Milliyetçilik Çağında “Türk” Kimliği: Algı ve Kurgu

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        “Türkçe konuşan, Müslüman olan ve Türklük sevgisi taşıyan Türk’tür”

                          HAMDULLAH SUPHİ (1923)

         

         

                    Fransız Devrimi üzerinden yaklaşık iki yüzyıl geçmesine rağmen, devrimin şekillendirdiği millî devletler ve millî kimlikler hâlâ kendi içinde bir istikrar kazanabilmiş değil. Gelişmişinden azgelişmişine kadar pek çok ülke, artan ve yoğunlaşan etnik sorunlarla boğuşmaya devam ediyor. Küresel ölçekte özellikle 1990’lı yıllarda bir tür yeniden uyanış sürecine giren etnik gruplar dil ve din gibi farklılıklar temelinde mikro milliyetçiliklere meşruiyet sağlamaya çalışıyor. Modern milliyetçilik, yüzyıllarca farklı dil ve din topluluklarını tek bir siyasal çatı altında bir arada yaşatabilmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun hem parçalanmasının müsebbibi hem de o enkazdan yeni bir bağımsız devlet çıkarmanın itici gücü olarak işlev gördü. Bu milliyetçi rüzgârların etkisiyle gayrimüslim tebaasını büyük ölçüde XIX. yüzyılın ikinci yarısında kaybeden İmparatorluk aydınları, bütünüyle Osmanlı vatandaşlığına dayalı siyasal bir entegrasyonun (Osmanlıcılık) başarısızlığa uğramasından sonra, elde avuçta kalan Müslüman halkları etnik bir çekirdek etrafında bütünleştirme çabası içine girdi. “Türklük” kavramı bu çerçevede kimi zaman Anadolu’nun Müslüman unsurlarını, kimi zaman İmparatorluk halklarının tarih ve kültür birliğini, kimi zaman da siyasal sınırların dışına uzanarak aynı soydan gelen ve benzer bir dili konuşan toplulukları (etnik) birleştirme ideali olarak farklı siyasal kaygıların konusunu teşkil eden temel bir kavram olarak gündeme geldi. “Türk” etnonimi XX. yüzyılın başında kitleselleşmeye başlayan çeşitli milliyetçi tasavvurların dinî cemaatten vatandaşlığa, göçebe yaşam biçiminden (Türkmen) Pan-milliyetçiliğe uzanan ideolojik inşa faaliyetleri sonucunda farklı anlamlar kazandı.

         

                    Türk kavramı üzerinde bugün halen önemli ölçüde varlığını muhafaza eden görüş ayrılıklarının temelinde zaman içerisinde kendiliğinden oluşan algılar ile milliyetçilik çağında oluşturulmaya çalışılan farklı kurgular yatmaktadır. Kurgu, kendini daha çok yakın dönemdeki milliyetçi tasavvurlarda bulur ve o çerçevede anlam kazanır. Milliyetçilik çağında kurguya direnç gösteren kültürel, dinsel ve siyasal sınırların varlığı söz konusudur. Ortak bir kimliği entelektüel bir inşa faaliyeti olarak görenlerin bir kısmı benimsedikleri siyasal perspektife göre kimi zaman bu sınırlar içinde kalmaya özen gösterirken, kimi zaman da bu bariyerlerin çok ötesine geçmeye çalışır. Algı ise çok daha eskiye, yüzyıllar öncesinden başlar ve toplumlar arasında ekonomik, sosyal, dinî, kültürel, askerî, siyasî ve diplomatik ilişkilerin şekillendirdiği uzun bir tarihsel sürecin ürünü olarak farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda farklı anlamlar kazanabilir.

         

                    Kolektif kimliklere dair algılar, esas itibariyle “biz” ve “ötekiler” diyalektiğinde tarihsel bir oluşumun sonucu olarak ortaya çıkarlar. Gerek bir etnonim olarak, gerek bir siyasî ad olarak kolektif aidiyet içeren ifadeler, bir topluluğa genellikle dışarıdan (öteki) izafe edilir. “Yabancı”nın bir tehdit unsuru haline geldiği durumlarda bu ötekileştirme daha bir anlamlı hale gelmekte ve pek çok örnekte görüldüğü gibi etnik sınırların dışına çıkarak benzer halkları da içine almaktadır (Aydın; 1995: 55-60 ). Bu anlamda kolektif kimliklerin kristalize olması, toplulukların kendi varlıklarının bilincine varması ve dışarıdan yapılan yakıştırmaları benimsemeleri sayesinde mümkün olabilmektedir.

         

                    İlk ve orta çağların kadim halkları arasında gerçekleşen ticarî ilişkiler, vuku bulan savaşlar bu türden kolektif etiketlenmeleri sıklıkla gündeme getirmiştir. Balkan Slavlarının kendi dillerini bilmeyen Germen soylu halkları “Niemci” (dilsiz) etnonimiyle ötekileştirilmesinde olduğu gibi, önce Çinliler, sonra da Araplar Orta Asya’nın göçebe topluluklarının tamamını “Türk” olarak adlandırdılar. Ardından Haçlı Seferleri sırasında Selçuklu sultanlarının güçlü direnciyle karşılaşan Latinler, kavrama yeni ve olumsuz birtakım anlamlar da yükleyerek sınırlarını doğunun bütün Müslümanları bağlamında genişlettiler. İslam bir anlamda Türk dini (Religio Turcica) olarak algılandı ve bu çerçevede Türkler çoğu zaman Arapları da içerecek şekilde ötekileştirildi (Hentch, 1996: 77-88). Buna mukabil önce Araplar, ardından Selçuklu ve Osmanlı Müslümanları kendi varlıklarını ayırt etmek için Anadolu’nun Ortodoks halklarını –Slav, Helen ve Arap ayrımı yapmaksızın- Rum olarak tesmiye etti. Takriben aynı dönemlerde “Türkiya” tabiri de “Türklerin vatanı” anlamında tedavüle girdiyse de ne Selçuklu ne de Osmanlı yönetimleri bu kavramlarla en azından resmî olarak bir özdeşlik duygusu (identification) kuramadı.

         

                    Göçebe yaşam tarzıyla özdeşleştirildiği uzun Osmanlı asırlarından sonra Türk sözcüğünü hanedanın Müslüman tebaası anlamında ilk defa içselleştirenler Yeni Osmanlılar oldu. Yeni Osmanlılar, bir kimlik ifadesi olarak Türk kavramını zaman zaman “Millet-i Osmaniye” ve “Millet-i İslamiye” terimlerinin yerine bilinçli olarak kullanmışlardı. Avrupa’daki Türkoloji çalışmalarının etkisiyle tarih ve dil bilincine dönüşmeye başlayan ilgi nedeniyle Ali Suavi, Şinasi, Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Mustafa Celaleddin Paşa gibi aydınlar kültürel Türkçülüğün de ilk isimleri olarak zikredilir (Mardin, 2000: 114-115). Osmanlıcı olmalarıyla malül bu aydınların, Türk algısını belirleyen en önemli etken hiç şüphesiz içinde doğup büyüdükleri Osmanlı Millet Sistemi idi.

         

        Osmanlı İmparatorluğu’nda “Millet Sistemi”, zannedildiğinin aksine etnik-dilsel bir ayrımı değil, tebaanın din ve mezhep temelinde farklılaşan yasal bir statüye tabi tutulmasını ifade etmekteydi. Bu itibarla cemaatleri üzerinde yetkilendirilmiş millet temsilcileri, Osmanlı yönetimine karşı sorumlu hale getiriliyordu. Böylece gayrimüslim halkları doğrudan yönetmek yerine, aynı dine mensup aracılar üzerinden yönetmenin idarî kolaylıklar sağlayabileceği düşünülmüştü (Eryılmaz, 1990: 17).

         

        Tüm Osmanlı yönetimi boyunca Millet Sistemi içerisinde yerel cemaatlerin din, dil, gelenek, görenek ve yaşam biçimi üzerinden yarattığı algı, romantik milliyetçiliğin vazettiği kurguya son derece uygun düşüyordu.  Özellikle Balkanlar’da din, bu organik terkibin en temel bileşeni olarak, halklar arasında varsayılan doğal ve Tanrısal ayrımın temelini oluşturuyordu. Dinin göreli öneminin düştüğü dönemlerde bile Ortodoks milliyetçiliklerin, Bulgaristan’da Pomaklara, Bosna’da Boşnaklar’a, Makedonya’da Torbeşlere karşı geleneksel Millet Sistemi’nin bakış açısıyla yaklaşması şaşırtıcı değildir (Todorova, 353; Karcic: 101-103). Kuşkusuz İslam, Balkanların Ortodoks halkları açısından herhangi bir din değildi. Yüzyıllarca tebaası oldukları İmparatorluğun bir bakıma resmî ideolojisiydi. Ortodoks Balkan milliyetçilikleri açısından “öteki” algısının Müslüman halklar temelinde şekillenmesi anlaşılır bir şeydi. Bu Balkanlarda oldukça yaygın bir algı olarak, birisi Müslüman olduğunda bunun aynı zamanda Türk olmak anlamına geldiğini veya birisi ancak Hristiyan olarak kaldığı sürece kendisini Sırp, Hırvat, Bulgar, Yunan olarak tanımlamasının mümkün olduğunu ifade ediyordu (Arnakis, 1963: 120).

         

        Balkan savaşlarından sonra yaşanan göçler ve ardından Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen Lozan Mübadelesi, Türklüğü Müslümanlığa endeksleyen algıyı daha da güçlendirmekteydi. Zira Lozan, yeni Türk devletinin sadece bağımsızlığının tescilini değil, aynı zamanda onu meydana getiren millî bütünün hangi unsurlardan teşekkül edeceğini göstermesi bakımından da önemliydi. Bu bakımdan Lozan’da kararlaştırılan mübadele etnik bir değişimden çok, Anadolu’daki Ortodokslarla Yunanistan’daki Müslümanlar arasında yer değiştirmeyi öngörmekteydi. Bunun en ilginç sonucu anadili Türkçe olan Karaman Ortodokslarının gönderilerek, yerine Türkçe bilmeyen Müslüman Balkan halklarının getirilmesiydi. Böylece Misak-ı Millî sınırları içerisinde oluşan yeni Türk kimliği, Osmanlı’daki hâkim millet kodunun temelleri üzerine yükseliyordu (Öğün, 1998: 34-35). Millî mücadele döneminde siyasallaşma sürecine giren “fiilî Türklük”ün sınırlarını çizen ve dayanışmanın özünü oluşturan şey, bu İslam cemaati algısı olmuştu.

         

                    Türk kavramının sınırlarına ilişkin teorik kurgular ise bütünüyle milliyetçilik çağına aittir. Bu anlamda II. Meşrutiyet dönemi Türkçüleri, yaptıkları “Türk” tanımında ortak bir dile (Türkçe) özel bir önem atfetseler de İslam’ın kültürel ve toplumsal ağırlığını göz ardı etmemekle fiilî Türklüğe yaklaşmışlardı. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Hamdullah Suphi gibi İslamî geleneklerin şekillendirdiği bir kültürel ortaklığı referans alan Türkçüler açısından Türk, her şeyden önce Müslüman olan ve Türkçe konuşan halkların ortak adıdır. Bu itibarla kültür, çeşitli etnik grupları da bir araya getirebilen, onun sınırlarının çok ötesinde geniş bir kategori olarak algılanmaktadır. Öyle ki Gökalp, daha sonra Batılılaşmanın anahtarı olarak sunulan alfabe devrimine “din topluluğundan ayrılma”ya yol açabileceği için karşı çıkmaktaydı. Ona göre, Başkımcıların bir Arnavut ulusal kimliği yaratmak için kabul ettikleri Latin alfabesi, açık bir şekilde İslam kültür çevresinin dışına çıkmak demekti (Gökalp, 1999: 78). II. Meşrutiyet döneminin bu kültür temelli Türk tanımına pek sıcak bakmayanlar Rusya kökenli Türkçülerdi. Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi aydınların gözünde Türklük, Türkiye dışına çıkarak etnik sınırlarına çekilir ve bu haliyle Pan-Türkist bir idealin öznesi haline gelir.

         

                    Cumhuriyet döneminde devletin resmî ideolojisi haline gelen Türk milliyetçiliği, Atatürk milliyetçiliği adıyla Türk kavramını vatandaşlığa dayalı bir siyasal kategoriye indirgeme eğilimindeydi. Bu bağlamda Atatürk’ün Medeni Bilgiler’de Türk milletinin oluşumunda etkili olduğunu ileri sürdüğü “dil birliği”, “yurt birliği”, “ırk ve menşe birliği”, “tarihi karabet” gibi öğeler ikinci dereceden unsurlardı. Yani bu bağlar millî kimliğin olmazsa olmaz şartları değildi, iradî bağlılıkla teşekkül etmiş millî birliği güçlendirmeye yarayan unsurlardı. Kemalist kurguya göre vatandaş olma iradesiyle Türkiye Cumhuriyeti devletine bağlılığını tescil etmiş herkesi “Türk” saymak gerekiyordu (Afetinan, 1988: 23-24). Ancak Kemalist ulusçuluk, salt siyasal aidiyet temelinde tanımlanan Türklüğü, kültürel ve etnik unsurlarla da desteklemek ve tahkim etmekten de geri durmadı. Osmanlı-İslam kültürünün Batılılaşma perspektifi nedeniyle elverişsizliği ortadayken, dinden bağımsız bir Türk tanımı yapmayı mümkün kılacak tarih tezleri devreyi sokuldu. Bir yandan İslamlık öncesi Orta Asya tarihine müracaat edilirken, diğer yandan Anadolu’nun kadim uygarlıklarıyla etnik-dilsel bağlılıklar gündeme getirildi (Tachau, 1962: 166). Bir başka ifade ile Kemalist Türk kurgusu, Batılılaşma-laikleşme adına geleneğin biçimlendirdiği fiilî Türklükten kimi zaman uzaklaşan ve laikleştiği ölçüde etnik dozu artan bir mahiyet kazandı.

         

                    Sonuç

         

                    Türk kavramının tarihsel süreç içerisinde kazandığı farklı anlamları irdelemeyi hedefleyen bu çalışma, temelde algı ve kurgu ayrımına dayanmaktadır. Gerek algı, gerek kurgu boyutuyla “Türk” kavramı statik ve mutlak bir kategori olarak görünmemektedir. Kavram kimi zaman belirli bir yaşam tarzı anlamında kültürel bir koda dönüşerek genişlemekte, kimi zaman da soykütükçü etnik sınırlarına çekilmektedir. Tarihsel ve toplumsal değişmenin yeni momentumlarında Türklükle ilgili algılar yeniden şekillenmekte, bu da yeni kurguları gündeme getirmektedir.      


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele