Tarihsel Gerçeklik Sorunu

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        Tarih insanlığın tarihidir ve onu insanlar yapar. Lakin tarihin kaldırım taşlarının döşendiği yaşama dünyasında her birey aynı etkinliğe sahip değildir. Problemler, çözümler, trajedi yahut mutluluk çağları sıradan bireylerin değil, gücü elinde tutan insanların eseridir ve okuduğumuz tarih de onların tarihidir. Olup bitenler metafizik nitelikli değil somut niteliklidir. İlahi vahiyde ‘yaratılanın başıboş bırakılmayacağı’ belirtilmektedir. Ancak bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz. Bu ilahi bilgiden, Yaratıcı’nın tarihe doğrudan el atıp müdahale ettiği sonucu çıkarılamaz. İlahi irade tarihe yön veriyorsa bile, O’nun iradesini kullanım biçiminin aracısız bilgisi biz ölümlülere kapalıdır. Şimdiye kadar hiçbir bilme çabası da bize böyle bir bilgi taşımadı.

         

        Tarihsel sürece yön veren etkenler dizisi, keşfedebildiğimiz kadarıyla, o çağın bireylerinin karar iradelerinden bağımsız sayılamaz. Tarih üzerine konuşmak demek, her şeyi belirleyen metafiziksel bir güç üzerine değil, bu iradeler üzerine konuşmak demektir. Tarihi oluşturan olaylar dizisi, doğası gereği olup biter ve yerini sonrakine terk eder. Bu nedenle, tarih üzerine ‘doğru bilgi’ verilirken belgelere dayanmak, olup bitmiş olanları yorumlarken veya aralarındaki bağlantıyı soruştururken akılcı olmak gerekir. Tek bir tarih okuması yoktur. Dolayısıyla tarihi okuyan, kendi perspektifinden hareketle bir sonuca ulaşır. Örneğin etnosantrik yahut romantik tarih okumasından hareketle, kişi, ait olduğu topluluğun tarihinin erdem, asalet ve kahramanlık dolu olduğunu iddia edebilir. Bir başkası tarihin sömürü hikâyesinden ibaret olduğunu, bir diğeri tarihteki olaylar dizisinin kadınların trajedisini yansıttığını öne sürebilir.

         

        Bu okumaların hiçbiri tarihin bizzat kendisi değil, duruş noktasından hareketle yapılan tespitler veya kurulan bağlantılardır. Olaylar dizisi ise, bireyin duruş noktasından bağımsız olarak olup bitmiştir ve bir daha aynı biçimde tekrarlanamayacaktır. Bugünün yaşama dünyasını omuzlamış olan bireyler, ister anlama ister ders çıkarma amaçlı olsun, sadece onlardan sonuç çıkarabilir. Bu nedenle, tarihsel olarak gerçek olduğu söylenen olgulara mesafeli yaklaşmak, ‘kendi başına gerçeklik taşıyan’ ile ‘bir perspektiften gerçekmiş gibi görünen’i titizce ayırmak gerekir. Tarihin değil ama onunla zorunlu ilişki kuran bireylerin doğru bilgi ve var olanın doğası soruları çerçevesinde vukufiyet problemi yaşamaları kaçınılmazdır.

         

         

        Tavır ve Tutum Sorunu

         

        Tarih karşısında iki temel tutum takınabiliriz ve bu da doğaldır. İlki, tarihsel sürecin eseri olarak bugünkü varoluşumuzu tanımlamak için tarihe değer biçmek; diğeri de gerçekten tarihte ne olup bittiğini açığa çıkarmak. Birine öznel, diğerine nesnel tavır demek uygun olacak…

         

        Tarih karşısındaki nesnel tavır, uzak tarih için belki ikinci dereceden önemli sayılabilir; ama yakın tarih için zorunludur. Çünkü uzak geçmişin faillerinin bugün ile somut bağlantısı yüzyıllar önce kopmuştur.  Onlar, yaşama dünyasının aktörleri olarak sanki hiç var olmamış gibidirler. Yakın tarihin aktörleri ise doğrudan veya dolaylı olarak bugün ile bağlantılıdır. Onların elleri ya bilfiil kendileri olarak veya devamı kuşaklar vasıtasıyla bugünün yaşama dünyasının içindedir. Bundan dolayı, yakın geçmiş, bugün olup bitenleri ve yakın gelecekte olup bitecek olanları etkileyebileceği gibi, imdi yaşanan veya gelecekte yaşanacak olan problemlerin çıkış kaynağını da teşkil edebilir. Aynı bağlantı bugün ile gelecek için de geçerlidir.

         

        Tarihte olup bitenler karşısında doğru tavır ne olmalıdır?

         

        Acı dolu olayların üzerini örtmekle veya onlara ‘sanki hiç olmamış’ gibi davranmakla, geçmişten bugüne uzanan feryatlar suskunlaşmaz. Her ne kadar tarihsel olaylar ‘artık var olmayanlar dizisi’ olarak görülse de aslında ‘hep var olanlar’dır. Fakat onlar nesne veya somut olaylardan başka bir tarzda mevcuttur. Geçmişte vuku bulan sarsıcı olaylar geride bırakılsa bile asla hiç yaşanmamış gibi de olamazlar. Onlar ya doğrudan veya dolaylı olarak bugünün karmaşık dünyasında yerlerini alıp kendi gerçekliklerini haykırırlar. Geçmişte yaşanan ve apaçık faili olmayan trajediler genel bir iç sızısı uyandırırken, özellikle kimliği bilinen ve vicdanlarda yargılanması mümkün olan karar alıcıların geçmişteki vahim yanlışları bir şekilde yeniden canlanır ve zemin oluşur oluşmaz gündeme oturur. Şayet ağır bir trajedi yaşanmışsa, bu, mağdurların veya onlarla bağlantılı olanların bilincini yaralar. Yaralanmış bilinç durumu hazmedilemez. Bu bilinç iç sükûnete de erişemez. Trajediler kendi çağlarını aşar ve acı dolu süreçleri her daim bilinçlerde diri tutarlar. Onlar, alevlenen problem karşısında doğru tavır takınılmazsa ‘intikam’ da alırlar.

         

         

        Tarihin İntikamı

         

        Yakın tarihi oluşturan ve doğru adım atıldığında bugüne etkisi hafifletilebilecek olan trajik olayların üzeri örtülüp onlar görmezden gelinirse, bu tarihsel gerçekler bir gün su yüzüne çıkar ve sosyal dokuyu, siyasal yapıyı, düşünüş biçimlerini, tavır ve tutumları altüst eder. Geçmiş, vicdanlarda sarsıcı biçimde adeta yeniden yaşanır. Meşruiyet kaynaklarını o dönemlerde bulan aşırı ve kitlesel talepler toplumu sarsar. Artık toplumun iç dengesi bozulur. İşte ‘tarihin intikamı’ kavramını bu anlamda kullanıyoruz.

         

        Burada, yerli yersiz kullanıldığı için anlam aşınmasına uğrayan veya bazı söylemlere maske yapılan ‘yüzleşme’ kavramından söz etmiyoruz. Yüzleşme kişinin kendinden bile gizlediği kötü eylemleri itiraf ederek bir tür günah çıkarmasıdır. Tarihle yüzleşme kavramı yüzleşmeye davet edilenleri baştan suçlu sandalyesine oturtmak demektir. Oysa tarihteki kötü eylemin sorumluları bugün yaşayanlar değil eylemi icra edenlerdir. Sadece günah sahibi günah çıkarabilir. Bugünkü kuşaklar tarihteki günahın faili olmadıklarına göre, çıkaracak günahları yoktur. Onlar ancak tarihi doğru öğrenebilirler. Öğrenmek yetmez, tüm boyutlarıyla tartışıp bir karara varılması da gerekir. Böylece bilinç yarasının süren sızısı dindirilebilir.

         

        Sorunun başka bir cephesi ise şudur: Tarihin doğru bilinmesi ve olup bitenin serbestçe tartışılması, tarihte olup bitmiş olan ama bugüne taşınan ve geleceğe de sirayet edebilecek olan problemleri çözebilmek için, karar alıcılara yol gösterecek bilgi birikimi oluşturur. Zamanında doğru kararlarla çözülemeyen sosyal problemler başkalarının o ülke üzerindeki hesabının oyun alanı haline gelir.

         

        Tarihe ilişkin yalanlar ebediyen tarihin sayfalarında gizli kalmaz. Hele her şeyin belgelendiği çağlardan itibaren tarih her yerde kayda geçmiştir ve bir gün mutlaka bir yerlerde uç verir. Bu nedenle, bilfiil yaşanmış olaylar dizisinden mitoloji türetmemek, tarihsel sürecin herhangi bir dilimini yahut tamamını tabulaştırmamak lazımdır. Mitolojik anlatılar başka bir şey, tarihin mitoslaştırılması başka bir şeydir. Bilfiil gerçek olana mitik yaklaşım dünyayı tasarımlarımıza göre biçimlendirme arzusu yüklüdür. Oysa dünya tasarımlarımıza sığmayacak kadar karmaşıktır.

         

         

        İdeal ve Gerçek

         

        Dünyanın dilediğimiz gibi olmasını arzu ederiz. Ama dünya bizim arzularımıza göre şekil değiştirmez. Doğru adımları atmak koşuluyla, sadece arzu ettiklerimizi gerçekleştirme imkânına sahibiz. Dünyada duygularımızla da yaşarız. İşler ise akıl düzenine uygun yürür. Duygusal duruş bireyi mutlu edebilir; fakat sorunları çözmeye yetmez. Dünya üzerinde uzun vadeli ve geleceği daha huzurlu kılabilecek adımlar duygusal temelden hareketle değil akılcı çözümlemeler eşliğinde atılır. Sorunlar gerçektir ve sadece gerçekliğine uygun olarak çözülebilir.

         

        Tarihte temel bulan gerçeklikler çok yönlü ve karmaşıktır. Buna paralel olarak, onların çözüm yolları da tek biçimli değildir. Her sarsıcı sosyal olayın tarihsel temelleri vardır. Dolayısıyla bugün yaşadığımız olumsuz olaylar da yakın geçmişten soyutlanamaz. Geçmişteki karar alıcıların yanlışlarının dalga etkisi hesap edilemediği ve bu yanlışların olası sonuçlarını engelleme yolunda doğru zamanda doğru kararlar alınamadığı için, bugün tarihsel gerçekliğin eli, olup bitenlerin üzerine örtülmüş olan örtüleri birer birer yırtıyor ve bu da travma etkisi yaratıyor. Bunu doğal kabul etmek, onların koşullarca yırtılmasını beklemeden tüm örtüleri kendi irademiz ve ellerimizle yırtmak gerekir. Bundan dolayı tarihi doğru okuyup olan biteni serbestçe tartışmak, karşıtlık doğuran kavramsal karşıtlıklara takılıp kalmamak, bugünkü duygu ve düşüncemize göre değil, atılan adımların gelecekteki sonuçları ve hedefler açısından düşünmek ve karar almak lazımdır.

         

        Şayet problemlerin muhakeme edildiği ortamda farklı/aykırı fikir ve önerilere ‘lanetli’ muamelesi yapılıyorsa, orada herkes aynı tasarımları taşımaya, aynı karar iradesini sergilemeye zorlanıyor demektir. Bu tabloda karmaşık ve yakıcı sorunlara çözüm üretilemeyeceği gibi, üretildiği düşünülen çözümler gerçekte sorunu daha da derinleştirir. Sorunlar çerçevesinde yapılan tartışmaları ‘ideale iman sorunu’ olarak görmek, insan zihninin gelişimini veya gelişme yolunda sınırlarını zorlayışını görmemek demektir. İsabetli sosyal politikalar duygusal duruşlarla veya ‘her daim geçerli’ görülen kabullerle değil, tüm fikirleri zihin süzgecinden geçirmekle üretilebilir.

         

        Bilginin bu kadar çok paylaşıldığı, her şeyin ortalığa dökülüp saçıldığı, bazen yalanla gerçeğin birbirine karıştığı bu çağlarda, tarihi yeniden ve dosdoğru okumaktan, tarihsel ve sosyal gerçekliğin doğasını yeniden keşfe çıkmaktan başka çıkar yol yoktur. Sarsıcı nitelikli sosyal problemlerin neredeyse tamamının kökü tarihsel olduğuna göre, dün gerçekten ne olup bittiği bilinmezse bugün yaşanmakta olanlar gerçek anlamda kavranamaz ve problemlere ilişkin çözüm çabaları da sonuçsuz kalır. Sorunlar, gelecekte daha iyi durumda olabilmek için çözülür. Sorunlara doğru çözümler öneremeyen fikir hareketleri asla daha iyi durumda olamaz ve düşünce dünyasından dışlanır. Sorunlarını çözemeyen toplumlar da onların ağırlığı altında ezilir.

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele