Türkiye Niçin Ayrış(a)maz?

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

        Her şey P. A. Andrews’in 1989’da Türkiye’deki Etnik Gruplar isimli eseri yazmasıyla başladı. Özgeçmişinde mimar olduğu belirtilen Andrews, pek çoğu sosyoloji öğrencileri tarafından hazırlanan mezuniyet tezlerine dayanarak Türkiye’nin etnik yapısını ortaya koyma iddiasındaydı. Dışarıdan bir gözle Türkiye’de yaşayanları tasnif etmeye çalışan bu araştırmacı, eserinde 47 ayrı etnik grup oluşturmuştu. Türkmenlerle Yörükler, Azerilerle Türkler, Balkarlarla Karaçaylar gibi Türk topluluklarını ayrı etnik gruplar olarak gösteren Andrews, ülkedeki sayıları onlarla ifade edilebilecek toplulukları da birer grup haline getirmişti.[1] Bu tasnif sosyal bilimlere ait derinlikten yoksundu. Bir bitki ya da böcek sınıflandırması yapmakla Andrews’in tasnifi arasında pek bir fark yoktu. Türklerden ayrı gördüğü toplulukların bu ülkede bulunma sebeplerini sorgulamayan yazar, Türkiye’de yaşayanları derinliği olmayan bir zaman diliminde, çeşitli zorunluluklardan bir araya gelen bir insan topluluğuymuş gibi algılama ısrarcılığındadır. Andrews’in eserini okuyanlar, dünyanın her yerinden yeni keşfedilen Amerika ve Avustralya kıtalarına giden ya da işgücü ihtiyacını karşılamak maksadıyla çeşitli ülkelerden Almanya’ya gelen insanlarla Türkiye’dekiler arasında çok fazla bir fark göremez. Toplumsal dinamikler açısından böylesine sığ bir satıh üzerinde hazırlanan eser, bu ülkede yaşayanları sıradan bir insan topluluğu olmaktan çıkaran değerleri ortaya koyamamıştır. Haliyle kitabın başlığındaki iddia ile içindeki bilgilerin boşluğu karşısında şaşkınlığın ötesine geçerek bu görüşlerin dayandığı ilmî temelleri sorgulayanlar, büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Zira onun kullandığı kaynakların sosyolojik ya da tarihî kıymeti azdır. Lisans seviyesindeki bilgilerle böyle iddialı bir çalışma hazırlamak konuya ilgi duyanlarda hüsrana yol açar. Ancak dünya literatüründe Türkiye’nin etnik yapısı üzerine yapılan çalışmaların büyük kısmında Andrews’e atıf vardır ve onun iddiaları tekrarlanana tekrarlana adeta sorgulanamaz gerçekler halini almıştır. Türkiye’de yaşayanların birbirleri hakkında ne düşündüğünün hiç bir önemi olmadığı ortamda insanların kendisini nasıl ifade ettiğinin de kıymeti yoktur. Böylece Türkiye’de yaşayanlara bir başkasının ifade tarzıyla, Andrews ve haleflerinin terminolojisiyle bakmak yaygınlaşmıştır.

         

         

        Çok Kültürlülük Bakışı ve Türkiye

         

        Türkiye üzerine çeşitli projeleri bulunan ülkeler/kurumlar, amaçları doğrultusunda kitle kontrolü yapabilme peşindedir. Sosyal ve kültürel analizler yaparak halkın belirli kesimlerinde sempati grupları oluşturma çabası içerisindeki bu çevreler, hedef aldıkları kitle ile ana unsur arasında olabildiğince ayrılık çıkarabilmeyi amaçlamaktadır. Büyük ölçüde birbirine benzeyen insanların arasındaki küçük farklılıkları mercek altına yatırarak bu farklılıklar üzerinden politika üretmek, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de nüfuz grupları oluşturmanın en kullanılır yöntemidir. Hedef seçilen kitleye göre kültür projeleri üreten bu çevreler, bunun için tarihi yeniden yazmaktan tutun da alfabe uydurmaya kadar her yolu deneyebilir. Bunlar amaca ulaşmak için mubah yollar olarak kabul edilir, yeter ki hedefteki kitlede istenilen davranışlar oluşturulabilsin.

         

        Farklı köklerden gelen, ortaklıkları yok denecek kadar az olan halkları bir araya getirebilmek için erime potaları icat eden zihniyet, birbirine tıpa tıp benzeyen insan topluluklarını ayrıştırabilmek için akla hayale gelmedik sınıflandırmalar yapabilmektedir. Ruanda’da Tutsilerle Hutuları birbiriyle çatıştıracak bir ayrılık bulmaya çabalayan güç, soyları, dilleri, dinleri, kültürleri bir bu iki grubun Tutsilerini soylu, Hutularını avam ilan ederek onları iki farklı sınıf haline getirmiş ve bu sayede birbiriyle savaştırmıştır. Bu savaşın maliyeti 800.000 insanın yaklaşık 3 ayda öldürülmesidir. Yakın tarihin bu acı örneği bile bölünmenin sonu olmayacağının, sosyal bakımdan güçsüz olmanın varacağı trajik sonuçların göz önündeki örneğidir. Binlerce yıldır devam eden bir tarih kuralı kendisini yine göstermiştir: Güçlü olanlar bu gücünü karşısındakini güçsüzleştirebildiği ölçüde koruyup büyütebilir. Konuyla ilgisi boyutunda ise küresel güçler kendisi güçlü olabilmek için çok küçük bir ortaklığı bile öne çıkararak halkını onun etrafında birleştirip sosyal dokusunu sağlamlaştırma çareleri ararken, karşısındakinin küçük farklılıklarını kullanarak onları dağıtmak çabasındadır.

         

        Andrews’in eserine de hâkim üslup olan çok kültürlülük, Avrupa’nın kendisine bakış açısının dünyaya bakıştaki yansımasıdır. Avrupa’daki etnik ve kültürel yapının oluşmasındaki izler takip edildiğinde küçük klanların birleşmesiyle bugünkü siyasi yapının ortaya çıkması, feodaliteden mutlak krallıklara, oradan da Fransız Devrimi’nin etkisiyle ulus devletlerin oluşmasına uzanan bir gelişme göstermiştir. Bu süreçte her devlet birbirinden oldukça farklı olan pek çok unsuru bünyesinde toplamak gibi bir zorunlulukla karşılaşmıştır. Bu zorunluluk öyle bir şeydir ki bazen bir kantonda konuşulan dil ile yandaki kantodaki arasında hiçbir benzeşme olmadığı gibi mezhep anlaşmazlıkları sebebiyle on yıllarca birbirinin kanını akıtmaktan çekinmeyen inanç sahipleri de aynı devlet vatandaşı olmuşlardır. Ancak bunlar birbiriyle aynı apartmanda bile komşuluk yapmayı reddedecek kadar bile birbirinden zihnen ayrılan topluluklardır. Birbirlerine tahammül etme çizgisinde aynı coğrafyada bir arada olan pek çok Avrupalı topluluğa rastlamak mümkündür. Benzer şeyler ABD için de örneklenebilir. İşte Andrews’in ve pek çok Batılı araştırmacının Türkiye’ye ve diğer pek çok ülke ve topluluğa bakışı bu ana fikir üzerinde gelişir, onları da kendileri gibi algılama eğilimdedirler.

         

         

        Türkiye’de Kim Kimin Nesi Oluyor?

         

        Batı’ya hâkim olan çok kültürlü[2] bakış açısıyla Türkiye’yi tarif etmek zordur. Çünkü bu ülkede herkes birbirinin bir şeyidir. Türkiye’deki sosyal bağlar oradakilere benzemez, bu ülkede yaşayan insanların birbirinden farkı yok gibidir. Onları birbirine zamklayan tarihi, sosyal ve kültürel bağları tam olarak anlayamadan, vatandaşlık, akrabalık, komşuluk gibi değerleri fark edemeden yapılabilecek tahliller sunidir. Türkiye’de mezhebe dayanarak tasnif yapan ve kendince grup icat eden Andrews’in zihni arka planında, kökü ortaçağa dayanan ait ve birbirini sapmış kabul ederek Hristiyan saymayan bir kristolojik anlayış vardır. O, Sünni ve Alevi gibi grupların birbirini sapmış olarak gördüğü ön kabulüyle meseleye yaklaşır. Aynı şekilde Türklerle diğeri saydığı grupları Anglo Saksonlarla İskoçlar gibi farz etme tarzında bir retorik sahibidir.

         

        Andrews’in bu ifade tarzını siyasî slogan olarak kullanan pek çok kişi Türkiye’de yaşayanları başka ülkelerdekilerle kıyaslamaya çalışmışlardır. İngilizler hakkında sahip olduğu bütün olumsuz düşüncelere rağmen onlarla yaşamaya mecbur bırakılmış İrlandalıları, Türkiye’de yaşayan bazı topluluklara benzetme eğilimine giren bazı şahısların Andrews ve haleflerinin tasniflemesinden etkilendiği muhakkaktır. Ancak bu değerlendirmeler Türkiye gerçeğini yansıtmaz. Türkiye’de herkes birbirinin bir şeyidir. Soydaşıdır, dindaşıdır, akrabasıdır. Türkiye’yi soy olarak bölmeye çalışsanız bölemezsiniz, din olarak tasnif etseniz belirli yerlere yoğunlaştırmazsınız, mezhep olarak ayırmaya çalışsanız kümelendiremezsiniz. Bu ülkede yaşayanlar o kadar uzun süredir birbiriyle iç içedir ki hemen yakında Irak’ta yaptıkları gibi bir bölünmeyi bu ülkede yapmaya çalışan hiçbir toplum mühendisi, labirentin sonuna ulaşamamıştır. Türkiye’de yaşayanlar birbiriyle o kadar kaynaşmıştır ki Batılılarca ayrılık sebebi olarak gösterilen unsurların hiç birisi bu sosyal bünyede barındırılmaz. Milletin kendini tarifi, şu soydan ya da şu mezhepten diye farklılaşmasını engeller. Bu ifade farklılığı da Batılıların dışarıdan oluşturduğu ifade tarzının tam karşısında bir yerdedir.

         

        Türkiye’de yaşayanlar birbiriyle kitlesel problem yaşamamışlardır. Ayrımcılık ateşinin tavana vurduğu zamanlarda bile halk birbirini sevmekten, birbirine destek olmaktan hiç vazgeçmemiştir. Kitlelerin birbirine karşı kışkırtılması hiçbir vakit toplumun sağduyusuna ve birbirine duyduğu muhabbete gölge düşürememiştir. Bu da Türkiye’de nüfuz oluşturma hayali kuranları hayal kırıklığına uğratmıştır. Bir bitki ya da hayvan tasnifi yapar gibi botanikçi ve veterinerlere has üslupla insan tasniflemesi yapan toplum mühendisleri, kasabın eti kemikten ayırması gibi Türkiye’de yaşayanları da birbirinden ayırabileceklerini düşünmüş ancak başarılı olamamıştır.

         

         

        Sevgiye Dayanan Kök

         

        Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden kan örnekleri toplayanlar, bu ülkenin gen haritasını çıkarmaya çalışanlar hatta mezar açtırarak kafatası örnekleriyle bir sonuca varmaya çalışanlar, Türkiye’deki soy ortaklığının ulaştığı düzeyi görünce bu yolla bir yere varamayacaklarını anlamışlardı. Ana dil farklılıklarını bir ayrılık unsuru haline getirmeye gayret edenler Türkiye’de yaşayanların bunu bir ayrışma sebebi saymayacak kadar birbirine bağlandığını fark etmişlerdi. Bölücü terörün zirveye çıktığı dönemlerde Kürt ile teröristi ayırma sağduyusuna sahip millet, bu konuda devletin bir zamanlar yapamadığını başardığı gibi Türk-Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir sloganıyla iki taraf arasındaki bağların ne kadar derin olduğunu cümle âleme ilan etmekteydi. Türkiye’nin yumuşak karınlarından birisi olarak kabul edilen Alevilik meselesi üzerinde ne kadar çaba gösterilse de bu ülkenin insanları kitlesel mezhep çatışmasına çekilememiştir. Özellikle son iki meselede Türkiye’ye karşı adeta psikolojik savaş ilan eden çeşitli devlet ya da gruplar, halkı etnik ya da mezhebî temelli olarak ayrıştırmaya muvaffak olamamıştır. Bu işle kafa yoranların işi gerçekten zordur: Birilerine özerklik talep edenler sınırların nasıl olacağı konusunda en yakınlarıyla bile anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Çünkü bu sosyal yapıyı ayrıştırmanın formülü daha bulunamamıştır.

         

        Türkiye’de yaşayanların birbirine bağlandığı belli başlı kişiler vardır. Bu kişiler bu ülkenin insanlarına nasıl bir arada olacaklarının mesajlarını verirken öylesine hikmetli sözler etmişlerdir ki bütün dünya o sözlerin büyüsüne kendini kaptırmıştır. Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin bütün insanları bir gören dünya görüşü bu ülkede yaşayanların hamuruna maya olmuştur. Onların en ümitsiz zamanlarında, en güçsüz anlarında verdikleri can suyu ile bu toplumu ayakta tutan bu insanlar Türkiye’nin manevi temelidir, yıkılamamasının dibinde yatan harçtır. İnsanlar onların sözlerini dillerinde dolaştırdığı müddetçe Türkiye’nin ayrışması laf ü güzaftır.

         

        Türkiye’de yaşayanlar birbirine bakarken diğerinden hiçbir farkı olmayan bir insan topluluğu görür. Küresel iktidar sahiplerinin empoze ettiği dini, etnik ya da cemaat eksenli yaklaşımlar bu ülkede itibar görmez. Türkiye’de yaşayanlar birbirlerini soyuna, dinine, mezhebine ya da cemaatine göre ayırmadığı sürece Türkiye’yi ayrıştırmak mümkün değildir.

         


        


        

        [1]     Peter Alford Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar (Çev. M. Küpüşoğlu), İstanbul 1992.


        

        [2]     Bu konuda dünyada temel kabul edilen eserlerden birisi Bernard Lewis’in eseridir. (Bkz. Bernard Lewis, Çatışan Kültürler (Çev. N. Elhüseyni), İstanbul 1996.) Medeniyetler çatışmasının mimarları büyük ölçüde bu eserden etkilenerek fikirlerini şekillendirmişlerdir.


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele