Bir Kimlik Siyaseti Olarak Osmanlıcılık

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        Yeni Bir Kimliğe Duyulan İhtiyaç

         

        Bernard Lewis, Fransız İhtilâli’nin, İslam dünyası üzerinde gerçek bir etkide bulunan Batı menşeli ilk büyük fikir hareketi olduğunu belirtir[1]. Bu etkinin zihnimizdeki ilk çağrışımı, milliyetçilik hareketleridir. İhtilâl, milliyetler meselesinin ortaya çıkışı için milât kabul edilmektedir ve Osmanlılar milliyetçilik fikrinin imparatorluk yapılarını tehdit eden etkileriyle çok erken bir zamanda tanışmışlardır. İhtilal’den sadece kırk yıl sonra memâlik-i Osmaniye’nin bir parçası üzerinde Yunan millî devleti kurulmuştur. Yunan ve Sırp isyanları, Osmanlı ricâlinde milliyetçilik konusunda bir farkındalık ve hassasiyet yaratmıştır. Bu farkındalık ve hassasiyet, ayrılıkçı milliyetçiliklere karşı cevap olmak üzere zamanla bir başka milliyetçilik türüne, Osmanlılık üst kimliği altında farklı bir milliyetçilik modeline dönüşmüştür.

         

        Osmanlı Devleti çeşitli dinî ve etnik toplulukları “millet sistemi” adı verilen bir yapı içerisinde organize ediyordu[2]. Sistemin esasını teşkil eden millet kavramı, “nation” mukabilinde değil, “dinî cemaat” anlamında kullanılıyordu. Dinî aidiyetlere dayalı bu yapı içinde milletler arası farklılıkların, bilhassa sistem Müslümanların hâkimiyeti üzerine müesses olduğu için Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki farklılıkların, belirtilmesi ve muhafaza edilmesi gerekiyordu[3]. Sistem, bu yönüyle farklı etnik grupların mevcudiyetlerini muhafaza edebilmelerini temin etmek suretiyle 19. yüzyılın ayrılıkçı milliyetçilikleri için bir etnik depo vazifesi görmüştür. Osmanlıcılık siyaseti, millet sistemine dayalı söz konusu yapının ayrılıkçı milliyetçilikler karşısında parçalanmaya başlaması ve modern merkezî devletin kurumlaşmasıyla birlikte değişmeye başlayan devlet-vatandaş münasebetleri hususunda ihtiyaçları karşılayamaması sebebiyle doğmuştur. Bu itibarla, Osmanlı devlet adamları yeni ve modern bir kimliğe ihtiyaç duymuşlar ve bu kimliği yeniden tanımladıkları Osmanlı kavramı etrafında inşa etmeye çabalamışlardır.

         

         

        Osmanlıcılığın Kısa Tarihi

         

        Ülkemizde, bizzat kendisinin de ifade ettiği üzere, Osmanlı Devleti’ndeki siyaset tarzlarını isimlendirip tasnif, tayin ve tahlil eden ilk kişi Yusuf Akçura olmuştur ki, günümüzde de konu hâlâ büyük ölçüde Akçura’nın çizdiği çerçeve içerisinde tartışılmaktadır[4]. Akçura, meşhur eseri “Üç Tarz-ı Siyaset”te Osmanlıcılığı, “hükûmet-i Osmâniye’ye tâbi’ milel-i muhtelifeyi temsîl ve tevhîd ile bir Millet-i Osmâniye vücûda getirmek;”[5] şeklinde tanımlamaktadır. Akçura’nın milliyetçilik konusundaki kavrayışı çağdaşlarının çok üzerindedir. “Millet-i Osmâniye vücûda getirmek” siyasetinin, “nesebî ve ırkî olmaktan ziyâde, taleb-i vicdânîye müstenid” Fransız tipi milliyetçiliğe göre kurgulandığı vurgulanmak suretiyle Osmanlıcılığın aslında bir tür milliyetçilik olduğuna isabetle dikkat çekmektedir. II. Mahmud zamanında başlayıp, Ali ve Fuad Paşalar zamanında zirve noktasına ulaşan bu siyasetin esasları, Osmanlı memleketindeki Müslim ile Gayrimüslim ahâliyi aynı hak ve vazifelerle mücehhez kılarak aralarında tam manâsıyla eşitlik tesis etmek ve din ve nesep ihtilâflarına bakmaksızın ayrı milletleri birbirine karıştırarak Amerikan milleti gibi yeni bir Osmanlı milleti inşâ etmekti[6].

         

        19. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak İmparatorluğun son günlerine kadar gelen süreç içerisindeki bütün Osmanlıcı uygulama ve düşünceleri bir potada değerlendirmek doğru değildir. Çok çeşitli uygulama ve düşünceleri içeren Osmanlıcılık, güçlü bir düşünür veya düşünürler grubu tarafından sistemize edilmiş fikrî bir yapı değildir. Bu itibarla Osmanlıcılığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü muhafaza edebilmek için etnik kimlik taleplerini aşmaya veya en azından belli bir düzeyde tutmaya çalışan her türlü pratik ve düşünceyi tanımlamak için kullanıyoruz. Nitekim Selçuk Akşin Somel, “Osmanlıcılık düşüncesinin 1839-1913 devresinde dört farklı aşama hâlinde geliştiğini görmemiz olasıdır” demektedir:

         

        “1. 1830’lardan 1875’e süren dönemde ağırlıklı olarak Bab-ı Âli’nin otoriter merkeziyetçi siyaseti,

        2. 1868-1878 devresinde Yeni Osmanlı muhalefeti ve Meşrutiyetçi pragmatizm çerçevesinde Osmanlıcılık yaklaşımı,

        3. II. Abdülhamit mutlakiyetine karşı Jön Türk muhalefetinde görülen Osmanlıcılık,

         4. II. Meşrutiyet döneminde Osmanlıcılık düşüncesi.”[7]

         

        “İttihad-ı anâsır-ı Osmaniye” şeklinde formüllendirilen Osmanlıcılık siyaseti, yukarıda değindiğimiz gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı dinî ve etnik grupları klasik yönetme modeli olan “millet sistemini”nin, milliyetçilik hareketleri karşısında parçalanmaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır[8]. Gayrimüslimler arasında Avrupa ile ticaret yapan bir orta sınıfın ortaya çıkışı, bu sürecin temel etkenidir. Millî ayaklanmalar büyük ölçüde Avrupa ile ticaret yapan burjuvaların ve Avrupa’da tahsil görmüş aydınların eseriydi[9]. II. Mahmut devrinden başlayarak bütün 19. yüzyıl reformları, bir yandan devleti modernleştirmeyi amaçlarken diğer yandan da söz konusu ayrılıkçı talepleri ortadan kaldırmak adına bütün dinî ve etnik grupları kuşatacak, aralarındaki farkları asgarî seviyeye indirecek bir Osmanlı kimliği yaratmaya yöneliktir. 19. yüzyılın ilk yarısında daha çok bir idarî tedbir pratiği olarak doğup gelişen Osmanlıcılık, ayrılıkçı hareketlerin kötü idareden neşet ettiğini, dolayısıyla iyi bir idare ile önlenebileceğini varsayan bir iyimserliğin ürünüydü. Meselâ Mithat Paşa’nın vilâyet yönetimlerinde bu durumu görmek mümkündür. 19. yüzyıl reformlarından Jön Türk ideolojisine kadar Osmanlıcılığın süreklilik arz eden en temel vasıflarından birisi belki de bu iyimserliktir.

         

        Modern merkezî devlet, bürokrasi tarafından yapılandırılırken, devlet-tebaa ilişkileri ve aynı zamanda Osmanlı, devlet ve vatan gibi kavramların anlamları da dönüşüme uğradı. Kendisi ile tebaası arasındaki aracı kurumları ortadan kaldıran devlet, çeşitli işleri uhdesine alarak bunları bir devlet hizmeti formuna sokuyor ve tebaa ile doğrudan temas kurmaya başlıyordu. 1829 kıyafet düzenlemesi[10], Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı[11], 1864 Vatandaşlık Kanunu gibi Osmanlıcılığın ilk dönemine ait belgeler, değişen “devlet-tebaa” ve “devlet-fert” ilişkilerinin göstergesidir. Artık vatan kavramı insanların yaşadığı köy veya kasabayı değil bütün Osmanlıların müşterek vatanını ifade ediyordu. Osmanlı olmak artık sadece bir hanedana veya yönetici seçkin bir gruba mahsus bir ayrıcalık olmaktan çıkarak bütün “vatandaşların” paylaştığı müşterek bir aidiyet hâline geliyordu. Devlet de vatandaşa hizmetin bir aracı olarak görülüyordu. Otoriter Tanzimat reformlarına bir tepki olarak ortaya çıkan ve Osmanlıcılık düşüncesini meşrutiyetçi bir çerçevede tanımlayan Yeni Osmanlılar, devlet ve vatan kavramlarındaki dönüşümü çok iyi yansıtmaktadırlar. Nâmık Kemâl, Osmanlıları, “hukukta birbiriyle müsâvi, menfaatte yekdiğeriyle müşterek ve fakat lisanda, cinsiyette ve hele efkârda mecmûu birbirine ve her biri mecmûuna mugâyir birçok eczânın içtimaından hâsıl olmuş bir heyet” şeklinde tanımlamakta[12] ve cinsiyet, lisan ve mezhep gibi unsurların müşterek menfaatler ve vatan duygusu etrafında birleşmeye mani olmadığını savunmaktadır[13]. Yeni Osmanlılar meşrutî bir yönetimin, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma tehlikesini bertaraf edeceğine inanıyorlardı[14]. Osmanlılara eşit siyasî hakların verilmesi durumunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğü sağlanacaktı[15]. Jön Türkler hürriyet, kanun-i esasî, meclis-i mebusan, vatan gibi kavramları Yeni Osmanlılardan tevarüs ederek hürriyetçi ideolojinin takipçisi olmuşlardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk isminin “İttihad-ı Osmanî” olması milliyetler meselesine yaklaşımlarını göstermektedir. Hürriyet, müsavat, uhuvvet ve adalet dövizleriyle birlikte ilân edilen II. Meşrutiyet, Osmanlıcılık siyasetinin zirve noktası olmuştur. Ancak çok geçmeden yeni rejimin yaşadığı gaileler ve bilhassa Balkan savaşları, Osmanlıcılık siyasetine büyük bir darbe vurmuştur. Şükrü Hanioğlu’nun ifadesiyle “bir siyasal ideal olarak Osmanlıcılık 1913 yılından sonra çok sınırlı bir kullanıma sahne olmuştur[16]”.

         

         

        Türkçü Tepki

         

        Osmanlı İmparatorluğu’nda kimlik tartışmalarına esas teşkil eden üç temel kimlik kategorisi vardır: Osmanlılık, Müslümanlık ve Türklük. Her üç kimlik de Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük olmak üzere üç ayrı siyasetin varlık zemini olmuştur. Meselenin devletin bekâ problemi çerçevesinde tartışılması ve Türklerin söz konusu üç kimlik kategorisinin her üçüne birden dâhil olması bu kategoriler arasındaki münasebetleri muğlaklaştırmıştır. Meselâ bu üç kimlik de aynı anda anayasal düzeyde karşılık bulmuştur. 1876 Kanun-i Esasîsi’nin 8. maddesine göre din ve mezhep farklarına bakılmaksızın Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan herkes Osmanlıdır. Bununla birlikte devletin resmî dininin din-i İslâm ve resmî dilinin de Türkçe olduğu 11. ve 18. maddelerde belirtilmiştir[17]. Türkçülüğün Osmanlıcılık ve İslâmcılıktan önemli bir farkı vardır. Osmanlıcılık ve İslâmcılık bahsi geçen üç kimlik kategorisinden kendilerine esas ittihaz ettikleri kimlik dışında kalan diğer iki kimliği görmezden gelme veya esas kimlik içinde eritme eğilimi taşırken Türkçülük, Türklüğü merkez almakla birlikte diğer iki kimliği de yeniden tanımlayarak yeni bir model inşa etmeye çalışmaktadır. Bu itibarla Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Türk devleti olduğu gerçeğine vurgu yapan ve devlet, ümmet, millet formülasyonuyla üç kimliği sistemli bir şekilde birleştiren Türkçülerin, Osmanlıcılık konusundaki görüşlerine kısaca temas etmek faydalı olacaktır. Bu noktada Türkçülüğün iki kurucu babası olan Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in düşüncelerini ele alacağız.

         

        Akçura, Osmanlı sınırlarını mevcut hâliyle muhafaza edebilmek için yegâne çarenin Osmanlıcılık siyaseti olduğunu teslim eder ancak iki kışkırtıcı soruyu da tartışmaya açar:

         

        1. “Osmanlı Devleti’nin hakikî kuvveti, şekl-i hâzır-ı coğrafîsini muhâfaza etmekte midir?

        2. “Muhtelif cins ve dine mensûb olup şimdiye kadar birbirleriyle nizâ ve cidâlden hiç hâli kalmayan anâsırın, şimdiden sonra, terkîb ve meczi mümkün müdür?[18]

         

        Osmanlılık siyasetinin başarıya ulaşması hâlinde, meydana gelecek karma Osmanlı milleti dâhilinde Türkler eriyeceği ve devlet üzerindeki bütün hâkimiyet ve nüfuzunu kaybedeceği için, bu başarının Osmanlı Devleti’ne katacağı kısmî kuvveti, Akçura’nın pek anlamlı bulmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Akçura, böyle bir birleşmeyi ne Türklerin ne Müslümanların ne gayr-i Müslimlerin ne Rusya’nın ne Balkan hükûmetlerinin ne de Avrupalıların istemediğini belirtir. Dolayısıyla onun nazarında “Osmanlı milleti vücûda getirmekle uğraşmak beyhûde bir yorgunluktu…”[19] Akçura, daha eserinin başında, “Millet-i Osmâniyye vücûda getirmek arzusu pek âlî bir gâye-i hayâlîye, pek yüksek bir ümîde doğru teâlî etmiyordu” diyerek Osmanlıcılık siyasetiyle kendi idealizmi arasına bir mesafe koymuştu. Hariçteki Müslümanlara ve Türklere taalluk etmemesi sebebiyle mahallî ve dâhili bir mesele olarak kalan Osmanlıcılık siyaseti, Akçura’ya yeterince çekici gelmiyordu. Millet tanımında ırkı (soyu) esas alan Alman milliyetçilik tipolojisini daha doğru bulduğu için Fransız tipi iradî milliyetçilik anlayışı üzerine kurulu ve Türklüğü bir referans olarak kabul etmeyen Osmanlıcılık siyasetini reddediyordu[20].

         

        Akçura gibi, Gökalp de Osmanlıcılığın bir iradî millet yaratma teşebbüsü olduğunu ifade eder. “Muâsırlaşmak cereyânına tâbi olanlar, Tanzimat fikirlerini yaydıkları sırada… Tarihî bir mânâyı haiz kadîm ‘Osmanlı’ tabire yerine, millî renklerden tamamıyla ârî olmak üzere, yeni bir mânâ yapıştırmışlardı.[21] Bir Türk lisanı yerine, unsurlar arasında ortak bir Osmanlı lisanının, Türk milleti yerine de bütün unsurların kaynaşmasıyla vücuda gelmiş yeni bir ırkın, bir Osmanlı milletinin mevcut olduğunu savunan Tanzimatçılar, Gökalp’e göre “Türklüğün yüzüne aldatıcı bir örtü çekmek istemişlerdi.” Elim tecrübelerin de gösterdiği üzere bu sadece faydasız değil aynı zamanda Türklük ve Osmanlı Devleti için zararlı neticeler doğuran bir çaba olmuştu. Bu yalana sadece Tanzimatçı Türkler inanmış, diğer kavimler okullarında kendi tarihlerini ve lisanlarını öğretmeye devam etmişlerdi[22].

         

        Türk milliyetçiliğinin tarihî gelişimini konu edinen hemen her çalışmada tekrar edildiği üzere Osmanlı Devleti içinde milliyetçilik fikri en geç Türklerde ortaya çıkmıştır[23]. Bu gecikmede, Türklerin her üçüne birden dâhil olduğu Osmanlılık, İslâmlık ve Türklük kategorileri arasındaki belirsizlik, küçümsenmeyecek derecede pay sahibi olmuştur. Gökalp, Türk milliyetçiliğinin önündeki bu açmazı “devlet, ümmet, millet” formülasyonuyla aşmaya çalışmıştır. Gökalp’a göre Türklerin millet mefkûresinden kaçınmaları, “Türklük yok, Osmanlılık var” demeleri, devlet ile milleti bir manâda algılamalarından kaynaklanıyordu. Oysa devlete, ümmete ve millete ait mefkûreler başka başkaydı ve birbirleri arasında çatışma ve çelişki yoktu. Hedefi muâsır bir İslâm Türklüğü vücuda getirmek olan Gökalp, bu suretle Türk milliyetçiliğine bir yaşam alanı açmış ve kimlik meselesini sosyolojik bir yaklaşımla ele alarak Türkçülük ve Türk kimliği için Türkleşmek, İslamlaşmak ve muasırlaşmak şeklinde üç prensip vaz’ etmiştir. Türkçülüğün, devletin dağılmasını hızlandıracağı yönündeki tenkitlere karşı da Türklük üzerinden yeni bir model tasarlayarak Türklüğü kozmopolitliğe karşı İslamiyet ve Osmanlılığın hakikî istinatgâhı addetmiştir[24].

         

         

        Netice

         

        Osmanlıcılık, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü muhafaza etmeye yetmemiş, daha çok tercih edilen bir başka tabirle başarısız olmuştur. Bu başarısızlık umumiyetle bir kimlik olarak Osmanlıcılığın suniliğine atfedilir. Ancak şahsî kanaatimize göre Osmanlıcılığın başarı şansını düşüren diğer haricî ve dâhilî faktörleri de unutmamak gerekir. Evvelâ 19. yüzyıl Osmanlısını, düvel-i muazzamanın “hasta adamın” mirasını paylaşmak hususundaki ihtiraslarından soyutlayabilmek mümkün değildi. İkincisi, Osmanlıcılığın hedef kitlesi olan gayrimüslim cemaatler açısından Osmanlılık pek de anlamlı bir kimlik değildi. Onların nazarında Osmanlılık daha çok Türk ve İslam kelimelerinin bir muadiliydi ve Osmanlıcılık da bir asimilasyon aracından başka bir şey değildi. Bu açıdan Osmanlıcılık, İmparatorluğun sadece Müslüman Türk unsuru tarafından kabul görmüştür. Zaten onların da zihin haritalarında Müslüman, Osmanlı, Türk kelimeleri aynı anlamlara sahipti[25]. Üçüncüsü ve konumuz açısından en önemlisi, yorgun ve güçsüz devlet, millet inşasında kullanabileceği araçlardan mahrumdu. Osmanlıcılık iyi işlenmiş bir resmî ideoloji mevkiine yükselememiş; gerçek manada romantik bir edebiyata, bir tarih tasavvuruna, eğitimsel süreçlere sahip olamamıştır. Osmanlıcılık hiçbir zaman bu tarz psikolojik ve ideolojik unsurlarla desteklenmemiş, desteklenememiştir[26].

         


        


        

        [1] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 1998, s. 41.


        

        [2] Millet sistemi için bakınız: Bahaeddin Yediyıldız, “Klasik Dönem Osmanlı Toplumuna Genel Bir Bakış”, Türkler, C. 10, Ankara 2002, s. 189-191; İlber Ortaylı, “Osmanlı Millet Sistemi ve Sosyal Boyutları”, Türkiye Günlüğü, S. 77, Yaz 2004, s. 143-148.


        

        [3] Süleyman Seyfi Öğün, “Türk Milliyetçiliğinde Hakim Millet Kodunun Dönüşümü”, Türkiye Günlüğü, S. 75, 2003, s. 66.


        

        [4] Akçuraoğlu Yusuf, “Türkçülük”, Türk Yılı 1928, İstanbul 1928, s. 406-407.


        

        [5] Yusuf Akçura, “Üç Tarz-ı Siyaset”, Üç Tarz-ı Siyaset Ve Düşünce Akımları, İstanbul 2004,s.167.


        

        [6] Akçura, a.g.m., s. 168-169.


        

        [7] Selçuk Akşin Somel, “Osmanlı Reform Çağında Osmanlıcılık Düşüncesi (1839-1913), Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, C. 1, İstanbul 2003, s. 88.


        

        [8] Şükrü Hanioğlu, “Osmanlıcılık”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, İstanbul 1985, s. 1389-1390.


        

        [9] Selçuk Akşin Somel, a.g.m., s. 90; Kemal H. Karpat, “Aydınlar ve Kimlik: Tarihsel Bir Bakış”, Doğu Batı, S. 35, 2006, s. 73.


        

        [10] Donald Quataert, bu düzenlemeyi meslek, statü ve cemaat gibi farklılıkların gösterilmesine dayalı geleneksel sistemden önemli kopuş ve bu itibarla Tanzimat ve Islahat Fermanlarının bir habercisi gibi telâkki eder. Donald Quataert, Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, İstanbul 2005, s. 219-222.


        

        [11] İlk defa olmak üzere vatandaşlık kavramına atıfta bulunan Islahat Fermanı, bütün Osmanlı vatandaşlarına hukukî eşitlik getirerek Hıristiyanların zimmî statüsünü kaldırması sebebiyle Osmanlıcılık siyasetinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Kemal H. Karpat, İslâm’ın Siyasallaşması, İstanbul 2005, s. 136-137. Müslüman unsurun, fermana yönelik tepkileri ise öğreticidir. Cevded Paşa, “Tezkire 10”, Tezâkir, Ankara 1991, s. 67-86.


        

        [12] Nâmık Kemâl, “İmtizâc-ı Akvâm”, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri Bütün Eserleri 1, İstanbul 2005,  s. 98.


        

        [13] Nâmık Kemâl, a.g.m., s. 98-99.


        

        [14] Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Ankara 2001, s. 25


        

        [15] Şerif Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, İstanbul 2002, s. 366.


        

        [16] Hanioğlu, a.g.m., s. 1393.


        

        [17] Bkz: Suna Kili, A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri Senedi İttifaktan Günümüze, Ankara 1985, s. 32-33.


        

        [18] Akçura, a.g.m., s. 178, 180.


        

        [19] Akçura, a.g.m., s. 185.


        

        [20] Akçura, a.g.m., s. 168-170.               


        

        [21] Ziya Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak, (Kitaplar-1 içinde), İstanbul 2007, s. 46.


        

        [22] Gökalp, a.g.e., s. 63.


        

        [23] Ziya Gökalp de aynı kanaattedir: “Milliyet mefkûresi ibtidâ gayr-i Müslimlerde, sonra Arnavut ve Araplarda, en nihâyet Türklerde zuhur etti.” Bkz. Gökalp, a.g.e., s. 45.


        

        [24] Gökalp, a.g.e., s. 45-47, 65.


        

        [25] Meselâ Nâmık Kemâl’de de Osmanlı tabiri giderek Müslümanları ve özellikle Müslüman Türkleri ifade edecek bir muhtevaya kavuşmuştur. Karpat, Vatan Yahut Silistre’yi Osmanlı-Müslüman kimliğinin en açık ifadesi olarak görür. Karpat, a.g.m., s. 73-74. Şerif Mardin de Nâmık Kemâl’in vatan, millet, ümmet, Osmanlı, Müslüman ve Türk kavramlarını kullanma şekillerine dikkat çeker. Mardin, a.g.e., s. 361-368. Fazıl Gökçek, Kemâl’in romanlarında “Osmanlı kimliğinin Müslüman/Türk’ten meydana geldiğini, bu kimliğin içine Tanzimat reformlarının öngördüğü şekilde gayrimüslim Osmanlıların gir(e)mediğini” söyler. Fazıl Gökçek, “Tanzimat Türk Romanında Osmanlı Kimliği”, Doğu Batı, S. 52, 2010, s. 251.


        

        [26] Süleyman Seyfi Öğün, bu konuda şöyle demektedir: “Osmanlı kimliği, son derece yapay kalmıştır. Ama söz konusu yapaylık, Osmanlı kimliğinin bizatihi yapay oluşundan kaynaklanmamaktadır. Osmanlı kimliği yeterince saflık içermediği için değil bu kimliği gerçek hayatta rasyonalize edecek ve politik küreye taşıyacak süreçlerin Osmanlı’da mevcut olmaması ile ilişkilidir.” Süleyman Seyfi Öğün, “Türk Milliyetçiliğinde Hâkim Millet Kodunun Dönüşümü”, Türkiye Günlüğü, S. 75, 2003, s. 66. Somel’in değerlendirmesi de şu şekildedir: “Osmanlıcılık düşüncesinin İslâmcılık, Türkçülük ve diğer milliyetçi hareketlerin aksine romantik bir söylem ve motiflerden yoksun olduğunu, bir “Osmanlıcılık ethos”unun yaratılamadığını görüyoruz. Daha ziyade akla, mantığa ve sağduyuya dayalı soğukkanlı bir yaklaşım olan Osmanlıcılık, bürokratik veya seçkin kökeninden kurtulup kitlelere mal olamamıştır.” Somel, a.g.m., s. 115.


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele