Yaş Olup Gözümden Aktı Tuna

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

                    Peçûy’un 30 km. güneyinde Şikloş (Siklos) Kalesi varmış. Yerindeki kasabada bugün doğru-dürüst bir Osmanlı yapısına rastlanmıyor. Beldenin girişindeki birkaç sur parçası, Osmanlı kokusu taşımaktadır. Şikloş’un doğu istikâmetinde, çevresi duvarlarla kuşatılmış geniş bir avlu yer almaktadır. Ekrem Hakkı Ayverdi’ye göre, bu avlu, çadırlı bir ordugâhın yerleşmesi maksadıyla yapılmıştır. Avusturyalıların, Balkan harekâtında menzil olarak düşündüğü yerlerdendir.

         

                    Evliyâ Çelebî, Şikloş’un İç Kale’sinde bir saray olduğunu söylüyor ki, kasabanın hâkimi kont veyâ baronun ikâmetgâhı olmalıdır. Yine İç Kale’de, dibinden akarsu geçen bir kuyu bulunuyormuş.

         

                    Şikloş’un doğusundaki varoşun yanında, batak bir gölcükten bahsediliyor. Evliyâ’nın; kurşun örtülü, yüksek minâreli ve bir korunun ortasında olduğunu söylediği Malkoç Bey Câmii’nden geriye yıkık kemerler kalmıştır. Ayverdi’nin ifâdesiyle: «Şimdi dirilmek için Hz. Îsâ nefesi beklemektedir.»

         

                    Macar Gerö Gyözö, bu câmiin, 1565’de vefât eden Malkoç Bey tarafından yapılmış olabileceğini söylüyor. Malkoç Bey, Bosna’daki “Kilis”in, yâni Klissa’nın Beyi’dir.

         

                    Mehmed Süreyya Bey’in Sicill-i Osmânî’sinde, timar ehlinden bir Malkoç Bey’in, Alay Beyi rütbesiyle 1553’de Bosna Beyi, 1556’da Kilis (Klissa) Beyi olduğu ve son vazîfesinde iken vefât ettiği yazılı. Kabri Bana Luka (Banja Luka)’dadır.

         

                    İsmâil Hâmi Dânişmend de 1544’de Hersek Beyi olan Malkoç Bey’i anlatır.

         

                    Peçevî ise bu sayılanların dışında, Macaristan gâzîlerinden bir başka Malkoç Bey portresi çizer: “Lala Mustafa Paşa Sadr-ı âzam iken, 1595’de Segedin Alay Beyi merhûm Kara Ali Bey’in karındaşı, guzâtın emekdâr ve umûr-dîdelerinden merhûm Malkoç Bey ki, ehl-i dilden bir mükemmel âdem idi. Ol hînde Defterdâr Etmekçi-zâde’den…” Belgrad menzilinde bir suâl soruyor. Etmekçi-zâde Ahmed Paşa, o târihlerde Defterdâr olduğundan, Peçevî’nin verdiği târih, aslına uygun düşüyor.

         

                    Malkoç Bey ile onun ağabeyi Ali Bey’den hareket ederek; II. Bâyezîd ümerâsından ve Yavuz Sultan Selîm’in beylerinden, Şehzâde Ahmed’in tâkibine gönderilen meşhûr akıncı beyi Malkoçoğlu Ali Bey’le, Şikloş’daki câmiin bânîsi Malkoç Bey’in aynı soydan geldiklerini düşünebiliriz.

         

                    Ekrem Hakkı Ayverdi, Evliyâ Çelebî’nin Macaristan’da bulunan bir câmi hakkındaki tesbîtlerinin, Gerö Gyözö tarafından nasıl yanlış tercüme edildiğine temasla, tebessüm fırsatı yakalıyor: “…Macar dostlarımızın, metinlerimizle ne kadar müşkilâtla bağdaştıklarını ve başka mânâlara saptıklarını müşâhede ile üzüldük. Müellif (Gerö Gyözö), Evliyâ’yı şöyle tercüme etmiş: “ Câmi bir koru içindedir. Kurşunla örtülü yüksek bir evi hâvîdir.” Aslı şu: “ ammâ kurşun ile mestûr bir serâmed bankhâne-i Bilâlî’yi hâvî câmidir.” Cümlenin “kurşun ile mestûr” kısmı, câmie âiddir. Evliyâ, kendi zamânında olsaydı, bu araya bir virgül koyar, mânâyı ayırırdı. Biz, ibâreyi virgül varmış gibi anlamaya mecbûruz. Ondan sonrası, mevzûn endâmlı Bilâlî, yâni Hz.Peygamber’in müezzini Bilâl-i Habeşî’ye ve onun berrak sesine lâyık [bankhâne], ezân makâmı demektir; yoksa müellifin Fransızca metnindeki gibi câmiin tepesinde [une haute maison], yüksek bir ev değildir. Câmiin üstüne ev oturtulacağını kim düşünebilir?

         

                    İstolni Belgrad’ın 50 km. kadar güneyinde, Balaton Gölü’nün doğu ucuna yakın mahâldeki Şimoturna (Simontornya) Kalesi için Evliyâ Çelebî, iki sahife ayırmış. Lâkin buradaki muhtelif âsârın tâdâdını yaparken sayı ve yerlerini boş bırakmış. Avusturyalıların, bütün bu medeniyet yekûnunu yok edeceklerini, en küçük bir iz bile bırakmayacaklarını, Evliyâ da tahmîn etmiş olmalı.

         

                    Budin-Komarom yolu üzerindeki Tata Kalesi, 1543’de fethedilir. Çok kısa bir süre sonra, 1570’de elimizden çıkar. Bir iki def’â istirdâd edilirse de bizimle berâberliği uzun ömürlü olmaz. Evliyâ, hâkimiyetimizde fazla kalmayan Tata Kalesi’nde, hiçbir Türk eserinden bahsetmiyor.

         

                    Budin’in 130 km. güneyinde, Tuna sâhilinde kurulmuş Tulna Palankası’nda bir Sultan Süleymân Câmii ile bir hamam olduğunu Evliyâ Çelebî yazıyor. Evliyâ’nın varlığından bahsettiği hamam da câmi de yoklar diyârına hicret etmişlerdir.

         

                    Kanije ile Kapuşvar arasında, Koban Kalesi civârında Tomastin Palankası bulunuyor. Varlığından bahsedilen bir tek câmi, zamânı aşıp bugüne gelememiştir.

         

                    Şu anda Slovakya’nın sınırları içinde kalan, Tuna’nın kuzeyinde, Komarom ile Nitra arasında bulunan Uyvar (Nove Zamky) Kalesi, fethedildiği târihde Macar Krallığı’na dâhildi.

         

                    Uyvar, 1074 Safer’inde (Eylûl 1663) Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa tarafından fethedilmiştir. Fethi müteâkib, kalenin tahrîb olan yerleri, Uyvar ahâlisinin imece usûlü çalışması (nefîr-i âm) sağlanarak eski hâline getirilmiş; çarşı içindeki en büyük kiliseyi câmie çevirmek için hummâlı bir faaliyet gösterilmiştir. Bu câmiin, ilk Cum’â namâzına yetiştirilmesi emredildiğinden, her şey âdetâ dakîka hesâb edilerek yerine getirilmiş, bu işin koordinatörlüğüne Kiremitçi Ali Ağa uygun görülmüştür.

         

                    Ali Ağa’nın mârifetiyle kurulan minber ve mihrâb, câmie tahvîl işini tamamlamıştır. Bu şekilde ilk Cum’â’ya hazır tutulan câmie, Sultan Dördüncü Mehmed’in adı verilmiştir.

         

                    Uyvar’daki bir başka kilise ise, Vâlide Turhan Sultan adına câmie çevrilmiştir. Defterdâr Ahmed Paşa da, bu cümleden olmak üzere, küçük bir kiliseyi câmie döndürüp kendi adını vermiştir.

         

                    Fâzıl Ahmed Paşa, Uyvar’da, kendisinin vakfettiği hayrâtın geliri üstüne bir câmi yaptırmıştır. Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa Câmii’nin vakfiyesinde 168 dükkân, 13 menzil, 1 ambar, 1 salhâne, 15 değirmen, 1 ada ve 5.000 dönüm arsanın, bu câmie vakfedildiği kayıtlıdır.

         

                    Daha yeni ele geçirilen bir şehre, böylesine yüklü emvâl ve emlâkı vakfetmek, ancak Türk’ün geniş ve kocaman yüreği, gönlü ile îzâh edilir.

                    Uyvar, yaklaşık 20 yıl Türk hâkimiyetinde kalır. Yıldızımızın ışığını azaltmaya başladığı yıllara çok yakın bir zamanda fethedilen bu güzel belde, câmileri ve vakfiyeleri ile melûl-mahzûn yabancılaşacaktır. “Uyvar önündeki Türk “ gibi, mâzîde bir parıltı kalacaktır.

         

                    Estergon dirseğinden sonra güneye yönelen Tuna’nın sol kıyısında, Vişegrad’ın karşısında Vaç (Vác) Kalesi kurulmuş. Evliyâ Çelebî; “Dört kat çit palankası var.” dediği Vaç’ın, İç Kale’sinin de dört köşe bir kule olduğunu söyler.

         

                    İlk def’â Türk hâkimiyetine girişi Budin’le aynı yıla rastlayan Vaç, devâmlı el değiştirmiş. Bu hususda, neredeyse rekor sâhibi. Rahat yüzü görmemiş bir kasaba olan Vaç’da, kale hendeğinin içinden Tuna akar.

         

                    Vaç’ın iç ve dış kalelerinden başka, sâdece Macar sekenesi olan bir de varoşu varmış. Evliyâ Çelebî, İç Kale’deki Sultan Süleymân Câmii için: «İç Hisâr’da bundan başka umûma âid eser bulunmadığı» kaydını düşer. Vaç’ın Dış Kale’sinde 7 câmi ve mescid olduğunu da yine Evliyâ’dan öğreniyoruz.

         

                    Hayrât sâhibi Budin beylerbeylerinden Karakaş Mehmed Paşa’nın, Vaç’ı mâmûr hâle getiren zât olduğunu, burada kendi adına da bir câmi yaptırdığını, yine Evliyâ naklediyor. Vaç’da bulunduğu söylenen hamamın, bölük-pörçük harâbesi kalmıştır.

         

                    Vaç’ın karşısında yer alan Vişegrad (Visegrád) Kalesi, Budin’in fethinden iki yıl sonra ele geçirilmiştir. Ekrem Hakkı Ayverdi, bu kaleyi gördüğünde bir hayli şaşırarakşunları kaleme alıyor: «Anadolu toprağında yetişmiş bizler için, su içinde yüzen düzlüklerdeki palanka ve kalelere kale demek zor geliyor.

         

        Bu Vişegrad, kale denince haşyet veren; hüviyeti, bir kaya haşmetini hâiz tek hisâr olsa gerektir. Estergon ve Şikloş da epeyce dik yamaçlar üstüne kurulmuştur ammâ, kale vasfında bu Vişegrad’a erişemez.

         

        Dağın tepesindeki İç Kale’den sarp yamaçlarda bir hisâr-peçe, Tuna’ya kadar iner. Bu hisâr-peçe’nin surları o kadar dik bir yamaçdadır ki, takviye edilmesine lüzûm kalmaz. Hisâr-peçe’nin Tuna kenârındaki alt kapısını bir burç korur.»

         

        Evliyâ Çelebî, Vişegrad’daki Türk eserlerinin hülâsasını: «1 medrese, 3 mekteb, 2 tekke, 1 han, 1 hamam ve Üst Kale’de Sultan Süleymân Câmii» şeklinde yapmıştır. Bahsedilen bu eserlerin hiçbiri bugün yoktur. Kale adıyla ziyârete açılan yapıda da en ufak bir Türk izi kalmamıştır.

         

        Macaristan’daki bu Vişegrad’ı, Drina Nehri üzerindeki köprüsü sâyesinde şöhrete ulaşan Bosna’daki Vişegrad’la karıştırmamalıdır. İkincisi, İvo Andriç’in Nobel armağanı kazandığı romanında anlattığı kasabadır. Adaş yer adlarına pek çok misâl verilebilir.

         

        Macaristan’ın kuzeybatı ucunda, Komarom’un batısında bulunan Yanık Kale (Györ), akıncı cedlerimizin def’âlarca zabt ettikleri, hattâ yakmak mecbûriyetinde kaldıkları, ismiyle müsemmâ bir “yanık” beldedir.

         

        Yanık Kale’de hiçbir Türk eseri bulunmamaktadır. Sinan Paşa’nın H. 1002 (M. 1593)’de fethettiği bu kale, 3 yıl sonra elimizden çıkmıştır. Kale dışında, Sinan Paşa Şehîdliği vardır. Aralarında Yanık Vâlisi Mehmed Paşa, Yeniçeri Ağası Yahyâ Paşa’nın da bulunduğu yüzlerce şehîdin isimleri, taşlara yazılmış vaziyette hâlâ durmaktadır.

         

        Ekrem Hakkı Ayverdi, Yanık Kale için, gözyaşı ile ıslanmış şu satırları yazıyor:

         

         «… Toprağında bir şehîdlikden başka eserimiz olmasa da, kor gibi hâtırâsı içimizi yakan bu Yanık Kale’nin, ne aşılmaz bataklık ve azgın sular deryâsı ortasında olduğunu, bunu almanın müşkilâtını ve Osmanlıların her müşkile, her şarta ne kadar kolaylıkla çâreler bulduklarını bir kere daha anlıyoruz.»

         

        Eğri yakınındaki Yeni Palanka’yı, Sultan Üçüncü Mehmed Hân, bir köprübaşı kurmak maksadıyla yaptırmıştır. Burada bir câmi gördüğünü, Evliyâ söylüyor. Lâkin biz göremiyoruz.

         

                    Balaton Gölü kıyısında kurulmuş Zitol, taş binâ bir kaledir. Evliyâ Çelebî, burada 1 câmi ile 1 han bulunduğunu söylüyor. Bugün ikisi de gözden ırak diyârlara firâr etmiştir.

         

                    Budin’in 35 km. kadar batısında yer alan Zsambek Şehri’nde bir Türk eseri olduğunu Jószef Molnar kaydediyor; ama mâhiyeti, hüviyeti ve âkıbeti hakkında bilgi vermiyor.

         

                    Türk’ün Avrupa’da görünüşü, dünyâ târihinin en aydınlık ve şerefli sayfalarındandır. Bu hususda, bugün atalarımızın icraatı hakkında veremeyeceğimiz zerre miktârı hesâbımız, ödenecek borcumuz yoktur. Fakat öyle muazzam bir alacak yekûnumuz var ki, bunu yazmak, hesaplamak mümkün olmadığı gibi, tahsîli de muhâl görünmektedir. Ammâ, - Ekrem Hakkı Ayverdi’nin niyâz cümlesi ile – “Kudret-i Küllîye’nin (bu hesâbı) soracağı” muhakkaktır.

         

        Anadolu’da; Urartu, Hitit, Frig, Lid, İyon, Roma, Bizans eseri aramak ne kadar kolay, zahmetsiz ve resmî imkânları arkasında bulan bir faaliyet ise, sınırlarımız dışında ve bilhassa Avrupa’da Türk eseri peşine düşmek; çok çetrefil, zor ve yasaklar içine sıkıca kapatılmış, nice zincirleme belâyı dâvet eden mücâdelenin adıdır.

         

        Rahmetli Ekrem Hakkı Ayverdi ile ona yardımcı olan mîmârlar ekibinin, Romanya ve Macaristan’da tesbît etmeye çalıştıkları Türk eserleri, daha ziyâde Evliyâ Çelebî’nin görüp yazdığı mekânlarda aranmıştır. Dolayısıyla, Ayverdi’nin Avrupa’daki bu mesâîsi, Evliyâ’nın izini sürmek tarzında da açıklanabilir. Lâkin Evliyâ Çelebî, bütün seyâhatlerini belli güzergâh üzerinde yapmıştır.

         Onun uğramadığı, uğrayamadığı o kadar çok imparatorluk köşemiz vardır ki, sayı ile ifâdesi güçtür. Böyle olunca, bugünün devletler statüsü içinde, zâten toplu imhâ hareketine mârûz kalmış eserlerin ne kadarına ulaşılabilir, onların sağlam kalanlarından hangi fotoğraf albümü çıkarılabilir?

         

        İşte, iğneyle kuyu kazmak derecesinde nâ-kâbil bir işi, muvaffakiyetle neticelendiren, Türk mîmarlığının Akıncı Beyi Ekrem Hakkı Ayverdi; mütebahhir zihin aydınlığına, hisli ve rakîk göz-gönül takviyesi koyarak, ecdâdın Tuna salınışını kitaplaştırmıştır.

         

        Sâdece isimleri anılınca yürek hoplama seanslarına girdiğimiz Budin, Estergon, Kanije, Eğri, Uyvar, İstolni Belgrad, Dobriçe, Köstence, Tamışvar ve daha yüzlerce vatan diyârı, maalesef, bugün çetin vize aşağılanmalarıyla ve pasaportla ulaşılabilir hâle gelmiştir. Bu neticede; rakîb, karşı taraf veyâ düşman adlı hasımlar îcâd etmek, kendi kabahat ve eksikliklerimizi göz ardına çekmek olur.

         

        Tabiatı îcâbı, düşman, düşmanca davranacaktır. Aksi hâlde, bu isimle anılmaz. Önemli olan, ona fırsat vermemek, dâimâ güçlü olan tarafı temsîl etmektir.

         

        Tuna Nehri’nin her zerre suyunda, Türk’ün hâtırâsı akmaktayken, zamâne şarlatanlığına boyun eğerek dilimize ve kalemimize Tuna yasakları koymak; her biri gâzîler diyârı, o bizim Tuna beldelerini hem bugün hem târih içinde öksüz-yetim bırakır.

         

        Bâzı durumlar, zâhirde ve bâtında farklı değerlendirilir. Tuna mâcerâmız da bu kategoriye girer. Tamâmı sınırlarımız dışında kalan Tuna Türk coğrafyasının, yeni ihtilâf başlıkları çıkarmadan, Türk çocuğunun ideâl yüküne konması lâzımdır. Tuna’lı günlerimizi yâd etmek, aslâ sınır veyâ hâkimiyet ihlâli değildir. Bilâkis, bizim şimdiki sun’î ve nefes darlığı veren mesâhamızın dörtnala taşınmasına vesîle sayılmalıdır.

         

        En basit mantığın ortaya koyacağı verâset hukûkunda bile, Türk’ün Tuna hakkı kabûl görür. Çünkü, biz Tuna’ya insan vicdânını, beynini, gönlünü huzûra erdiren bir nizâm götürdük. Drina Köprüsü’nün, dünyâya mâl olmuş Nobel’li hikâyesi, Tuna’nın her koluna akıttığımız insanlık şerbetini, billûr sürâhi ve bardaklara dolduruyor.

         

        Herkese mâlûm bir hakîkati; çok çarpık, eğreti bir maarif sistemi yüzünden, Türk çocuğundan sakladık. Yâd ellerden kahraman tedâriki, hep bu kabahat psikozu yüzündendir.

         

        Grejgal Palankası’nın “Başını Vermeyen” gâzîlerinden başlayarak, Tuna rengi ve serinliği işlemiş her karış Avrupa toprağı, Türk evlâdına rehberlik edecek kahramanlarla doludur. Elbette, bu tipleme ve kılavuzluk işini Tuna’dan ibâret sayamayız. Daha nice Tuna hacminde Türklük bölgesi, geride beklemektedir. Fakat, taşıdığı “vitrin” kâbiliyeti, Tuna’yı her zaman öne çıkarmıştır. Zâten, Tuna’da, cümle Türk diyârlarının hasleti, kanaviçe misâli karelere işlenmiştir.

         

        Hangimizin soy kütüğünde Tuna suyundan beslenen birkaç dal yoktur? Türk milleti, her bakımdan “Tuna’lı”dır. Gelgelelim, hangi zihniyetin tesiri iledir bilinmez, bu milletin çocuğuna, okul kademelerinde Tuna’dan söz ettirilmez.

         

        Ötüken’e, Altay Dağları’na, Kâşgar’a, Urumçi’ye, Fergana’ya, Amuderyâ’ya, Sırderyâ’ya, Nil vâdisine, Kızıldeniz sâhillerine, daha da ötesi, Moskova varoşlarına, Hatt-ı İstivâ’nın epeyice altına hakikî medeniyet meş’alelerini götürüp yakan bir milletin, bunların adını anmaktan korkan nesilleri olabilir mi?

         

        Hamâkatin dehâ çıkarması nasıl mümkün değilse; Tuna’ya rağmen bir maarifin de bizi her bakımdan akîm bırakacağını bilmeliyiz.

         

        Ekrem Hakkı Ayverdi’nin ve onun mesâî arkadaşlarının helâllik dileyen asîl duruşu, maarif inkılâbı ile anlaşılacak çok mühim bir tablodur, fotoğrafdır…


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele