Vatandaşlık Değil, Devlet Vasfı Tartışılıyor

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        Gelinen nokta, hepimizde şaşkınlık meydana getirdi. Hâlbuki getirmemeliydi. Terörü bitirmek maksadiyle yapılan teklifler arasında, Selçuklu, Osmanlı mirasçısı Türk Devleti’ni sonlandırmak var. Abdullah Öcalan, kendisiyle görüşen BDP’li milletvekillerine açıkça bunu anlatmaya çalışmıştır:

         

         “Eski yaşam alışkanlıklarını top yekün bırakmak gerekir. Neden? Çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet,1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursak, yepyeni Cumhuriyete… Radikal demokrasi, tam demokrasi…”(Milliyet, 28 Şubat, 2013)

         

        Anayasa değişikliği çalışmalarında, bu hedefin gerçekleşmesi istikâmetinde teklifler yapılmaktadır. Vatandaşlık tarifi çerçevesinde açılan “Türklük” tartışmaları ile Devlet’in ‘Türk Devleti’ ve kurucu milletin de ‘Türk Milleti’ olduğu gerçeği göz ardı edilerek, Türklüğü bir etnisite olarak kabul ile isimsiz bir milletin isimsiz bir devleti inşaa çalışılmaktadır.

         

        Peki, “Bağımsız Kürdistan” talebiyle başlayan ve terörü bir araç olarak seçen PKK’nın hedefi neydi? Türkiye Cumhuriyeti adı ile devam eden Türk Devleti’nin yıkılması. İsimsiz ve kurucu milletini yok sayan bir devletin inşası ile devletin yıkılması arasındaki fark nedir? Sıfır…

         

         

        Devlet Nasıl Sonlanır?

         

        Devletin yıkılması iki halde mümkün olur. Birinci halde, vatan yabancı bir güç tarafından işgal edilir. İşgal eden güç, kendi iradesini esas alan bir devlet kurar. Irak’ın işgali ile Saddam sonrası Irak’ta böyle bir devlet kurulmuştur. Etnik ve mezhep ayrıklarını esas alan bir Anayasa ile kurulan devletin varlığının devamı; daima kurucu güç olan ABD’nin himâye ve müdahalesine borçlu ve mahkûm olacaktır. Tesis edilen devlet yapısı, etnik veya mezhep gurupları arasında kavgayı daima diri tutacaktır. Nitekim, kavga, hâlâ devam etmektedir ve bu huzursuzluğun ileriki yıllarda da süreceği âşikârdır. Neticede daha çok kan ve gözyaşı akacaktır. Ya böyle kavga hâlinde devam edecek veya parçalanacaktır. Bu tehdit, merkezî idarenin üstünden hiç eksik olmayacaktır.

         

        İkinci halde, vatanın bir bölgesinde bağımsızlık talebiyle bir isyan çıkar ve başarıya ulaşır. Yine Irak’ta bir isyan vardı, fakat dış müdahale olmadan tam başarıya ulaşamadı. Bu halde, ya isyan bölgesi ayrılır, kendi devletini kurar veya mevcut devletin kurucu ilkeleri yeniden belirlenir. Devlet, ortaya çıkan yeni şartlara göre yeniden şekillenir.

         

        Belki bir üçüncü halden bahsedilebilir. Kurucu milletin kendi iradesiyle devletini sonlandırması ve yeni tarzda tekrar yapılanması… Bu hâle Sovyetler Birliği’nin dağılması, devletin hâkim gücü olan Rusların, diğer devletlerin sorumluğundan kurtulması misal olarak gösterilebilirse de çok değişik ve farklı şartlarda meydana gelen bu durum, doğru bir örnek teşkil etmez.

         

        O halde, yeni Anayasa’nın, aynı zamanda yeni devlet kuruluşu gibi takdim edilmesinin sebebi nedir? Türkiye bir yabancı gücün işgalinde midir veya ayrılık talebiyle başlatılan isyan başarılı mı olmuştur? Yoksa millet devletinin feshedilmesi iradesini mi beyan etmiştir?

         

         

        İsyan Başarılı mı Olmuştur?

         

        Bu üç halden herhangi biri gerçekleşmemiştir. Ama Tanzimat’tan, Meşrutiyetten, Cumhuriyet’ten ve çok partili hayata geçişten daha önemli sayılacak bir “devrim”den bahsedilmekte, bin yıldır devam eden devlet yerine, yeni bir devlet yapısının teşekkülü beklenmektedir. Bu bir arzu mudur? Yoksa yapılan görüşmeler sırasında verilen bâzı taahhütlerin ilham ettiği bir ümidin ifadesi midir? “Kimliksiz Anayasa” bir kısım iktidar partisi sözcüleri tarafından da dile getirildiğine göre, bu hevesi kof bir arzu, boş veya hoş bir hayal olarak görmemek lâzımdır. Başbakan’ın “milliyetçilik” kavramı üzerinde yaptığı tartışmalar, ilk önemli gafın düzeltilme ve tevil gayreti sırasında da sarf ettiği sözler, en azından bu hususta bir kafa karışıklığının mevcudiyetinin varlığının ifadesidir.

         

         

        Paranoya mı? Komplo Teorisi mi?

         

        Öcalan’ın yukarıdaki sözlerinden, Türk devletinin tasfiye beklentisi neticesini çıkarmak, bir paronaya mıdır? Yahut bir komplo teorisi midir? Hayır. PKK terörü başladığından bu yana, Kürtçü çevrelerle yakın alâkası olan gazeteci Cengiz Çandar, Öcalan’nın ifşâ edilen görüşme tutanaklarını yorumlarken bu hakikati ifade ediyor(Taraf Gazetesi, 11 Mart 2013, Neşe Düzel’in Röportajı):

         

        “Çözüm süreci kendi bağımsız dinamiğini üretiyor ve tarafları kendisine rehin alıyor. Dolayısıyla süreç, onların başlangıçta hiç hesap etmediği noktalara doğru evrilebilir.

         

        Öcalan kesinlikle barışa verilecek bir süreçten yana. Onun kafasında Türkiye çatısı altında yeni bir Kürt-Türk uzlaşması var. Bunun için de yeni bir demokratik cumhuriyetin inşası için anayasadan başlayarak atılması gereken yasal adımlar var. ‘Evet, bir gün PKK lağvedilecek, silâhlı mücadele bitecek, fakat Türkiye’de bu anda öyle değişecek ki adeta yeniden kurulacak, hepimiz özgürleşeceğiz’ diyor.

         

        MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la Öcalan arasında, muhtemelen Başbakan’ın bilgisi halinde, gelecek tasavvuru ile ilgili ulaşılmış bir ulaşılmamış bir anlaşma seviyesi var. Kürtlerin özel bir statüye kavuşacağı ve iktidarı paylaşacakları yeni bir Türkiye’nin kurulması. Kürtlerin eşit biçimde iktidar ortağı olacağı bir Türkiye yapılanması bu.

         

        Öcalan’la Erdoğan’ın anlaşması sonucunda, Türkiye ile Kürtler anlaşıyor. Türkiye ile Kürtlerin büyük beraberliğine gidiyoruz. …Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal yapısının PKK’nın siyaset yapabileceği şekilde esnemesi ve bunun yasal ve anayasal güvenceye alınması gerekiyor.”

         

        Görüyor ki, beklenen ve arzu edilen gerçekten öncekilerden farklıdır. Tanzimat, Meşrutiyet Osmanlı Devleti olarak isimlendirilen Türk Devleti’nin bekası için düşünülmüş tedbirlerdir. Netice verip vermemesi bu gerçeği değiştirmez. Cumhuriyet rejim değişikliği ile aynı Türk devletinin devamı Türkiye Devleti adı ile sağlamıştır. Çok partili hayat, demokrasinin gelişmesi, halkın talep ve değerlerinin devlet hayatında yer alması neticesini temin adımlarıdır. Bütün bu hareketlerde, devletin varlığı, kurucu millet tartışma konusu değildir. Ancak, şimdi telâffuz veya ima edilen, devletin Türk devleti olma vasfını ortadan kaldırmaktır.

         

         

        Önce Devlet Fikri Örselenmiştir

         

        Buraya terörü metot olarak seçen ve bağımsız bir Kürt Devleti’ni hedef alan isyan hareketinin başarısı sonunda gelinmemiştir. Siyasilerin dikkatsiz üslupları neticesinde devlet yıpratılmıştır. İktidardaki her parti, teröristin kendini mazur ve haklı göstermek maksadıyla ileri sürdüğü bahanelerin, önceki iktidarlar döneminde vuku bulduğunu söyleyerek, âdeta etnik fitneye destek vermişlerdir. “Tarihle yüzleşmek” sloganı ile ya bazı uygulamalar devrin şartlarından, sebep ve saiklerinden tecrit edilerek veya bazen de abartılarak gündeme getirilmiş, yapılan yanlışlar varsa bunun da uygulayıcıların idraksizliği ve tutumlarından değil de temel devlet siyasetinin icabı gibi takdim edilmiştir. Bazen de ırk ve din ayırmaksızın, bütün vatandaşlar için geçerli olan, modernizm tercihi ve laiklik anlayışı sebebiyle yapılan baskılar ve zulümler; daha sonra demokrasinin gelişmesi ile terk edilmesine ve yumuşatılmasına rağmen, dönem iktidarlarının veya yöneticilerinin değil, devletin temel tercihi olarak yorumlanmıştır. Ayrıca askerî darbelerin hukuksuz uygulamaları hep devlet fikrinin tahribi için kullanılmıştır.

         

        Hâlbuki Osmanlı’nın son döneminde padişahlar bile tenkit edilmesine rağmen, devlet fikrinin yıpratılmamasına itina gösterilmiştir. Saltanat makamı, devletin temsil makamı olduğu halde, Sultan’a muhalefet edilmiş, fakat Al-i Osman’a bağlılık ve saygıda kusur edilmemiştir. Bütün gayretler, hatta Sultan’a muhalefetin sebebi Devlet-i Âliye’nin bekası ve ihyasıdır. Aslında, son zamanlara kadar Cumhuriyet döneminde de bu hususa riayet edilmiştir. Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden sonra Menderes’in “Devr-i sâbık yaratmayacağız” ifadesi siyasi bir hata değildir. Geçmiş dönem uygulamaları tenkit edilirken veya tartışılırken, devlet fikrinin yıpranmasından endişesi edilmiştir. Bu yüzden de daha sonra aleyhlerine bir durum doğurmasına rağmen, yine de bu yola gidilmemiştir. Osmanlı’ya ve Demokrat Parti’ye bol miktarda izafiyet izhar eden günümüz iktidarı ise, bu hususta kendini tamamen serbest addetmektedir. Böylece, ceberut, halkına zulmeden devletin yıkılması tabii hâle gelmiştir.

         

         

        Önce Devlet, Sonra Millet

         

        Böylece, tarihimiz boyunca önemli sayılan dört unsurdanki bunlar ‘din ve devlet’, ‘vatan ve millet’tir, biri olan devletin devre dışı kalması sağlanmıştır. Bir dönem, din de devre dışı idi. Ama demokrasi ile din tekrar eski itibarına kavuştu. Vatan ise, muhafazası çok da zarurî olmaktan çıktı. Vatanın bütünlüğü millet anlayışına bağlı hâle geldi. Eğer, bu vatanda yaşayanlar tek bir millet ise, vatanın da bütünlüğü mümkündür. Farklı milletlerin bir arada bulunduğu bir vatandan bahsediliyorsa o zaman parçalanması düşünülebilir. Gelinen noktanın özeti budur.

         

        Bu yüzden, son zamanlarda millet anlayışı üzerinde manasız tartışma açılmıştır. Osmanlı’da da, Cumhuriyetin ilânıyla da Müslüman olan halk tek millet sayılmıştır. Adına Türk denilmiştir. 1930’larda, millet tarifinden bu din beraberliği çıkarılmıştır. Bunu yapan CHP, Cumhuriyetin kurucu ilkesini ihlâl etmiştir. Bu sebeple de millet tarafından cezalandırılmış ve çok partili hayata geçildikten sonra, millet de bu partiye tek başına iktidar yüzü göstermemiştir. Bundan sonra da göreceği yoktur. Bundan, bugün milleti yeniden tartışma konusu yapanlar ibret almalıdır.

         

        Ancak, 1930’lardaki tarih ve dil tezleri, kendine mahsus özel sebepleri olsa da bir millet inşa meselesi olduğu kadar bir medeniyet, yâni bir modernizm tasavvurunun gereği idi. Fakat her durumda bir cinnet hâli idi. Bundan on sene geçmeden rücu edildi ve zaman içinde normale avdet edildi. Ne var ki, bugünün tartışmaları da bir başka cinnet hâlidir. 1930’ların millet anlayışında din yoktu, ama etnisite farkı gözetmeden herkes aynı ırktan sayılmakta idi. Şimdi ise millet, müşterek bütün değer ve unsurları ihmal edilerek, etnisitelere bölünmekte, ırkçı Kürtçülerin talebi, bütün milletin hissiyatı gibi takdim edilmektedir. Kürtçülerin hatırı için de ortak millet adının terki istenmektedir.

         

        Türklüğün, bir etnisite adı olduğu tezini savunanlar, Orta Asya geçmişimize, destanlara atıf yapılmasını fikirlerinin delili olarak öne sürmekteler. Türklüğün Orta Aysa geçmişi doğrudur. Ama oradan Avrupa’nın içlerine, Afrika’nın kuzey bölgelerine, Asya’nın her yanına uzanan ve buralardaki kültürlere kendi nefesinden üfleyerek yeni terkipler meydana getiren bir medeniyet hareketi olduğu da doğrudur. Ortak tarihin vatanı olan bu coğrafyada yaşayan ve aynı devletin vatandaşı olan herkes tarih boyu Türk sayılmıştır. Siyasi olarak bu coğrafya’nın bir bölümünden çekilirken geride akrabalar kalmıştır. Bir dönem akrabaların unutulmuş olması, Türklüğün bir aşirete indirgenmesine sebep olmamalıdır. Yahut Orta Asya’dan başlayan bu yolculukta, yeni coğrafyalarda yeni insanların iştiraki Türk adından vazgeçme bahanesi olmamalıdır.

         

         

        Aynen Kızılırmak Gibi…

         

        Nasıl ki, Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak Kızıl Dağ’dan doğmuştur ve birçok başka isimdeki dere ve çayların iştiraki ile Bafra’da denize ulaşırken adı hâlâ Kızılırmak’tır. Milletimizin adı da bu tarihi yürüyüş içinde, aynı kalmıştır. Kızılırmak’ın kollarının adı bu nehirle buluşuyor diye değişmiyorsa, milletimiz içindeki boy ve aşiretlerin adı değişmez. Ancak bu bütünün adını da tartışma konusu yapmaz.

         

        Ancak, bölücü hareket kendine meşruiyet alanı bulmak için bunu tartışma konusu yapmıştır. Ne yazık ki, Marksistlerin de yardımıyla, devlet katındaki bazı yetkililer ve üniversitelerdeki bazı cahil veya gafillerin gayretiyle, Türklük bütünleştirici ve kapsayıcı vasfından koparılmış ve memleketteki etnik gruplardan birinin adı hâline getirilmiştir. Dolayısıyla topyekûn millet adı olamayacağı için, elbette bütün vatandaşların adı da olamaz denilmektedir. Gerekçe olarak da, bazı vatandaşların kendilerini bu adla isimlendirmek istememeleri gösterilmektedir. Doğrudur, bazı vatandaşlar kendilerini Türk hissetmemektedir ve bu gerekçeyle isyan etmişlerdir. Silâh tehdidiyle ve başlangıçta kendilerine destek vermeyen Kürtleri de çocuk ve kadın demeden öldürerek yıldırmışlar ve mevziî bir etki alanı meydana getirmişlerdir. Ancak, silâh tehdidinin etkili olduğu Hakkâri ile diğer bölgelerdeki örgüt taleplerine verilen karşılıklar iyi değerlendirilirse, bunun fazla abartılmaması gerektiği görülür. 

         

        Anayasa’da vatandaşın Türk olarak adlandırılmasının manası devletin kurucu milletinin, ırk ve din farkı gözetmeksizin Türk milleti olduğunu, devletin de Türk Devleti olduğunu belirtmektir. Elbette, devlet bütün vatandaşlarını eşit sayar. Her türlü temel hak ve hürriyetlerini temin eder. Onları müşterek geleceğe hazırlar. Bütün bunlara rağmen bazı fertler hâla devlete mensubiyette tereddüt eder. Devlet millete tek ad verir. Bu, bazı vatandaşlarının özel farklılıklarını inkâr değildir. Ayrıca, bir memlekette huzurun ve bütün fertlerinin saadetinin temini için, ortak değerlerin, ortak zevklerin artmasının da teminin önemi inkâr edilemez. Bunu sağlamak da “asimilâsyon” değildir. Bu birlikte, barış içinde yaşamanın icabıdır.

         

        Dolayısıyla, yapılan münakaşa Anayasa’da vatandaşlığın tarifinin yapılıp yapılmaması değildir. Devletin Türk Devleti olma vasfını ortadan kaldırmaktır.


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele