Milliyetçilik, Sosyal Teori ve Tuhaf Sayıklamalar

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

        Milliyetçiliğin teorik çerçeveden ele alınışının, modernleşme süreciyle paralel yürüdüğünü söylemek mümkündür. Felsefi, iktisadi, hukuki yönlerden oldukça karmaşık gelişmeleri barındıran bu durumun tarihçilere yansıyan yönü, “insanlığın doğası kanunlarının” olmadığı, “zamansız, mutlak, geçerli doğruların” bulunmadığı, insanlığın, farklı tarihi tecrübelere sahip olduğu noktasından hareketle “millet”in araştırma sahasına girmesi olmuştur. Doğal hukuk meselesinin aşılması, tarihçilere bu fırsatı vermiştir. Berlin 1810, Paris 1812’de akademik tarih kürsülerine kavuşmuştur. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sosyoloji ve psikoloji de sürece dâhil olacaktır.[1]

         

        Tıpkı sosyalizm ve liberalizmde olduğu gibi milliyetçilik de fikri tartışma alanına modern bir siyasi doktrin olarak girmiştir. Bu noktada Delanty ve O’Mahony’nin modernleşmenin devlet şekillenişi, demokratikleşme, kapitalizm ve kültürün entelektüelleşmesi dinamiklerine atfen, milliyetçiliğe yaptıkları vurgu oldukça dikkat çekicidir. Bu akademisyenlere göre, modernleşme ile birlikte devlet, toplumun bütününü kuşatan bir odak haline gelir. Siyasi bölge bütünlüğünün oluşturulabilmesi, kültürel millet olgusunu cezbedici bir hale sokar. Devlet, kendisine ait olmayan unsurları ayırma ihtiyacındadır. Gene milliyetçilik, eşitlik ve self determinasyon prensipleriyle demokratikleşme sürecine katkı sunar. Hem Amerikan hem de Fransız devrimlerinde toplumu vatandaşlık temelinde bir arada tutma çabası, milliyetçiliği, Batı Avrupa modernitesinin bir parçası kılmıştır. Kapitalizm bile sebep olduğu sosyal çatışma alanlarını yatıştırma noktasında, milliyetçiliğin kolektif aidiyet tasarımına ihtiyaç duymuştur. Nihai olarak, modern kültür, bilginin kurumsallaşması, üniversiteleşmesi, özgürleşmesi ile milliyetçiliği entelektüel bir üretim alanına taşımıştır.[2]

         

        Olgunun modernleşme ile böylesine iç içe oluşu, millet ve milliyetçilik meselesine “modernist” bakışları belirleyen temel faktör olmuştur. Elie Kedourie, J. H. Kautsky, S. N. Eisenstadt, W. C. Smith, E. J. Hobsbawm, Ernest Gellner gibi pek çok araştırmacıyı bu minvalde değerlendirmek mümkündür.[3] Aralarındaki vurgu farkları gözden uzak tutulmaksızın, akademik yazında önemli bir yer tutan mezkûr yaklaşımın en kritik önermesi, sanayi öncesi toplum şekillenişlerinde millete ve politik yapılanmalarında milliyetçiliğe rastlanılmadığı söylemidir. Bu nokta oldukça mühimdir; zira millet ve milliyetçilik modernitenin spesifik şartlarında ortaya çıkan bir tür “ürün, inşa, icat, tahayyül” ise postmodern bir evrede veya modernliğin koşullarının değiştiği bir durumda, objektif bir gerçeklik olarak millet ve milliyetçilikten söz edilemez. Nitekim “hayali cemaatçi” anlatımı bu değerlendirmeye oldukça bol malzeme vermektedir. Nihayetinde “hayal edilmiş bir topluluğun” gerçekliğinden söz edilemez.[4]

         

        Olgunun modernliğine gönderimde bulunan anlatının bir diğer yönü de yaşanılan dönemler itibariyle büyük alt üst oluşların faturasının, doktiriner manada milliyetçiliğe kesilmesi olmuştur. Avrupa yazınında iyi Batı – kötü Doğu ayrımı ile billurlaşan bu tasavvur, II. Cihan Harbi neticesinde hızlanan küresel ölçekte kurum arayışları ile birlikte bir tür kozmopolitizmin yürürlüğe sokulmasını beraberinde getirmiştir. “Alman milliyetçiliği kötüdür, irrasyoneldir, despotiktir, ucu bucağı belirsiz folk türünden kavramlarla astarlanmıştır…” diyenler, İngiltere, Fransa, ABD’de birey haklarına değer veren, vatandaşlık temelli, rasyonel, demokratik, liberal bir milliyetçiliğin meşruluğunu söylemekten imtina etmemişlerdir. Tekraren, ayrımcı bir politik imajla yüklü olsa bile, bu iyimser bakış da uzun sürmemiş, ulus üstü yapılanmaların bireyi, milli devlet formlarının aşınmasında aranmıştır. Herkesin dünya vatandaşı olduğu bir dönemde, millete aidiyet, ilkel bir durum gibi mütalaa edilmiştir.[5]   

          

        Doktorasını Gellner’in talebesi olarak tamamlayan Smith, hocasının ve ardıllarının değerlendirmelerine yönelik olarak, akademik seviyesi bir hayli yüksek, bizzat hocası “alanın en iyisi” diyor, köklü tenkitlerde bulunmuştur.[6] Bu noktada onun, Anderson’un “hayali cemaatçi” tutumuna yönelik tenkitleri oldukça dikkat çekicidir:

         

        1. Eğer millet, hayal edilen bir topluluksa, semantik açıdan parçasının görünmesi, kendisini oluşturan bireylerin erimesi gerekmektedir. Kültürel temsil bile bu noktada mümkün değildir. Pek çok insanın aidiyet hissettiği bağlılıklar, politik kurumlar, toprak, gelenek ve bunlar için kendini feda duygusu… Her şey anlamsızlaşır.

         

        2. Zihni bir durum olarak hayal, ferdi iken, nasıl oluyor da milletleşebiliyor, bu geçişgenlik nasıl mümkün olabiliyor? Hâlbuki onun dışa vurulması zihni, hayali değil, derin duygusal bağlıklarla mümkün olabilecek bir durumdur.

         

        3. Bireylerin gönüllü katılımı, farklı etnilerin konuştuğu ortak dil (lingua franga), devamlılığı sağlayan kültürel, tarihi formlar, politik müesseseler karmaşık bir durum olan millet olgusunu açıklar.[7]

         

        Smith, milletlerin tarihi, doğal bir kategoriye tekabül ettiğini söylerken “etnik çekirdek” kavramını kullanır. Tarihin belirli bir evresinde çatırdayan çekirdek, etrafındaki farklı etnileri kendi kültürel formlarında terkipler. Bu manada millet, ırki, etnik homojonite değil, politik, tarihi, iktisadi, coğrafi bir bütünlüğe tekabül etmektedir. Milletin ve milliyetçiliğin bu kadar yıpratıcı gelişmeye rağmen buharlaşmamasının hikmeti de sadece modernlikle izah edilemeyen hususiyetlere sahipliğindendir. Esasen “Lingua franga” kavramını, tarihi gelişmeyi açıklayan bir durum olarak değerlendirmekte bir sakınca yoktur.[8]

         

        Teorik çerçeveden bakıldığında pek çok akademisyenin, milletlerin tarihi köklerine atıf yaptıkları görülmektedir. Greenfeld’in, XVI. yüzyıl İngiltere’sinde, “nation” kavramının ülke halkının bütününü kuşatan bir şekilde kullanıldığına dair belgelerden söz etmesi oldukça anlamlıdır. Benzer bir şekilde Armstrong, Barth gibi akademisyenlerin modernist yaklaşımlara tenkitleri de dikkate alınmalıdır.[9] Gene Hutchinson’un, milli devletlerin ve milliyetçiliğin küreselleşme trendleriyle çekilivereceği sanısında bulunanların naifliğine dikkat çekmesi de anlamlıdır.[10]

         

        Devletlerin Esas Teşkilat Hukukları dikkate alındığında, milliyetçilik ve milli devlet formlarının, Smith’in portresini çizdiği çerçeveye uyacak şekilde geliştiği hususu, gözden kaçacak gibi değildir. Farklı etnileri, meşruti monarşisinde bir arada tutan Birleşik Krallık bile İngiliz vatandaşlığını tartışmamakta, Birleşik Krallık Parlamentosunun egemenliğin nihai sahibi olduğuna vurgu yapmaktadır.[11] Almanya’nın durumu da farklı değildir. Federal sistem, milletin bütünlüğünün temsilcisi olarak takdim edilmekte (m.22), vatandaşlık bağı Alman kimliği ile ifadelendirilmekte (m.16) ve hepsinden önemlisi, başlangıç kısmında, Tanrı ve insanlık önünde Alman halkının sorumluluğuna vurgu yapılmaktadır. Fransa ise zaten milli hâkimiyet prensibinin kuruculuğu ile övünen bir akademik birikime sahiptir. Anayasanın daha başlangıç bölümünde “Fransız”ların bu mirasa sahip çıkacağına vurgu yapılmaktadır.[12]

         

        “Alman, Fransız, İngiliz” kavramlarına yapılan vurgular oldukça dikkat çekicidir. Bu durum, Federal Avrupa Birleşik Devletleri projesinin, milli devletlerine sadakatle bağlı entelektüellerin hegemonik arayışlarının ifadesi olduğu değerlendirmesine hak verdirecek bir görüntü arz etmektedir.[13]

         

        Kavram, modern dünyada, ufuk açıcı bir şekilde güzergâhına devam ederken, Türkiye’de seviyesi bir hayli düşük münazaraların yaşanması, oldukça hazin bir durumdur. Kurucu liderin farklı zaman ve mekânlarda söylediklerinden bir ideoloji tevarüs edip, kendi marjinalliklerine onun başarısını gölge yapanlarla, modernist teorinin müritleri arasındaki münazara, ayrılıkçı hareketin de devreye girmesiyle, tarafların tuhaf sayıklamalarına dönüşmüştür. Müfrit inkılâpçı – devrimci – milli demokratik devrimci olanların bugün karar kıldıkları adres “ulusalcılık” olmuştur. Türk milli devletinin Esas Teşkilat Hukuku’nu ortadan kaldıran 27 Mayıs Darbesi’nin ardından Cumhuriyet’e numara verenlerin, Meclis Zabıtlarını bile sıfırdan başlatanların, Türklüğe sahip çıkıyor görünmeleri, muârızlarını güçlendirmekten başka bir netice vermemektedir. Bundan daha vahim olanı ise Marksizm’de tutunamayıp liberallikte karar kılanların hâkim bir münevver zümre edasına bürünmeleridir. Bu kadronun büyük bir bölümü Türk burjuvazisinin önemli simalarından Cem Boyner’in genel başkanlığında 22 Aralık 1994’te kurulan Yeni Demokrasi Hareketi’ne destek vermişti. Hatta partileşme sürecinde aktif bir şekilde görev alanlar bile olmuştu. Bu münevverler nazarında Türkiye, postmodern hakikatlerin evresine gelmişti. Milliyetçilik, milli devlet, milli hâkimiyet prensipleri önemini kaybetmişti. Mühim olan bireydi. Cumhuriyet zaten demokrasi özürlüydü. Onun için gerekirse II. Cumhuriyet’e geçilmeliydi. Şarkta cereyan eden hadiseler, Türk milliyetçiliğine mesafe koymanın zamanın gelip de geçtiğini söylüyordu. Milliyetçilikten arındırılmış liberal değerler tek çözüm yoluydu.[14] Evet, söylenilenlerin hulâsası buydu. Ne oldu? Onların hayali cemaat olarak vehmettikleri millet, 1995 genel seçimlerinde, bu Türkiye’nin en münevver hareketine, medya ve burjuvazinin yoğun desteğine rağmen, %0,48 oyu zor vermiştir.[15]

         

        Eski Marksist, yeni liberal zümrenin millet nezdinde itibarı hep böyle olmuştur. Düşünce hürriyeti açısından, kimi okumuşların böyle tercihlerde bulunmasında yadırganacak bir şey yoktur. Bugün dramatik olan durum, milletle irtibatını, Türk Yurdu dergisinin 1959 yılı Ağustos sayısında dile getirdiği Malazgirt ruhuyla kuran iktidar partisinin, Türk milliyetçiliği haricinde her düşünceyle ittifaka girebilen “İslamcı” tipler üzerinden, mezkûr münevverlerle koalisyon görüntüsü vermesidir. Aksi taktirde, sarhoş masasında bile söylenmeyecek olan, “Türk milleti diye bir şey yok kardeşim!” sayıklamalarını, sabah – akşam, bu vakur millet, niye dinlemek zorunda kalsın ki?...

         

        “%0,48”, danışmanlara bir şey söylemeli.

                                               


        


        

        [1] Paul Lawrence, Nationalism History and Theory, Pearson Education, New Yor, 2005, s.21.


        

        [2] Gerard Delanty and Patrick O'Mahony,Nationalism and Social Theory, Modernity and the Recalcitrance of the Nation,Thousand Oaks, London 2002, s.9 – 17.


        

        [3] Anthony D. Smith, Nationalism and Modernisim, A Critical Survey of Recent Theories of Nations and NationalismRoutledge, London 2006, s.24.


        

        [4] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Çev.: İskender Savaşır, Metis Yay., İstanbul 1993, s.20.


        

        [5] Milliyetçilikte ayrımlar için bkz., Hans Kohn, The Idea of Nationalism. A Study in its Origins and Bacground, Macmillan 1944. Milliyetçiliklerin artık bittiği noktasında bkz., E.H. Carr, Nationalism and After, London Macmillan 1945, Gene milli devletlerin aşındığı noktasında K. Ohmae, The End of the Nation State, The Rise of  Regional Economies, Free Press New York 1996.


        

        [6] Lawrence, a.g.e., s.191.


        

        [7] Smith, a.g.e., s. 137 – 138.


        

        [8] Anthony D. Smith, Milli Kimlik, Çev.: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., İstanbul 1994, Anthony D. Smith, Ulusların Etnik Kökeni, Çev.: Sonay Bayramoğlu, Hülya Kendir, Dost Yay., İstanbul 2004, s. 22 – 25. 


        

        [9] Lawrence, a.g.e., s.186 – 187.


        

        [10] John Hutchinson, “Milliyetçilik, Globalizm ve Medeniyetler Çatışması”, 21.Yüzyılda Milliyetçilik, Der.: Umut Özkırımlı, Çev.: Yetkin Başkavak, İBÜ Yay., İstanbıl 2008, s.84.


        

        [11] Colin Turpin, British Government and the Constitution, Text, Cases and Materials, Butterwortths, London 1994, s.212 – 219.


        

        [12] Constitutions of Some of the European Union States, Repuplic of Ministry of Justice, Ankara 2011, s.175 v.d.


        

        [13] Lawrence, a.g.e.


        

        [14] Partinin ideolojik çerçevesi ile liberal olarak nitelenen aydınların görüşleri büyük bir oranda örtüşüyordu. Daha önce ve sonra siyasete mesafeli durmuş kalemlerin kadro içerisinde görülmesi bundandı. Bkz., Suna Tekel, Siyaset Sosyolojisi Açısından “Yeni Demokrasi Hareketi”nin Partileşme Süreci, HÜSBE Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1996, s.55 v.d.


        

        [15] http://tr.wikipedia.org/wiki/Yeni_Demokrasi_Hareketi.


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele