Türk Ocağı ve Yahya Kemal

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

        19. yüzyıl ortalarından itibaren birçok genç Türk, şu ya da bu sebeple Avrupa’ya bilhassa da 19. yüzyılda dünyanın başkenti olan Paris’e gitmiştir. O devirlerin genç Türklerini etkisi altına alan hastalık derecesindeki Paris aşkı, Tanzimat döneminde eğitim için Avrupa’ya gönderilen Hoca Tahsin Efendi’nin şu mısralarında kendisini ziyadesiyle göstermektedir: “Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise/Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e.”

         

        Üsküp’te 1884’te doğan ve 17 yaşında Üsküp’ten ayrılarak eğitimini devam ettirmek için İstanbul’a gelen Yahya Kemal de çok geçmeden Avrupa’ya gitme hayalleri ile yaşamaya başlar. İçinde bulunduğu ruh halini “Memleketi zindan, Avrupa’yı nurlu bir âlem gibi görüyordum”[1] sözleriyle ifade etmiştir. 9 sene Avrupa’da ikamet ettikten sonra, 1912 Nisan’ında Yahya Kemal için dönüş vakti gelecektir. Vapurla yapılan dönüş yolculuğunu anlattığı hatıralarında “Avrupa medeniyetini Şark medeniyetine karşı iyi temsil ediyordu” dediği Rum kamarotun Türklere karşı sert ve tahkir edici muamelesi üzerine Yahya Kemal, Avrupa’ya gittiği gibi dönmediğini anlatan şu cümleleri dile getirir: “Bu uzun Avrupa hayatından dönerken, Müslümanlaşmış, kendi vatandaşlarım için daha mütehassıs bir ruha rücû etmiştim.”[2] Yahya Kemal’in zihniyet dünyasındaki bu değişimi Beşir Ayvazoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan ödünç aldığı ve “kendi dünyasından uzaklaşan ancak yabancı iklimlerde sancılı arayışlarından sonra içinden çıktıkları kültürün değerlerini yeniden keşfederek ‘eve dönen’ aydınların yaşadıkları macerayı ifade etmek” için kullandığı “eve dönen adam” kavramı ile açıklar.[3] Belirtmek gerekir ki Yahya Kemal bu konuda istisnalardandır. Türk düşünce tarihi, Yahya Kemal ile aynı macerayı yaşayan yani Avrupa’ya giden, Avrupa rüyasına daldıktan sonra fiziken dönse de ruhen hiçbir zaman eve dönmeyen sözde aydınlarla doludur.

         

        Yahya Kemal’in “ev”e döndüğü 1912 yılı Türk milleti ve devleti için büyük felaketlerin arifesidir. Gayr-i Türk unsurların Osmanlı aleyhinde faaliyetlerinin arttığı, Tanzimat sonrası dönemin hâkim ideolojisi Osmanlıcılığın iflas ettiği ve Türkçülüğün bir fikir hareketi olarak yükseldiği bir dönemde kurulur Türk Ocağı. 1911’de kurulan Türk Ocağı’nın resmî kuruluş tarihi 12 Mart 1328 (25 Mart 1912)’dir.[4] İlk başkanları Mehmet Emin (Yurdakul) ve Ahmet Ferid (Tek) olan Türk Ocağı’nın başkanlığına Balkan Harbi sonrasında Hamdullah Suphi (Tanrıöver) getirilmiştir.

         

        Abdülhak Şinasi, Hamdullah Suphi’ye dair hatıralarında, onun, Ocak başkanı olması üzerine şunları söylüyor: “O irsî kabiliyetleri ve mizacile, geçirmiş olduğu hayat ve tecrübelerile, kalbile, fikrile, kalemile, sözile hazırdır. Her şey onu o sıralarda 1912’de açılmış olan Türk Ocağının eşsiz bir reisi olmak için hazırlamıştır. (…) Onun ocağı ve ocağın onu bulmuş oldukları gün Türkün hayırlı ve talihli bir günüdür. Hamdullah Suphi, Ocağı bulmakla, sayine, muhabbetine, kalbine ve bütün hayatına nasıl muhtaç olduğu bir iman ve bir ruh buldu ise Ocakta başında Hamdullah Suphi’yi bulmakla, milliyetçiliğin bizde taammüm ve inkişafı uğruna mukaddes ışığını Türk kalplerine salmak için öylece vakit, fırsat ve kuvvet kazanmıştır.”[5] Beşir Ayvazoğlu da Hamdullah Suphi yönetiminde bir fikir ve kültür merkezi haline gelen Türk Ocağı’nın en büyük başarısının, İttihat ve Terakki’nin politikaları ile Ocağın hedeflerini birleştirmemesi ve Türkçülüğü partiler üstü bir fikir hareketi olarak yaşatması ve Yahya Kemal gibi farklı görüşlere sahip insanları bünyesine katabilmesi olduğu söyler.[6]

         

        Türk Ocağı, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile fikir hürriyetinin genişlediği bir ortamda devrin önde gelen aydınları ve sanatkârları için hem bir buluşma yeri hem de kendilerini ifade edebilecekleri bir mekân olacaktır. Abdülhak Şinasi de hatıralarında bu hususa şöyle dikkat çekiyor: “İstibdat devrinin uzun sükût devrinden sonra artık millî his ve fikirleri konuşup açıkça söyleme hürriyetine kavuşulan bu yıllarda Ocak, tam mânasiyle bir serbest kürsü oldu. (…) O zamanların belli başlı şairleri, edipleri, konferansçıları gibi, birçok sanatkârları da Ocağa geliyorlar, ressamlar sergiler açıyorlar, musikişinaslar konserler veriyorlardı. Bunların tam bir listesi yapılabilse, Ocağın, açıldığı zamanlar nasıl bir ihtiyaca cevap verdiği anlaşılırdı.”[7] Bu serbest kürsüde Ocak reisi Hamdullah Suphi’nin söylediği nutuklar, Mehmed Emin’in manzumeleri, Ziya Gökalp’in Türkçülük felsefesi ve sosyoloji üzerine etkili konuşmaları ilgi ve takdir görüyordu. Ocağın müdavimleri arasında Türkçü aydınların yanı sıra Fecr-i Âtî muhitinden gelerek Ocağın muhtelif cereyanlarına taraf olanlar olduğu gibi, Süleyman Nazif gibi, söz müsaadesi istemeden her konuşmaya bir takım nidalarla ve müdahalelerle katılan[8] Türkçü olmadığı gibi Türkçülük aleyhinde yazılar yazan aydınlar da yer alabilmektedir.

         

        Yahya Kemal, Türk Ocağı’nı kuran Türkçü aydınlarla tam manasiyle bir fikrî beraberlik içinde olmasa da Paris’ten İstanbul’a döndüğü 1912’de Türk Ocağı, şöhretinin arifesindeki genç şaire kendisini ifade edebileceği önemli bir mekân olacaktır. Paris’ten döndüğü o dönemde ideolojik olarak nasıl bir zihniyete sahip bulunduğunu, Ziya Gökalp üzerine kaleme aldığı bir yazısında dile getirmiştir: Doktor Nazım Bey, “Sana Paris’ten gelmiş eski bir Türkçü takdim edeyim, konuşunuz ve anlaşınız!” diyerek Yahya Kemal’i takdim eder Ziya Gökalp’e. Yahya Kemal, bu tanışma üzerine Ziya Gökalp’in pek ziyade sevindiğini, Cağaloğlu’na doğru hem yürüyüp hem konuştuklarını, lakin artık kendisinin, Doktor Nazım Bey’in, Abdülhamit devrinde, Paris’teki muhitlerinde tanıdığı müfrit Türkçü olmadığını, Turancılıktan vazgeçip daha küçük mikyasta bir Türkçülüğe meylettiğini, o vakitki tabiri ile bir Osmanlı Türklüğü arzu ettiği söyler. Bu görüşmeden sonra birkaç yıl görüşemeseler de sonraki yıllarda Yahya Kemal ve Ziya Gökalp çok iyi dost olurlar ve sık sık görüşürler.[9]

         

        Türk Ocağı’nın dönemin Türkçü aydınları yanında farklı fikirlere sahip olan aydınlarına, sanatkârlarına ev sahipliği yaptığı bir devirde, Yahya Kemal’in, Ocakta nasıl bir yere sahip olduğunu, neler yaptığını “Türk Ocağında Yahya Kemal” adlı yazısında Abdülhak Şinasi Hisar anlatmıştır: “Yahya Kemal, Türk Ocağı’nın muhtelif odalarında edebiyat bahislerinde uzun uzun izahat veriyor, ezber bildiği Victor Hugo’dan ve Abdülhak Hamid’den Fransızca ve Türkçe şiirler duyururdu. Paris’te Quartier Latin’de gece gündüz tesadüf etmiş olduğu Jean Moréas’ın tiryakiliklerini âdet edinmiş gibi, şiir okumadığı zamanlar, ya edebi fikirlerini uzun uzun anlatır yahut bir tesbih çeker gibi, mısralarından birini tekrar tekrar ederdi. Bu ilk şiirleri arasında hatırımda kalmış olanlar ‘Nevbâhar-ı vuslatun bassun deyû ilk âyına’, ‘Gördüm ol meh dûşuna bir şâl atup lâhurdan’, ‘Bir muğbeçeyle tanıştımdı lâle devrinde’ vardı. Yeni tecrübe ettiği manzumelerden de ‘Mevkible geldi lâhtına Biblos kadınları’ ile ‘Mehlikâ sultâna âşık yedi genç’ vardı.”[10]

         

        Abdülhak Şinasi, Yahya Kemal’in konuşmalarında, onun vaktiyle yazdığı ve bazılarını da neşrettiği eski manzumelerinin hepsini reddettiğini, Paris’ten dönen şairin, aralarında daha bitirilmemiş mısralar bulunan birkaç manzume içinde beş on mısra ve beyitle gelmiş göründüğünü söyledikten sonra yeni şiirlerinden hiçbirini neşretmediği halde Yahya Kemal’in günden güne şöhret kazanmasının herkesin “Şair Yahya Kemal” demesinden belli olduğunu, o devrin eski tanınmış şairlerininse Yahya Kemal’in bu kolay kazanılmış gördükleri şöhretini biraz da kıskandıklarını ve şaştıklarını anlatıyor. Bu eski tanınmış şairlerden Cenab Şehabeddin’in Yahya Kemal’in şiir neşretmemesi üzerine söylediği “Evvelce şiirler vardı, şairler Lâedri olabilirlerdi. Şimdi ise şairler meşhur. Lâkin şiirler lâedri!” sözlerini aktardıktan sonra Abdülhak Şinasi, Rıza Tevfik’in de bir gün: “Evet Yahya Kemal güzel yazıyor ama insan dört mısra ile şair olur mu?” diye söylediğini ve talebesinden birinin: “Aman efendim, ‘Eğer maksûd eserse mısrâ-ı berceste kâfidir!” diye mukabele ettiğini, bunun üzerine Rıza Tevfik’in “Eh öyle ise diğer üçünü de cabadan yazmış!” diye talebesine cevap verdiğini duyduklarını söylüyor.[11]

         

        Yahya Kemal’in Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmalarda sanata dair serdettiği bir takım edebî fikirlere bakınca, onun neden bu tenkitleri umursamadığını anlamak mümkündür. Yahya Kemal’e göre sanat, acelesiz, sabırlı ve vefalı olmalıydı. Deha, mısralarını istediği seviyeye erdirinceye kadar, Hazreti Eyüp gibi sabırlı, imanlı, bulunmalıydı.[12] Yahya Kemal bir mükemmeliyetçiydi. Böyle bir hükmün delili hiç şüphesiz ki eserleridir. İlhamını Koca Sinan’ın şaheseri Süleymaniye Camii’nden almasa, Süleymaniye’de Bayram Sabahı gibi bir şaheserin ortaya çıkması hiç şüphesiz söz konusu dahi olamazdı. Abdülhak Şinasi’ye göre Yahya Kemal, “Her mısraını bir pirinç tanesine bir fatiha yazar gibi her birine bir gazel, her gazeline bir dîvan icmal etmek ister gibi hazırlıyor ve bir şiire malâyani şeyler değil, hakiki bir klasik, bir millî kültüre lâyık en ince ve olgun, fikirleri ve ahenkleri duyurmak azmiyle bu şiirin en yüksek numunelerinden ibdâ etmek istiyordu. Burada söylediği nazariyeler ve okuduğu mısralar gençler üzerinde etmek istediği tesir edebiyat ve sanata çok hayırlı oluyordu.”[13] Türk Ocağı’nda o devirde Yahya Kemal’in rahle-i tedrisinden geçen Vedat Nedim Tör de “Devir Açan Şair” serlevhalı yazısında, Abdülhak Şinasi’yi doğrularcasına şunları söyler: “İlk şiirleri 1915-16 yıllarında ağızdan ağza duyulup yayılmaya başlayan Yahya Kemal, şüphe yok ki, san’at hayatımızda devir açan sayılı bahtiyarlardandır. Beyazıt’taki Türk Ocağı merkezinde verdiği konferansları dinlediğim zaman içimde sanki bir mevsimin değiştiğini, inandığım bir takım değerlerin yıkılıp yerlerine yepyeni bir san’at anlayışının bir mermer sütun asaletiyle dikildiğini duymuştum.”[14]

         

        Abdülhak Şinasi’nin anlattıklarına göre, Yahya Kemal, şiirlerini, fikirlerini neşretmeden önce Türk Ocağı’nda yaptığı uzun konuşmalarında bu şifahi tecrübelerinde meşk ediyor. Bu sohbetlere gösterilen ilgi neticesinde muhiti meşhur Tanin gazetesinin tesirine muadil kabul ediliyor. Yahya Kemal, yazısında ne kadar temkinli ve tereddütlü ise sözlerinde tam aksine son derece cesaretli ve alıngandır. Abdülhak Şinasi’ye göre Yahya Kemal’in Türk Ocağı’nda biraz ayrı bir kutup teşkil ettiği söylenebilirdi. Fakat Ocak’ta hemen herkesin böyle kendine özgü bir havası da yok değildir.[15] Yahya Kemal’in Türk Ocağı ile irtibatı hiç kopmamıştır. İlerleyen yıllarda da Yahya Kemal Türk Ocağı’nda zaman zaman konferans vermeye devam etmiştir.[16]

         

        Abdülhak Şinasi’ye göre Türk Ocağı’nda doktrin olarak milliyetçiliğe en fazla sadık kalanlar Hamdullah Suphi ve Yahya Kemal’dir.[17] Türk Ocağı tarihinde müstesna bir yere sahip olan Hamdullah Suphi’nin Yahya Kemal’e olan muhabbetini ve hayranlığını Ruşen Eşref’e verdiği mülakatta söyledikleri ortaya koymaktadır: “Türkçede şimdiye kadar bir tek kalem onun bazı beyitlerinde gördüğümüz kadar temiz bir şekil çıkarmadı. Mermer yontucularının bir tabirini kullanmama müsaade ederseniz diyeceğim ki, taşın kabası denilen bir şey vardır, o çıkarıldıktan sonra şekil kendini gösterir. Yahya Kemal Türkçenin bütün kabasını çıkarmış bir sanatkârdır. Pek mahdut şiirlerinin bu kadar tesir yapmasının sebebini mühim bir kısmı itibariyle burada bulabilirsiniz. Gençler arasında tesirine uğramamış kimse enderdir. Sonra tahlil ediniz, onun şöhreti biraz da başka menbadan geliyor: Konuşması. Kuvvetli bir hafıza ile beraber öyle derin sezişleri, bilhassa ihtiras ve hayat ile hararetle bir anlatışı vardır ki, bir iki defa onu dinleyen kendisini az çok ona kaptırmış ve onunla dolmuş hisseder. Yazmakta ne kadar hasis ise söylemekte o kadar cömerttir.”[18] Yahya Kemal de Hamdullah Suphi’ye olan muhabbetini Türkçe üzerine bir yazısında “Hayatta bir meşale olan Hamdullah Suphi’nin –zevk îtibâriyle- çok güzel olan fikirleri lisâna dâir mülâhazalarıma bir ışık gibi vurdu”[19] sözleriyle dile getirmiştir. Bu karşılıklı hayranlık ve muhabbet, yıllar sonra Türk Ocağı yeniden açılırken de kendisini gösterecek ve Yahya Kemal’in 65. doğum yıldönümünün kutlanması, Türk Ocağı yeniden açılırken, ocağın ilk faaliyeti olacaktır.

         

         

        Türk Ocağı’nın Yahya Kemal’in Altmış Beşinci Yaşını Kutlama Toplantısı

         

        1931 yılında “aynı cinsten olan kuvvetlerin birleşmesi”[20] gerekçesiyle kapatıldıktan 18 sene sonra, 10 Mayıs 1949’da Hamdullah Suphi tarafından, ailesinin Horhor’daki Suphi Paşa Konağı’nda yeniden kurulan Türk Ocağı’nın ilk faaliyeti, Yahya Kemal’in 65. doğum yıldönümünü bir toplantıyla kutlamak olmuştur. Öncelikle, devrin önemli kültür ve edebiyat adamlarına bir mektup gönderilerek Yahya Kemal’le ilgili fikirlerini yazmaları isteyen Ocak yöneticilerinin amacı, bunlar arasından seçilecek yazıları altın bir defterde şaire sunmaktır. Toplantı öncesinde ve sonrasında gazetelerde birçok haber ve yazı çıkmıştır.[21]

         

        Yahya Kemal’in 65. doğum yıldönümü kutlama toplantısı İstanbul Üniversitesi’nin Laleli’deki konferans salonunda yapılır. Davetiyesi olmayanların içeri alınmayacağı önceden ilan edildiği halde, muazzam bir insan seli akar salona. Alkışlar arasında salona gelen Yahya Kemal, alkışları elleri kalbinin üstünde karşılar. Türk Ocağı başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in hazırladığı açılış nutkunu Türk Ocağı umumi kâtibi Dr. Fethi Erden okur. Hamdullah Suphi’nin hazırladığı fakat rahatsızlığından dolayı toplantıya katılamadığı için okuyamadığı nutukta, “Şair o sevda ve iman adamıdır ki, vatan, dere, vadi, ova ve bir parça taştan ibaret değildir” sözleri şöyle devam eder: “Yahya Kemal de kendi başına ayrı bir vatan iklimi, göklerde kenara çekilmiş münzevî bir dağdır.” İstanbul Üniversitesi adına kürsüye çıkan Profesör Ahmet Hamdi Tanpınar’ın konuşmasından sonra, Yahya Kemal’in hayatını anlatmak üzere kürsüye İsmail Habib Sevük çıkar. İsmail Habib, sık sık alkışlarla kesilen konuşmasını “Şiir sözün ses olması, musiki sesin nağmeye yükselmesidir” sözleriyle tamamladıktan sonra kürsüye şiddetli alkışlar arasında Yahya Kemal gelir. Kendisine gösterilen ilgi karşısında gözleri dolan şair, salonu dolduran binlerce gence şöyle seslenir: “Büyük milletim civanmert, vefakâr ve hassastır. Benim gibi basit ve yıllardan beri kendi kararınca çalışan bir işçiye gösterdiği bu sevgi bunu gösterir. Civanmert Türk gençliğine şükran duygularımı ifade edecek kelime bulamıyorum. Emin olun, bu toplantının manzarası hafızamda en kuvvetli bir hatıra olarak yaşayacaktır. Sağ olun, var olun.” Daha sonra tanınmış ses sanatkârı Necmi Rıza Ahıska’nın katılımıyla Itrî’nin “Nevakâr beste”si İstanbul konservatuarı ses ve saz heyeti tarafından icra edilir. Bu konuşmadan sonra şair yine gözyaşları arasında en sevdiği eserlerinden Itrî şiirini okur ve salon alkıştan inler. Eser bittiği zaman şair gözyaşlarını tutamaz ve heyecanı son haddini bulur. Hafif bir baygınlık geçiren Yahya Kemal, hayranlarının kollarında otomobiline götürülür. Toplantıda Nihad Sami Banarlı, Muallimler Birliği adına Nurettin Ergin, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti adına Halit Fahri Ozansoy ve Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti adına Muvaffak Benderli birer konuşma yaparlar.[22]

         

        O günlerde bir lise talebesi olan Orhan Okay, 18 yıl sonra yeniden açılan Türk Ocağı’nın düzenlediği toplantıya gösterilen büyük ilginin şahitlerinden biridir. Toplantıda Yahya Kemal’e gösterilen ilgiyi şöyle anlatıyor: “Yahya Kemal’i ilk defa 1948 yılında gördüm. Lise son sınıf talebesiydim. Edebiyat öğretmenimiz Behice Kaplan, Yahya Kemal’in 65. yaş günü kutlamasının Üniversite konferans salonunda yapılacağını haber vermişti. Soğuk bir Aralık günüydü. Şimdiki fen fakültesinin büyük salonunun içi, sıralar arasındaki boşluklar, giriş kapısı dışındaki koridorlara, hattâ konuşma kürsüsünün etrafına kadar büyük bir kalabalık. Şöhretin, yukarıda bahsettiğim bütün tehlikelerine rağmen siyâsî-ideolojik yönü hemen hiç olmayan Yahya Kemal için, o dönemde okur-yazar nispeti bugünkünden çok düşük, üniversite öğrencisi de İstanbul’da bugünkünün belki otuzda biri olduğu o yıl şiire veya şaire bu ilgi gerçekten harikulâde idi. Sadece şiir adına, Yahya Kemal için daha yakışacak bir ifadeyle saf şiir adına böyle bir ilginin bugün olabileceğini zannetmiyorum”[23]

         

        Türk Ocağı ilk kurulduğunda Yahya Kemal, birkaç şiir ile temayüz etmiş genç bir şairdir. Türk Ocağı 1931’de kapatıldıktan 18 yıl sonra yeniden açıldığında, zaman içinde büyük bir hayran kitlesi kazanmış olan ve şiirleri dilden dile dolaşan Yahya Kemal’e o gün gösterilen ilgi, aynı zamanda Türk Ocağı’nı kuran ruhun hâlâ ne kadar canlı olduğunu göstermektedir. Netice-i kelam, Yahya Kemal, Türk Ocağı tarihinde asla unutulmaması gereken çok önemli bir simadır. 


        


        

        [1] Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2008, s. 74.


        

        [2] A.g.e., s. 125.


        

        [3] Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal “Eve Dönen Adam”, Kapı Yayınları, İstanbul, 2008, s. 167.


        

        [4] Türk Ocaklarının kuruluşu için bkz. Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihî Gelişimi ve Türk Ocakları(1912-1931), Ötüken Neşriyat, İstanbul 2008; Füsun Üstel, Türk Ocakları (1912-1931), İletişim Yayınları, İstanbul, 1997; İbrahim Karaer, Türk Ocakları (1912-1931), Türk Yurdu Neşriyatı, Ankara, 1992.


        

        [5] Abdülhak Şinasi Hisar, Geçmiş Zaman Edipleri, Selis Kitaplar, İstanbul, 2005, ss. 343-344.


        

        [6] Ayvazoğlu, a.g.e., s. 510.


        

        [7] Hisar, a.g.e., ss. 360-361.


        

        [8] Hisar, a.g.e., s. 360.


        

        [9] Yahya Kemal, Siyasî ve Edebî Portreler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002, ss. 20-25.


        

        [10] Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal’e Vedâ, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 15.


        

        [11] Hisar, Yahya Kemal’e Vedâ, s. 16.


        

        [12] Hisar, Yahya Kemal’e Vedâ, ss. 16-17.


        

        [13] Hisar, Yahya Kemal’e Vedâ, s. 17.


        

        [14] Vedat Nedim Tör, “Devir Açan Şair”, Yahya Kemal için Yazılanlar içinde, Haz. Kazım Yetiş, Cilt 1, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 1998, s. 519.


        

        [15] Hisar, Yahya Kemal’e Vedâ, ss. 17-18.


        

        [16] Hisar, Yahya Kemal’e Vedâ, s. 18.


        

        [17] Hisar, Yahya Kemal’e Vedâ, s. 18.


        

        [18] Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, Haz. Şemseddin Kutlu, Kültür Bakanlığı, Ankara, 2000, ss.181-182.


        

        [19] Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2010, s. 101.


        

        [20] Türk Ocaklarının kapatılması tartışmaları için, bkz. Sarınay, a.g.e., ss. 359-370.


        

        [21] Ayvazoğlu, a.g.e., s. 31.


        

        [22] Toplantıya dair bilgiler 3 Aralık 1949 tarihli Akşam ve Son Posta gazetelerinin haberlerine istinad etmektedir.


        

        [23] Orhan Okay, Silik Fotoğraflar, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 113.  


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele