heyeti, Necip Fazıl Kısakürek, İst., 1984, 299 s.

         


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele