Tanrı, İnsan Ve İki Medeniyet: Batı Ve Biz

Ocak 2014 - Yıl 103 - Sayı 317

        Bir din, kitaplı bir dinse; kitap, kendisiyle temas eden insana şu soruların cevabını tereddüde meydan bırakmayacak bir şekilde, açık, yalın ve net olarak vermek zorundadır.

         

        1-       Tanrı nedir ve onu nasıl bilmek gerekir?

        2-       Tanrı bizden ne istemektedir?

         

        Bu sorulara Peygamberler Allah’tan aldıkları vahiyle cevap verirler. Kitapla desteklenmiş peygamberler vefat ettikten sonra tebliğ kitapla devam eder. Dolayısıyla kitap bu sorulara muhatabının anlayabileceği bir dil ve mana ile cevap vermek zorundadır. Bir başka söyleyişle, biz kitaba bu soruları sorduğumuzda kitap bize oldukça yalın ve fakat en az bir o kadar da anlaşılır; “efradını cami ağyarını mâni” bir cevap vermelidir. Ve yine o cevap ümmî[1] insanın da anlayabileceği; bir dereceye kadar idrak edebileceği bir cevap olmalıdır.

         

        Mesela Kur’an’a “Tanrı (Allah) nedir?” sorusunu sorduğumuzda bize İhlas süresini okur ve biz hepimiz algı seviyemize bağlı olarak birbirinden derece itibariyle farklı, ancak öz olarak aynı Tanrı kavramına ulaşırız. Buna göre Kur’an’ın Tanrısı; yani Allah;

         

              “Tekdir.

              Hiçbir şeye muhtaç değildir; tüm varlık O’na muhtaçtır,

              Doğurmamıştır, doğurulmamıştır,

              (Ve varlık veya düşünce boyutunda)Hiçbir şey ona denk değildir

         

        Görüldüğü üzere Kur’an, ister akademik düzeyde birine ister ümmî bir insana hitap ediyor olsun, hiçbirisinin farklı anlayacağı bir tanım yoktur. Başka bir şekilde söyleyecek olursak; Kitapla ister doğrudan temas ederek ne dediğini anlamaya çalışalım, ister bir başkası bize Kitap üzerinden konuşuyor olsun asla farklı bir sonuç ortaya çıkmaz.

         

        Buna mukabil Hristiyan Batı kültürünün teşekkülünde en temel ve ağırlıklı yeri işgal eden İncil’deki Tanrı kavramının içinden çıkmak mümkün değildir, olamamıştır. İster teolog olsun, ister sıradan bir insan; İncil’e “Tanrı nedir?” diye sorduğunda zihninde bir yere oturtabileceği bir tanrı kavramına ulaşamaz; İncil’deki Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlemesi Tanrı kavramını içinden çıkılmaz bir hâle büründürmüştür.

         

        Aynı şekilde “Allah bizden ne istemektedir” sorusuna da İncil’den herkesin ittifak ettiği ve herkesi bağlayan bir formülasyon çıkartmak mümkün olamamıştır. Eğer Eski Ahitten hareketle -ki Hristiyan Teoloji Eski Ahit’i de kutsal metin olarak kabul eder-bu sorunun cevabı “on emir”dir denilebilirse de; İncil’e “Din nedir” diye bir soru sorduğunuzda alacağınız cevapla, yine aynı şekilde “Tanrı nedir” sorusunda olduğu gibi ağyarını mani efradını cami bir neticeye varamazsınız.

         

        Tüm bunların sonucu olarak Hristiyan bir mümin hemen her durumda kitabı açıklayan/açıklaması gereken bir başkasına ihtiyaç duymuştur. O bir başkası İncil’i anlayabilen ve açıklayabilen ruhban sınıfı olmuştur. Kaldı ki Ahd-i Cedid’in Matta, Luka, Markos, Yuhanna bölümlerinin dışında kalan kısımları Hristiyan teolojinin inşasında daha belirleyici olmuş, örneğin dünya tarihinin bir dönüşüm dönemini oluşturan Reformasyonun teolojik çerçevesini ve dayanaklarını neredeyse tamamen Pavlus’un Mektupları oluşturmuştur.

         

        Hristiyan toplumlarda ortaya çıkmış bulunan ruhbanlık, Hristiyan teolojisinin bir sonucudur. Kitabın doğrudan cevaplayamadığı sorular bu ruhban sınıf ve bunların oluşturduğu dinî bir otorite merkezi tarafından cevaplanmaya çalışılmış; bunun sonucu olarak kurum ve kuralları ile kitabın oluşturamadığı din kurumu, bu otorite tarafından oluşturulmuştur. Papalık böyle bir kurumdur. Birinci bin yılın ortalarından Reformasyonun Ortaya çıktığı 1517 yılına kadar Roma Katolik Kilisesi, yani Vatikan, Doğu’daki Ortodoks Hristiyanlık ve Ermeni Hristiyanlığından farklı olarak, özellikle Avrupa’da yegâne dinî otoritedir. Çünkü Kilise İsa’yı temsil ve ifade etmektedir; Papa da kitap hakkında yorum yapabilecek olan yegâne otoritedir. Dolayısıyla Papanın vazettiği şey din olmuştur; olmaktadır.

         

        Avrupa’daki özgürlük sorununun temeli buralardadır. Madem din Kilise, konuşan Papa da İsa Mesih’tir; öyleyse Roma Katolik Kilisesi Avrupalı insanın gündelik hayatı içerisinde onları her cihetten kuşatmakta, Hristiyan müminlerin kitapla doğrudan teması ile sorularının cevaplarını bulmaları mümkün olamadığı için, bu cevapları Kilise üretmektedir.

         

        Buna rağmen yıllar içinde üretilmiş bu teolojide “insanın kurtuluşu”na dair sorunlar bir çözüme kavuşturulamamıştır. Çünkü Hristiyan teolojiye göre insan dünya denilen varlık âlemine Tanrı tarafından bir günahkâr olarak gönderilmiştir; Adem’in cennette işlemiş olduğu günahın tüm sorumluluğu tek tek insanların boynunda asılı durmaktadır. İsa Mesih tüm insanlığı bu günahtan kurtarmak için kendisini feda etmiştir, ama bu yine de tam olarak gerçekleşmemiştir. Nitekim Reformasyon’un iki önemli şahsiyeti Luther ve Calvin’in teolojilerinde en temel konuyu yine “insanın aklanması/kurtuluşu öğretisi” oluşturmuştur. Ancak ikisi de insanın eylemleri ile değil, imanı ile kurtulabileceğini söylerken; bunun ancak Tanrının seçimi/iradesi ile olacağını; hatta bu seçilmişlerin tanrının ezeli olan bilgisinde belirlendiğini, insanın ancak bazı emareler, işaretlerle seçilmiş olabileceğini ümit edebileceğini (mesela, bir meslekte sabır, sebat, çalışma ve o işin dışına çıkmayarak işi en iyi şekilde yapma) söylerler. Oysa hal böyleyken Roma Katolik Kilisesi vazettiği din ve kurallarında, erdemli faaliyetlerde bulunmakla ve kiliseye mutlak itaatle insanın kurtulacağını; yine de beşeri bir zaaf olarak günahlara bulanarak iyi bir Hristiyan olamayan insanların ise kiliseye yapacağı para bağışı karşılığı bu bağışın günahlara kefaret olacağı ve böylece kurtulabileceğini kabul etmiştir. Çünkü Kilise İsa Mesih’i temsil ettiği için bu af yetkisine sahiptir. Nitekim Luther’in protestosunun en temel argümanını kilisenin bu yetkisi oluşturmuştur.

         

        Roma Katolik Kilisesinin vazettiği din, Avrupa’nın öteden beri var olan sınıflı toplum yapısını çözememiş, aksine ona, bir sınıf daha ilave etmiş, kendisi de sadece ruhani olanı değil, tüm toplumsal, ekonomik, ticari ve siyasi alanların üzerinde bir konuma yerleşerek Avrupa’nın özgürleşme taleplerinin tersinden kaynağı olmuştur. Nitekim Martin Luther ile başlayan Reformasyon itirazını doğrudan Roma Katolik Kilisesi’nin bu iktidarına yöneltmiştir.

         

        Çünkü Reformasyon bir Hristiyan’ın aklanması için bir aracıya gerek olmadığını; bireysel olarak imanla aklanmanın mümkün olduğunu söylemiştir. Bu açıkça kilisenin aklama /affetme yetkisinin elinden alınmasıdır. Ayrıca Luther’in Kitab-ı Mukaddes’i Almancaya çevirerek isteyen her Hristiyan’ın aracısız kutsal metinle anlamak için temas edebilmesine imkân sağlaması, Kilisenin İncil üzerindeki hegemonyasını da sarsmıştır. Her ne kadar İncil ile doğrudan temas edebilmek, var olan teolojik sorunları ortadan kaldıramasa da bu tercüme, özgür olarak kitabı anlama çabalarının önünü açmış, ruhban sınıfının otoritesini sarsmıştır. Nitekim daha sonra Kitab-ı Mukaddes İsveççeye, Finceye ve diğer Avrupa dillerine çevrilerek, geniş kitlelerin kitabı doğrudan okuma imkânı elde etmeleri sağlanmıştır. Gerçi bu okuma, küçük bağımsız ve millî kiliselerin oluşumuna imkân sağlayarak, diğer alanlarda başlamış olan ferdî/liberal düşüncenin teolojik çerçeve ve meşruiyetini de oluşturmuştur.

         

        Esasen tüm bu dönemde; yani XVI. yüzyılın bu çeyreğinde Roma Katolik Kilisesi bir darbeyi de Kopernik’in yeni kozmografik keşfinden almıştır. Kendisi de aslında bir rahip olan Kopernik, kilisenin resmi doktrini haline gelmiş bulunan MS. II. yüzyılın ortalarında Batlamyus’un ortaya attığı teoriye bağlı olarak evren, dünyanın sabit ve merkezde, diğer tüm uzay varlıklarının dünyanın etrafında döndüğü şeklinde idi. Bu bakış açısı kilise açısından basit bir astronomik gerçeklikten çok daha başka anlamlara geliyordu. Resmi evren görüşü halindeki bu kabulün, Kopernik tarafından aksinin ispatlanması Kilisenin hakikati temsil ettiği anlayışında hasar oluşturmuştur.

         

        Reformasyon hareketinin, ortaya çıktığı tarihten tam 100 yıl sonra neden olduğu “Otuz Yıl Savaşı” (1618-1648) kaynaklara göre Avrupa nüfusunun 1/3’ünün hayatını kaybetmesine neden olan çok yıkıcı bir dönemi anlatır. Otuz Yıl Savaşı, din merkezli bir savaştır ve Avrupa’nın neredeyse tamamını kapsamıştır. Savaş sonunda imzalanan Vestfalya Barış Antlaşması, Roma Katolik Kilisesi’nin yegâne din olarak kabul ettiği ve dayattığı Katolikliğin yanına, tüm çeşitleriyle Protestanizmi de din olarak ilave etmiştir.

         

        Bu barış antlaşması ayrıca, serbest ibadet, vicdan hürriyeti, göç etme hakkı ile medeni hakları da sağlamıştır.

         

        Yine bu antlaşma ile geleneksel anlamıyla kilise dışı hayatı tanımlayan “seküler” kavramı, daha önce Katolik kilisesine ait olan arazileri yerel idarecilere bırakan maddesiyle; yani “kilise arazilerinin sekülerleştirilmesi”yle yeni bir muhtevaya kavuşmuş, teolojinin dünyevileşmesine bir katkı daha yapmıştır.

         

        Hülasa edecek olursak Protestan ilahiyat, bir yandan “imanla aklanma öğretisi”, diğer yandan “iki krallık doktrini”, bir diğer yandan da seküler alanın da “Tanrının iradesi ve kutsal olduğu” teziyle devleti ve uygulamalarını meşrulaştıran yanıyla, modern Batı medeniyetinin fideliği olmuştur. Bu yönüyle Protestanizmin bireysel özgürlük fikrine yaptığı katkı, Magna Carta’dan çok daha ileridedir ve daha sonra Aydınlanma düşüncesi bu fidelikte filizlenen teolojik imkânların seküler ve rasyonel kullanımı neticesinde çağdaş/modern liberal toplumun temellerinin atılmasını sağlayacaktır. Belki de Protestanizmin yarattığı bu özgür düşünce ortamı olmasaydı ne 1776 Filedelfiya Bağımsızlık Bildirgesi’nde(ABD’nin kuruluşu) ifadesini bulan özgürlük (ve cumhuriyet) kavramı ne de 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ve ne de bu günkü kapitalizm neşv-ü nema bulamayacaktı. Çünkü Protestanizmle Kilise’den özgürleşen insan bilinci, bu süreci daha ileride dinden özgürleşmeye taşımıştır.

         

        Buna karşılık bambaşka bir zihniyet paradigmasına sahip Türk ve İslâm dünyasında ise farklı bir hikâye yaşanmaktadır. Türk-İslâm iklimi sınıf kavramına yabancıdır. Batı’dan farklı olarak yine bu dünyada Avrupa’da olduğu şekliyle kral yoktur, feodal yoktur, serf yoktur, burjuva yoktur. Buna mukabil devlet vardır, düzen vardır, üniversite vardır, hukuk vardır, din ve vicdan hürriyeti vardır, ticaret yapma hürriyeti vardır, seyahat hürriyeti vardır.

         

        Kitap muhatabına doğrudan konuşur. Kitabı sadece ben anlayabilirim diyen bir ruhban sınıfı yoktur. Ulema zümresi vardır, ancak bu zümre Batı’daki anlamıyla bir ruhban sınıfına tekabül etmez. Bilgi üretimi gündelik ve sakin bir hayatı sürdürmek için yapılır. Ekonomik hayat kendi tabii seyrinde gelişen ve büyüyen ihtiyacın doğal bir fonksiyonu olan tüketim alışkanlığı üzerinden yürümektedir. Kışkırtılmış ne bir tüketim hırsı ne de talep vardır.

         

        Batı uygarlığı kendisini çatışma üzerine var eden bir uygarlıktır. Bunun için dünyevi iktidar ve güç anlamıyla bu uygarlık bu gün de rekabetçidir; bunun için yaratıcıdır, bunun için öldürücüdür. Özgürlük, liberalizm, kapitalizm, yurttaşlık ve Batı’daki anlamıyla ulusdevleti anlamak, bu çatışma kültürünü görme ve anlama olmadan mümkün değildir. Taraflar çatışa çatışa bir yandan homojen bir topluma ulaşmışlar; diğer yandan da bu çatışma/rekabet kültürünü daha incelikli ve yaratıcı yöntemlerle sürdürmenin yollarını öğrenmişlerdir. Bunun en tipik örneğini sosyo-ekonomik organizasyon olan kapitalizm oluşturur. Kapitalist sistemde her an çatışmakta/yarışmakta olan aktörler, bu çatışmayı öylesine “rasyonel” ve “rafine” yapmaktadırlar ki; bu çatışmadan bilgi, teknoloji, kâr, refah, tüketim çılgınlığı ve artık tüm insan ırkının geleceğini tehdit eden çevre sorunları çıkmıştır, çıkmaya devam etmektedir.

         

        Buna mukabil bizim medeniyetimiz, sosyo-kültürel ve tarihsel öze ilişkin tamamen farklı kodlara dayanan zihnî teşekkülünden dolayı bu sürecin dışında kalmıştır. Aslında kalmak zorundaydı da. Çünkü sınıf olgusunu hiç tanımamış; tüm insanları Allah’ın birer emaneti olarak kabul eden ve dolayısıyla temel karakteri farklılık ve çoğulculuk olan bir toplumsal ve siyasal yapının, o günkü şartlarda Avrupa’da ortaya çıkan bu süreci yaşaması beklenemezdi. Bir başka deyişle bizim medeniyetimiz bu süreci, ne devlet gücü eliyle ne de piyasa mekanizması marifetiyle(yani sınıf ve iktisadî çıkar çatışmalarıyla) yaşayamazdı. Çünkü ne devletin böyle bir görevi vardı ne de sınıf ya da iktisadî menfaat çatışması üzerinde oturan bir toplumsal taban vardı. Kendi siftahını yaptıktan sonra müşterisini komşusuna yönlendiren esnaf anlayışından kapitalist düşünce doğamazdı ve doğmamıştır da.


        


        

        [1] Ümmî kavramı burada sadece okuma yazma bilmeyeni değil, daha önceden vahye dair bir bilgisi, bir teması ve kulak dolgunluğu olmayan insanı kastetmektedir. Nitekim Mekke ahalisi okuma yazma biliyordu, ancak ümmî bir topluluk idi. Onun için Kur’an onlardan ümmi topluluk olarak bahseder.


Türk Yurdu Ocak 2014
Türk Yurdu Ocak 2014
Ocak 2014 - Yıl 103 - Sayı 317

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele