Din, Asabiye, Millet ve Millî Kimlik

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

        Bir önceki yüz yılın başında Sait Halim Paşa şunları yazmıştı:

         

        “İslam’ın ferdi, içtimaî ve siyasî bir unsur olarak kabul etmesi, milliyeti istediğini ve kabul ettiğini gösterir.

         

        Zira millet, birbiri ile kaynaşabilen birtakım içtimaî ve siyasî unsurların birleşmesidir. Bu unsurlar uzun müddet bir arada yaşamış, aynı lisanla konuşmuş, müşterek his ve fikirlere sahip olmuş, kendilerine mahsus bir sanat ve edebiyat meydana getirmişlerdir. Kısacası millet, öteki insan topluluklarından ayrılmalarına sebep olacak ahlâki ve rûhi bir kültür meydana getirmiş fertler toplumudur.

         

        Şu halde, İslâm esaslarının milliyeti inkâr ettiğini veya zayıflattığını iddia etmeye imkân yoktur.

         

        İslâmın hücum ettiği, bugünkü ırkçılığın sapıklığı, hurafeleri, taassubu ve bencilliğidir. Çünkü İslâmi gerçeklerin tek hedefi, insanların hakikati görmelerine mani olan evham ve zan perdelerini ebediyen yırtmaktır.

         

        İnsanlık İslâm esasları sâyesinde bir gün gelecek, en doğru ve faydalı milliyetçiliğin nasıl olacağını anlayacaktır. İslâmiyeti, bütünü ile milliyetçiliğe muhalif görmek büyük bir hatâdır.” (Said Halim Paşa, Buhranlarımız, Tercüman 1001 Temel Eser).

         

        Tüm dinler iki temel üzerinde yükselmişlerdir: Ahlâk ve adalet. Bu iki değerin dışında kalan tüm diğer alanlar, aslında bu iki alanın tezahürlerinden (veya bu iki maksadı tahakkuk ettirmekten) başka bir şey değildir. Örneğin, Allah’ı bilme aynı zamanda adaletin konusudur. Çünkü siz ne kadar akıl yürütürseniz yürütünüz; bir yaratıcı/Allah fikrine ulaşmıyor ve tercihinizi “O’nun yokluğundan” yana koyuyorsanız; kendi mevcudiyeti dahi kendi elinde olmayan bir varlık olarak adaleti ihlâl ediyorsunuzdur. Çünkü var olmanıza dahi hâkim değilken yaratıcı gücü inkâr etmek adaleti ihlâl etmektir. Ve yine O’nun talep etmiş olduğunun dışında veya O’na rağmen bir takım ahlâki değer hükümlerini kabul ediyorsanız; burada bir yandan doğrudan Allah’ın ahlâk üzerindeki yetkisini iptal ediyorsunuz, diğer yandan da onun yaratıcı olmak münasebetiyle talep etmekte olduğunu görmezden gelerek yine adaleti zedeliyorsunuz. İbadet dahi böyledir: İbadet kişiyi ahlâklı kılmak amacının dışında bizatihi Allah’ın üzerimizdeki hakkını teslim anlamında âdil olmak eylemidir. Yani hakkın sahibine hakkı teslimin sembolik ifadesidir. Tüm bunların adı kulluktur; yani sizi aşan yaratıcı bir otoriteye teslim olma. Oysa neye olursa olsun Batı uygarlığı açısından kulluk, XIX. ve XX. yüzyılın aydınlanma paradigması içerisinde “insanın özgürleşmesinin önündeki engeldir ve bu fikrin tasfiyesi gerekmektedir.”

         

        Batı aydınlanma düşüncesini kulluğun tasfiye süreci olarak okumak mümkündür: Kiliseye, krala, aristokrasiye, devlete ve değerlere başkaldırının tarihi. Batı sosyo-kültürel ve siyasal tarihi böyle geliştiği için, bu gelişimin ulus ve ulus-devlet aşamaları da “kulluğa başkaldırı” üzerinde oluşmuştur. Yani Batı tarzı milliyetçilik, dindışı bir milliyetçilik olmuştur. İmparatorluğumuzun son yılları aydınlarımızı yanıltan da bu olmuştur. Bu nedenle sütten ağzı yanan aydınlarımız yoğurdu üfleyerek yemişlerdir. Dolayısıyla, Sait Halim Paşa, Mehmet Akif, Namık Kemal gibi münevverlerimizin feryatları ve uyarıları yeterince ciddiye alınmamıştır. Tuhaf olan bu gün de Sait Halim Paşa’nın yukarıda iktibas ettiğimiz görüşlerinin; Paşanın bu günkü takipçileri olarak addedebileceğimiz çevre tarafından görmezden gelinmesidir. Oysa bu görmezden gelme tavrı tam da küresel kapitalizmin istediği şeydir.

         

        Kur’an’ın, muhatabı insan olduğu için, muhatap aldığı insanın sosyolojik aidiyetini de dikkate alarak konuştuğunu görürüz. Mesela kısa ama başlı başına bir sure olan Kureyş Suresi’nin Mekke’nin hâkimi ve köklü bir sülalesi olan Kureyş’e hitap ettiğini; bu surede Kureyş’in Allah tarafından öteden beri korunduklarının; özel bir himayeye sahip kılındıklarının hatırlatıldığını görürüz. Ayrıca Hz. Peygamberin Kureyş’in bir diğer önemli sülalesi olan Haşimioğullarına mensup olmasını da dikkate almak durumundayız. Sünnetullah mucibince (yani Allah’ın yapma/eyleme tarzının dünyevi düzlemdeki görünme biçimi) söyleyecek olursak; muhtemeldir ki Hz. Peygamberin Kureyş’ten olması onun hem korunmasını hem de tebliğini daha rahat yapabilmesini sağlamıştır. Çünkü biliyoruz ki gerek dedesi Abdulmuttalip, gerekse amcası Ebu Talip, Kureyş’ten olmaları münasebetiyle yine Kureyş’e karşı Hz. Peygamberi koruyabilmişlerdir. Kaldı ki yine Hz. Peygamberin amcası Hamza’nın, Kureyş’in tecavüzüne karşı Hz. Peygamberi koruması ve Müslüman olmasındaki asabiyet tavrı, meşhur bir tarihî hikâyedir. Çünkü sosyolojik zemin veya gerçeklik, Allah’ın ayetlerindendir.

         

        Kur’an da Kureyş lehçesi üzerinde yazılmış ve Mushaf haline getirilmiştir. Oysa kaynaklar aynı sıralarda Arabistan’ın güneyinde ve kuzeyinde farklı lehçelerin kullanıldığını da haber vermektedirler.[1]

         

        Bununla birlikte Kur’an’ın, verili sosyolojik zeminden yararlanarak tebliğe başlarken[2], müminleri etnik asabiyesinin üzerine çıkartarak aynı imanın etrafında teşekkül etmiş bir millet inşa etmeyi hedeflediği de açıktır. Medine’de Hz. Peygamberin yapmaya çalıştığı budur: Mamafih yine de asabiye öyle etkili bir sosyolojik gerçekliktir ki; Hz Peygamberin vefatının hemen arkasından halife seçiminde ortaya çıkan derin ihtilafta; “Halife Kureyş’tendir” denilerek, Hz. Ebubekir’in süratle halife seçilmesi, asabiyenin sosyolojik olarak ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ve yine Hz. Peygamberin vefatının ardından “kim halife/başkan olmalı?” tartışmalarında Medineli bir sahabenin “Ensardan bir tane, muhacirden de bir tane olsun” önerisine karşı Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in bu öneriye karşı çıkmaları da bir diğer önemli tarihi vakıadır. Ayrıca yine kaynaklar Hz. Ömer zamanında genişleyen İslam coğrafyasından Halife’nin Arap’ın töreleri/değerleri bozulacak diye endişe duyduğunu da yazarlar. Kaldı ki ne Emeviler ne de Abbasiler, Arap asabiyesi zemininden bir milim dahi kıpırdamamışlardır. Bu son derece normaldir ve belki de onların bu tavırları olmasaydı biz şimdi bir Arap-İslam medeniyetinden ve dolayısıyla bir Türk-İslâm medeniyetinden bahsedemeyecektik.[3] Çünkü Müslüman Arapların fetihleriyle Asya’nın steplerine kadar uzanan İslâm, Türkleri Müslümanlaştırdıktan sonra; XIII. yüzyılda üzerine bir kasırga gibi gelen Moğol istilasının arkasından Cengiz’in torunlarını ve onların devletlerini de İslâmlaştırmıştır. Ancak neresinden bakarsak bakalım, XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölgede belirleyici ve hâkim olan kültür Türk-İslam kültürüdür ve İslam’ın taşıyıcı asabiyesi Müslüman Türkler olmuşlardır. Selçuklu’da da Osmanlı’da da taşıyıcı asabiye Oğuz-Türkmen’dir. Ortaya çıkan kültür ise Türk-İslâm kültürüdür. Bu kültür etnik bir kültür değildir. Bu kültür Türkmen asabiyesi üzerinde teşekkül etmiş Müslüman bir kültürdür. Ancak asabiye ne olursa olsun nihayetinde uygarlık, medeniyet ve devlet, nesep asabiyesi ile değil sebep asabiyesi ile tekemmül etmektedir. Dolayısıyla millet herhangi bir kabilenin, kavmin, aşiretin veya ırkın değil, sebep asabiyesinde buluşmuş olan bir insan kitlesinin adıdır ve onun ortak kültürel kodları üzerinde oluşan kimlik, ortak millî kimliktir. Bir başka şekilde; bu kimlik nihayetinde pratik ihtiyaçlardan ortaya çıkmış bulunan ismi de aşan bir kimliktir.[4] Böyle bir kimlik gayet tabii olarak millet formuna ulaşmış bir insan kitlesinin kimliğidir ve bu kimliğin belirleyici unsuru ortak bir toprak parçası, aynı bir asabiye veya vatan bilinci değildir. Bu kimliği üreten şey, toprak parçasını ve asabiyeyi de aşan ortak anlam/değer dünyasıdır.[5]

         

        Milletin kimliğini tanımlayan kimlik, bu kimliği sahiplenen insan kitlesinin yegâne kimliği değildir şüphesiz. Bu kimliğin altında biyolojik farklılığı, mesleki farklılığı ve hatta asabi farklılığı ifade eden alt kimlikler bulunabilir. Bu kimlikler milleti oluşturan insan kitlesinin en fazla, daha alt aidiyetlerini tanımlarlar. Özellikle bu kimlikler içerisinde kendisini farklı bir asabiyeye ait olarak tanımlayan alt kimlik, bu kimliğini bir başka geçmiş hikâyesine (tarihe) dayandırıyor ve bundan daha önemlisi kendisini bir başka kültürel varlık olarak görüyorsa; bu durumda millet kimliği olan ortak kimlik ve millet varlığı için artık bir tehdit söz konusudur.[6]

         

        Böyle bir tehdit ve/veya talebin “şer-i şerîf” bakımından tecvizi de mümkün değildir.[7] Bu tehdit insan hak ve özgürlükleri bağlamında okunabilecek masum bir talep de değildir. Bu tehdit, bütünlüğü ve düzeni bozucu bir tehdittir. Bu durumda çok tabii olarak devletin varlığını koruma hakkı doğmaktadır ve bu hak, uluslararası hukuk bakımından da tanınmış bir haktır. Çünkü her devletin ülkesi ve milletinin bütünlüğünü muhafaza hakkı vardır.

         


        


        

        [1] Selim Türcan, Kimlik ve Kitap İlişkisi Bağlamında İlk Dönem Kur’an Tasavvuru ve Dönüşümü, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2010.


        

        [2] Nitekim bir başka ayet(Şuara 214) “Hz. Peygambere en yakınlarından başlayarak tebliğ yapmasını” buyurur.


        

        [3] Müslüman Türkler, Büyük Selçuklularla beraber İslâm Coğrafyasına hâkim oldukları andan itibaren İslam medeniyetini temellük ederek, bunu Selçuklu ve Osmanlı medeniyeti olarak bu güne taşımışlardır. Bu nedenle biz Müslüman Türkler, İslam medeniyeti ve tarihi hakkında konuştuğumuzda bu tarihi ve medeniyete katkı yapan her dönemi ve her toplumu da temsil ediyoruz. Bundan dolayı bir zamanlar Avrupa’da Müslüman olan Avrupalılar, Türk oluyorlardı. Çünkü Türk olmak Müslüman olmakla aynı şeydi. Kaldı ki bu Türk-İslâm kimliği hâlâ bizi belirlemeye devam ediyor; şuurunda olsak da olmasak da..


        

        [4] Nitekim Amerikanlık (hadi Amerikalılık diyelim), ortak dilleri İngilizce olan bu ülkenin İspanyol, İtalyan, Alman, İrlandalı, İskoç ve İngiliz kökenli olan tüm ABD vatandaşlarının ortak kimliğidir. Bu kimliğin dili de “Amerikanca” değil İngilizcedir. Yerel kimlikler ve diller hiçbir sınırlamaya uğramadan varlıklarını sürdürürler, ama bu yerelliğin siyasal alanda Amerikan kimliğini tâdil çabalarına asla izin verilmez. Tüm bunlara rağmen kimse ABD demokrasisini eksik bulmaz ve hatta demokrasinin örnek ülkesi diye gösterilir. Ve ayrıca bu ülkede etnik temele dayalı bir eyalet de yoktur. Gelecekte olur mu? Kim bilebilir!


        

        [5] Bundan dolayı olsa gerek ki Amerikan filmleri, popüler yanıyla sadece refaha ve hazza istinat ettiği hissi veren “Amerikan Rüyası” idealini birtakım değerlerle de teçhiz ederek, finalde insanın ”hayvanî ciheti” diyeceğimiz bu boyutunu aşan ve birtakım değerlere yaslanan “Amerikanlık Bilincine ve Gururu”na vurgu yapar. 


        

        [6] Üst kimlikte buluşmuş bir insan topluluğunun alt kimlikleri ayrı bir kültüre dayanmıyorsa, bu kimlik sadece asabi bir aidiyeti ifade eder ve bunun siyasal bir karşılığı da yoktur. Bizdeki Kürt asabiyesinin durumu aslında budur. Çünkü ayrı bir Kürt asabiyesinden bahsetsek dahi, ne ayrı bir tarihten ne de ayrı bir kültürden söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle ülkemizde bölücü taleplerin kültürel bir zemin üzerine inşa edilmesinin esasen gerçekliği ve haklılığı yoktur. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki ayrı bir dil her zaman farklı bir kültüre tekabül etmez. Mesela ABD’de İspanyolca konuşan Amerikalılar Amerikan kültürünün insanlarıdırlar. Bu bağlamda Türkiye’de Lazca, Çerkezce, Zazaca, Kırmançca konuşanlar ayrı bir toplumsal kültürün değil, Anadolu Türk-İslâm Kültürünün mensubudurlar. Bu gerçeklik asıl kimliği; yani Türk Kimliğini kültür ve medeniyet kimliği olarak hepimize giydirir.


        

        [7] Mümkün değildir çünkü Hz. Peygamberin Müseylemeye savaş açması, Hz. Ebubekir’in zekât vermeyen kabilelerden zorla zekât alarak onların devlet otoritesinin dışına çıkmalarına izin vermemesi de benzer örneklerdir. Rum Suresinin 22. ayetini siyasal bir projenin meşruiyet çerçevesi olarak sunmak da Kur’an-ı Kerim’i tahrif ederek okumaktan başka bir anlama gelmez.


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele