Büyük Türk Rauf Raif Denktaş’ın Ardından

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

        Kıbrıslı Türklerin mücadelesi ile ilgili bir çalışma yapmak amacıyla Temmuz 2010 tarihinde ailemle birlikte adadaydım.[1] Bu mücadelenin en önde gelen ismi olan ve çocukluğumdan beri izlediğim KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş ile görüşmeyi ümit etmekteydim. Ve bazı arkadaşlarım aracılığıyla randevu talebinde bulundum. Kendisinin cevabını beklerken bu büyük mücadelenin ön saflarında yer almış olan Dr. Fazıl Küçük’ün müzesi ve gazetesinin olduğu binaya gittim. Oldukça etkileyici idi. Halkın Sesi gazetesinin yöneticileri ile görüştüm ve çalışmanın bir ayağı olan Volkan’la ilgili bazı materyallere ulaştım. Oradaki görüşmemi henüz bitirmiştim ki, Denktaş’ın randevu talebimi kabul ettiği ve beni ertesi sabah beklediği haberini aldım. Çok mutlu olmuştum.

         

         

         

         

         

        Geçmişi düşündüm. Kıbrıs Barış Harekâtı olduğunda küçük bir çocuktum. Yalova’da tatildeydik. Geceleri karartma uygulanıyordu. Pencerelere battaniyeler kapatılmıştı. Biz bahçede oturuyorduk, mehtabın aydınlığında sohbetler ediliyordu. Ateş böceklerinin aydınlığı da vardı. Sürekli uçaklar geçiyordu. Olağanüstü şeyler oluyordu ama bir korku yoktu içimde. Çok sonra olayları tam olarak kavrayabilmiştim. Şimdi, o tarihe tanıklık ettiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

         

        Ertesi sabah ailemle birlikte, ofis olarak kullandığı binaya gittik. Henüz kendisi gelmemişti, bizi bekleme salonuna aldılar. Kısa bir süre sonra geldi. Öylesine sade, doğal, herhangi biri gibiydi. Oysa o çok büyüktü. Pek çok politikacının, devlet adamının rüyasında göremeyeceği şeyler başarmıştı. Öncelikle Toros kod adlı bir özgürlük savaşçısıydı. Savaşın hem organizasyonunda hem uygulamasında en öndeki isimlerden biriydi. Kendisine küçüklüğünden beri örnek aldığı Atatürk’ün izinden gitmişti. Onun ilkeleri doğrultusunda verdiği savaş sonrası yine onun gibi, bağımsız bir Türk Devleti kurmuştu. Bütün dünya kuruluşuna engel olmak istese de Cumhuriyeti tanımak istemese de o tüm dünyaya karşı dimdik durmuş ve kurduğu Cumhuriyeti sonuna kadar savunmuştu. Türk halkının babasıydı. Savaştığı Rumların arkasında Yunanistan vardı. Onlara karşı önce tek başlarına, daha sonra ana vatanla birlikte savaştılar. Fakat cephede savaş yeterli değildi. O cephede galipti. Ama sırada masa, yani diplomasi vardı. Müzakerelere katılmak ve bir ülkenin hakkını savunmak en az cephedeki savaş kadar önemlidir. Çünkü kanla kazanılanlar masadaki görüşmeler esnasında bir anda kaybedilebilir. Bunun bilincinde olan Denktaş, tıpkı Atatürk gibi, en az cephede olduğu kadar büyük bir başarı kazanmıştır. Türk halkının hakkını sonuna kadar korumuş, kazanımlardan geri adım atmamıştır. Tüm dünyanın hatta zaman zaman ana vatanın baskılarına rağmen dimdik duruşundan asla taviz vermemiştir. Onu büyük yapanlar sadece bunlar mıydı? Elbette ki hayır. Onu farklı ve büyük kılan özelliklerinin en önemlisi, politikacılarda çok nadir bulunan insanlığıydı. Gözlerinde yansımasını bulan, içten, mütevazı gülüşü ve insanlara verdiği değerdi. 

         

        Beni beklediğini söylediler, odasına girdim. Yıllardır televizyonlarda izlediğim o büyük insan, tıpkı düşündüğüm gibi o güzel gülümsemesi ve içten tavırları ile beni karşıladı. Sorularıma uzun uzun cevaplar verdi. O sırada küçük oğlum bekleme salonunda sıkılmış olacak ki bana bir şeyler söylemek için içeri geldi. Ben onu göndermeye çalışırken, “lütfen” dedi, “gelsin içeri”. Bekleyen başkalarının olup olmadığını sordu. Ailemin olduğunu söyleyince onları da içeri davet etti. Oğlumu yanına aldı, sohbet etti ve ona kendi çektiği fotoğraflardan oluşan bir kitabını hediye etti. Oğlum da onu çok sevdi. Benim şaşkınlığım ise giderek büyüyordu.

         

        Yanında bazı resimler vardı. Onları sordum. Tek tek anlattı onları. Köşede babasının resmi vardı. Onun yanında ise kaybettiği oğlunun resmi. Yıllar geçmişti evet ama acısı aynen duruyordu yüreğinde. Tam bir çınar diye düşündüm. Hayatta her şeyi görmüş, yaşamış bir ulu çınar.

         

        Bazı insanlar vardır. Hayatınıza değip geçerler. Belki bir dakika, belki bir saat belki de bir gün, ama bütün hayatınız boyunca hiç unutulmazlar. Değerlerini hiç yitirmezler. İşte ölümsüzlük bundan başka bir şey değil. O sadece Kıbrıs Türk halkının değil, kendisini Türk hisseden herkesin yüreğinde bir yere sahiptir ve yaşamaktadır.

         

        O gün bu büyük insanla yapmış olduğum görüşmenin metnini sizlerle paylaşmak istedim.

         

         

         

         

        Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Merhum Rauf Raif Denktaş ile 14 Temmuz 2010 tarihinde Yapılan, “Mustafa Kemal Atatürk ve Kıbrıs” konulu söyleşi.

         

         

        - Denktaş Bey, öncelikle söyleşi teklifimi kabul ederek beni onurlandırdığınız için size en derin teşekkürlerimi ve saygılarımı sunmak istiyorum.

         

        - Rica ederim. Buyurun.

         

        -  Türkiye’de yaşanan Türk Kurtuluş Savaşı ve 1923 yılında kurulan Yeni Cumhuriyet, Kıbrıs Türklerinin üzerinde nasıl bir etki yapmıştır?

         

        - 1923 yılında Cumhuriyet’in ilan edilmesine kadar, İstiklal Savaşı süresince burada camilerde dualar edilmiş, yardımlar toplanmıştır. Kıbrıs’ta İngilizlerin Çanakkale’den getirdiği esirlere yardım için çalışılmıştır. Bu şekilde bir milliyetçilik devam etmektedir. Buna karşın, Türk İstiklal Savaşı süresince Rumlar, Yunan ordusu Anadolu’da ilerlerken, Türk köylerine muazzam baskılar yapmışlar, “Sıra size gelecek siz köpekleri keseceğiz” demişlerdir. Bu dönemde geceleri sokağa çıkmak mümkün olmamıştır.

         

        Ben 1924 doğumluyum. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından 1 yıl sonra doğmuşum. Biz Atatürk’le, Atatürk menkıbeleriyle, Atatürk şiirleriyle büyüdük. İlkokullarda Gazi Paşa Kurtuluş destanını ağlayarak okurduk. Bu süreçte, 1931’de İngilizlere karşı Rum isyanı, Enosis isyanı vardır. Vali konağını yaktılar.[2] Bunun üzerine bizim bayraklarımız, milli şiirlerimiz, milli yazılarımız bile yasaklandı. Biz de Türk bayrağını görmek için hafta tatillerinde (önce Cuma idi tatil sonra Pazar oldu) Türk konsolosluğuna giderdik. Türk halkı için, Konsolosluğun önünden geçerek bayrağı görmek bir rutin haline gelmişti. 

         

        -  Soyadı kanunu çıktığında Denktaş soyadınızı almanız nasıl olmuştur. Ve soyadınızın anlamı nedir?

         

        - O sırada ağabeyim Türkiye’dedir. Tıbbiyeyi bitirmiştir. Bir kızı sevdiği için Türk tabiiyetine geçer. Denktaş soyadını o almıştır. Babamı yatıştırmak için seçilmiştir bu soyadı. Sen yargıçsın, adilsin, denk taş’sın deniyor. Denktaş adalet demektir. Ondan da bize kalmıştır.

         

        - Atatürk konusunu sonlandırırken sizden son bir yorum alabilir miyiz?

         

        -  Atatürk bizim meşalemiz olmuştur. Onu hiçbir zaman unutmadık ve unutturmadık. Bu nedenle de çok şey geldi başımıza. Hala da geliyor görüyorsunuz.

         

        -  Adadaki Rumlarla Türkler arasındaki çatışmaların artışında en büyük rol sahibi olan EOKA örgütünün kuruluşundan sonra yaşananları anlatır mısınız?

         

        -  Kıbrıs’ta Rum terör örgütü EOKA’nın saldırıları karşısında silahsız bir halk. Av tüfeklerini bile bir çağrı üzerine İngiliz idaresine teslim etmiş bir halk. EOKA ise Yunanistan Genelkurmayına bağlı. Yunanistan’ın Dışişleri bakanı tarafından yol gösterilen hem siyasi hem vurucu bir örgütle üzerimize yollanmış bir hareket. Halkın boyun eğmeyeceği bir durum. Her yerde küçük küçük başkaldırılar halinde karşı hareket başlıyor. Lefkoşa’da gençler Dr. Küçük önderliğinde Rumların yaptığına karşı bir reaksiyon olarak büyük bir nümayiş düzenleniyor ve “ENOSİS’e hayır!” sloganları atıyorlar. Ayrıca Türkleri öldürmeye başladıktan sonra herhangi bir olayda eğer Türk gençleri zarar görmüşse, Türk mahallelerinde Rumlara ait her şeyi, örneğin Rum dükkânlarını yakmak ve yıkmak gibi reaksiyonlarla Türklerin boyun eğmeyeceğini göstermeye çalışıyorlar. Dr Küçük de bu arada Türklere konuyu anlatmaya çalışıyor.[3]

         

        -  Türkiye’nin Kıbrıs sürecine müdahil olması nasıl gerçekleşmiştir?

         

        -  Dr. Küçük’ün Türklere konuyu anlatmaya çalıştığını söylemiştim. Türkiye’ye gidip geliyordu. Aldığı cevap, “Bir şey olmaz merak etmeyin İngiltere adayı bırakmaz rahat olun” şeklindeydi. En sonunda Menderes hükümeti gelince ilgi artıyor. Zaten Rumlar artık Türklere de vurmaya başlayınca, Türkiye ilgisiz kalamıyor. Gençlik ayağa kalkıyor, gösteriler devam ediyor. Bu Türkiye’yi angaje etmek için doktora yarıyor. Böylece Volkan zaman içinde ses veren büyük bir örgüt haline geliyor. Ama ses veren sadece, başka bir şey yok.

         

        En önemlisi TMT’yi niçin kurduk. En son iki kişi öldürülmüştü. Litra yolunda iki Türk öldürülmüştü. Yine büyük bir nümayiş, büyük bir olay gerçekleşmişti. Dr. Küçük’ün evinin olduğu Girne Caddesinde büyük bir protesto oldu. O sırada bir İngiliz komutanı jipi ile doktora geldi ve “Mesaj alınmıştır, kalabalığı dağıtın artık yoksa daha büyüyecek bu iş. Rum tarafı iyice hazırlandı. İş büyürse can kayıpları olacak” dedi. Bunun üzerine Dr. Küçük jipe bindi ve göstericileri “Tamamdır arkadaşlar sesimiz duyulmuş mesaj alınmıştır” diye yatıştırdı. Her zaman yaptıkları gibi. Ben Dr. Küçük’ün evindeydim. Bu olayın üzerine yürümeye çıktım. Biraz bunalımdaydım ve Atatürk meydanına doğru yürüyorum. Lise mezunlar birliği başkanı Burhan Nalbantoğlu arkadaşım geldi. “Burhan bu böyle gitmez. Bir tarafta Yunan Genelkurmayına bağlı, siyasetle uyum içinde bir teşkilat, nerede vuracağını nerede duracağını biliyor. Diğer taraftan burada. Bir nümayiş bir gösteriş ama İngiliz dur deyince duruyoruz. Böyle şey olmaz durum felakete gidiyor.” dedim. O sırada ben savcıyım ve istifamı verdim. Henüz kabul edilmedi. Ama kabul edilmesi için uğraşıyorum. İşin içinde olduğum için İngiliz’in Rumlarla anlaşmak istediğini bunun için de tavizler vereceğini biliyorum. Bunu Dr. Küçük’e söylüyorum o da konsolosluğa duyuruyor. Bu kısır döngü içinde süre geçiyor.

         

        Arkadaşım Nalbantoğlu, konsoloslukta çalışan Kemal Tanrısevdi isimli bir memurla konuşmuş. Gece bana geldi. “Seninle tanışmak isteyen biri var hadi gidelim” dedi, gittik. Tanrısevdi, “Biz sizi uzun zamandır izliyoruz. Güvenilir bir kişiliğiniz var. Türkiye’ye bağlısınız. Nalbantoğlu’na söylediğiniz iş gereklidir, bunu yapalım” dedi. Sabaha kadar oturduk, konuştuk ve TMT’nin ilk tanıtım broşürünü hazırladık. Broşürde Volkan’a teşekkür ediyoruz ve TMT’nin kurulduğunu söylüyoruz. Ben o sırada Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu başkanıyım ve halk içinde güvenilirliğim var. Bütün partiler köyler bütün kuruluşlar buna üye. Dr. Küçük eski başkanla arası açık olduğu için beni seçtirmişti başkanlığa.[4] İngiltere bu oluşumu engelleyememişti çünkü kültürel ve ekonomik bir kuruluş olarak siyasetin dışında bir kurum olarak görülüyordu. Ama aslında tam içindeydi. Neyse halkın bana güveni var. Onun için benden çıktığını bildikleri için Volkan’daki arkadaşlar dahi kabul ettiler. Onların içlerinde bizim güvendiklerimizi TMT’ye aldık.

         

        Ancak ikinci toplantıda; “Biz bir liste hazırladık. Falan kişilerden 500 veya 150 neyse, şu kadar para toplayıp bununla silah alacağız.” dediler. O zaman “Durun, ben bu işte yokum” dedim. “Bugün para istediğiniz adamlar hem para vermez, verse dahi ertesi gün, olmadı ertesi ay silahlar nerede diye sorar. Teşhir etmeniz gerekir ki gösteremezsiniz. Benim istediğim EOKA’ya karşı Türk Hükümetine ve Genelkurmayına bağlı bir kuruluştur. Biz teşkilatçılığı bilmeyiz. Kıskançlıktan ve benzeri nedenlerden birbirimizi öldürürüz. Hareketi Türkiye’ye bağlamazsanız, silahları Türkiye’den getirmezseniz, para toplayacaksanız ben yokum” diyerek onları ikna ettim ve istediğimi yapmak üzere, Kasım 1957’de beni yetkili kıldılar.

         

        İlk kez Ocak ayında Dr. Küçük’le Türkiye’ye gittim. Ankara’da Fatin Rüştü Zorlu’yu ziyaret ettik. Allah rahmet eylesin.[5] Doktor, Kıbrıs meselesini konuştu ve ihtiyaçlarını duyurdu sonra ben söz aldım. “Biz böyle bir teşkilat kurduk. Rumlar bu işi EOKA ve Yunanistan’la birlikte yürütüyorlar. Türkiye bize bu konuda yardımcı olmazsa bu iş burada biter. Onun için sizden silah istiyoruz.” dedim. Buna karşılık bize sordular “Biz şimdi size silah göndersek alabilir misiniz?” Ben o gençlik ve tecrübesizlik içinde “tabi alırız” diyordum ki, Dr. Küçük, “Konuyu biraz inceletin, nasıl yapacaksınız. Aksi takdirde yakalanırsanız Türkiye zor durumda kalır” dedi. Aslında Fatin Bey’in de Adnan Menderes’i ikna etmek için zamana ihtiyacı varmış. Zaman kullanıldı ve 9 ay sonra Türkiye bize ilk uzmanlarını, Bayraktar ve yardımcılarını gönderdi, İş bankası müfettişi ve öğretim müfettişi adı altında. Bundan sonrasını İsmail Tansu’nun kitabından izleyebilirsiniz.[6] Emri aldığı günden itibaren olayları biliyor. Kitap, “emir oldu ve biz kurduk” diye başlar. Ancak bu teşkilat önceden kurulmuştu. Biz, mevcut teşkilatı 9 ay sonra teslim etmiştik. Propagandaları, yayınları, köylerdeki örgütlenmesiyle, adamlarıyla zaten maneviyat ayaktaydı. Bir şeyler vardı ama bilinçli bir kuruluş değildi.

         

        Arkadaşlar geldikten sonra, bir kısmı benim avukatlık büromda, bir perdenin arkasında, Kuran ve silah üzerine yeminlerini ettiler. Halkta da büyük istek ve heyecan vardı. Böylece büyük bir kuruluş ortaya çıktı. 1963’de Rumların saldırısında[7] eğer TMT’nin hazırlığı olmasaydı, kayıp çok daha fazla olurdu. 1960 anlaşması yapılıp barış sağlandığında silahları gömmüştük. Çanakların[8] yerlerini çok az kişi biliyordu. Bunlar yeniden çıkarıldılar ve bütün direniş 11 yıl TMT sayesinde devam etti. 1974 tarihinde gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Kolordu Komutanı olan Ersin Paşa “TMT’nin kontrol altına aldığı yerler olmamış olsaydı biz çok daha fazla zayiatla adaya çıkardık” demiştir. Harekâtın başarıya ulaşmasından sonra ilk iş TMT’yi lağvetmek oldu çünkü resmi olarak Türkiye’den Silahlı Kuvvetler Teşkilatı gelmişti, artık gizli bir yer altı teşkilatına gerek yoktu. Kısaca TMT, tarihi bir direniş teşkilatıdır.

         

        -  Siz Kıbrıs Türk halkı için olduğu kadar Türkiye Cumhuriyeti için de bir efsanesiniz. Sizin emekleriniz, Türk halkı adına çektikleriniz, yaşadıklarınız ve siz daima bir ışık olarak halkın gönlündesiniz. Çok değerli zamanınızı bize ayırdığınız ve çok değerli anılarınızı bizimle paylaştığınız için sonsuz teşekkürler.

         


        


        

[1] Dilek Yiğit Yüksel, “Kıbrıs Türk Milli Mücadelesi (1914-1958)”, ÇTTAD, VIII/18-19, (2009/Bahar-Güz), s.s.161-184


        

        [2] Kıbrıs olayı nedeniyle Selanik’teki İngiliz başkonsolosluğu önünde bir gösteri yapıldığına dair, TC Dışişleri Bakanlığından Başbakanlığa gönderilen bir yazı, Kıbrıs’ta yaşananların Yunanistan’da nasıl derhal yankı bulduğunu göstermesi açısından anlamlıdır.BCA 235-590-35.


        

        [3] Dr. Küçük, o yıllarda devamlı olarak Türkiye’ye gider, ancak oradaki hükümetlerden beklediği yakınlığı göremez. Bunun üzerine Kıbrıs davasını Türk milletine mal edebilmek için Anadolu’yu karış karış gezer. Türk halkına Kıbrıs’ta başlattığı mücadeleyi anlatabilmek için büyük şehirlerde mitingler düzenler. Yorulmaksızın verdiği mücadele Türkiye halkının tüm birimleri tarafından kabul görür. Dr. Fazıl Küçük’ün Yaşamı, Liderimiz Dr. Fazıl Küçükbaşlıklı müze tanıtım dokümanı.


        

        [4] Eski Başkan, Faiz Kaymak’tır.


        

        [5] Fatin Rüştü Zorlu’nun Kıbrıs meselesindeki tavrı ve rolü ile ilgili ayrıntılı bilgi için Cemal Fersoy, Fatin Rüştü Zorlu, Hun Yayınları, İstanbul, 1979; Semih Günver, Fatin Rüştü Zorlu’nun Öyküsü, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985; Levent Ayabakan, Fatin Rüştü Zorlu’nun Hayatı ve Kıbrıs Meselesi, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Kars, 2007.


        

        [6] Ancak Tansu’nun kitabında TMT’nin kuruluşu konusu, “TMT bazı çevrelerce iddia edildiği gibi, daha önce var oldukları ileri sürülen ve ne amaçla kuruldukları belirsiz herhangi bir örgüt üzerine oturtulmamıştır.” şeklindedir. Ayrıca, TMT’nin kuruluş tarihi konusunda da farklılık vardır. Rauf Denktaş Kasım 1957 tarihini verirken, Tansu’nun kitabında 1 Ağustos 1958 tarihi bulunmaktadır. İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Minpa Matbaacılık, Ankara, 2001, s.57.


        

        [7] Türklerin önemli kayıplar verdiği Kanlı Noel olarak adlandırılan olaylar. “1963 yılının Noel arifesinde 59 Türk öldürülmüştür. Kıbrıs Türkleri ölüleri için matem tutmaktadır. Ancak katliam yeni başlamıştır.” Harry Scott Gibbons, Kıbrıs’ta Soykırım, Çev.: Erol Fehim, Near East Publishing, Ankara, 2003, s.135; bkz. Abdulhaluk Çay, Kıbrıs’ta Kanlı Noel-1963, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1989. Yaşanan olaylar üzerine yapılan bir film. Bkz. Önce Vatan, Yönetmen ve senarist: Duygu Sağıroğlu, 1974.


        

        [8] TMT içinde, silahların gömüldüğü yerlere çanak adı verilmekteydi.


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele