XV.-XVI. Yüzyıl Osmanlı Kroniklerinde Türk Kavramı

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        Osmanlıların, modernleşme öncesine kadar Türk kavramına genelde olumsuz baktığına, Osmanlı literatüründe böyle bir yaklaşımın var olduğuna dair yaygın bir algı vardır. “Etrâk-i bî-idrâk” (idraksiz, algılaması kıt Türkler) kavramında somutlaşan ve edebî ürünlerde, bazı tarihî vb. eserlerde Türklere dair söylenen olumsuz ifadeler bu düşünceyi pekiştirir. Tarih yazıcılığımızda bunun aksini savunan veya daha doğru bir ifadeyle bu meselenin zamana, zemine ve eser sahiplerinin ait olduğu çevreye göre farklılık arz ettiğini belirten çalışmalar da vardır. Bununla birlikte yaygın kanaatleri tashih etmek her zaman kolay olmamaktadır.[1]

         

         

        Âşıkpaşazâde’nin (Apz.) Tevârih-i Âl-i Osman’ında Türk ve Türkmen

         

        Anadolu’daki Türk tarihinin ilk büyük dinî-sosyal isyanının manevî önderi Baba İlyas’ın torunlarından Derviş Ahmed Âşıkî (Âşıkpaşazâde, Apz. olarak kısaltılacak), Türk kavramını Osmanlılar için çeşitli bağlamlarda kullanır. Apz., Osmanoğullarını Oğuz Han oğlu Gök Alp’e bağlar. Acem padişahlarının “Yafes neslinden göçer Türki kendülere sened edin”diklerini, bir müddet sonra da elli bin kadar göçer Türkmen ve Tatar evini Süleymanşah Gazi önderliğinde Rum’a gazaya yönelttiklerini yazar.

         

        Osmanlı kaynaklarında “Türk” kelimesinin gayrimüslimlerin ağzından kullanılması olgusu, Âşıkpaşazade’de de karşımıza çıkar. Mamafih gerek Apz. Gerek Neşrî ve gerekse diğer kaynaklar bu ifadeleri gayrimüslim kişilere atfetse de aşağıda örneklerle göstereceğimiz üzere, aslında bu ifadeleri kendileri onlara yakıştırarak kullanmaktadırlar. Osman Gazi’nin Ede Balı’ya düşünü yorumlatmasından sonra Kulaca Hisar’ı yağmalayıp fethetmesi üzerine o vilayetin kâfirleri Karaca Hisar tekfuruna şöyle haber gönderirler: “… Bu vilayeti elümüzden alurlar.(…) Kendüler hod yer, su dutar Türk değüller kim biz dahi anun ile muamele edeyidük” derler.[2] Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Daha ilgi çekici olarak, bazı örneklerde Türk’ün adaleti vurgulanır ve hatta “Türk kavmi” ibaresi kullanılır. Mesela Süleyman Paşa’nın adaletini gören Mudurnu, Göynük havalisi halkının Müslüman oluşu anlatılırken  “Ve çok köyler bu Türk kavmını gördiler. Müslüman oldılar”[3] denilir.

         

        Türk kelimesi yöneticiler tarafından köylü Türkler için de kullanılırdı. Mesela, pençik usulünün ve yeniçeriliğin ihdası anlatılırken Çandarlı Halil’in Sultan I. Murad’a toplanan oğlanları için “Bunları Türke verelim. Türkçe öğrensünler” dediği ve bunların bu şekilde Müslüman olduğu nakledilir ve “Türk bunları niçe yıllar kullandılar.” diye eklenir.[4]

         

        Âşıkpaşazâde’de Türkmen tabirinin kullanıldığı bağlamlara baktığımızda şunları tespit ediyoruz: Osman Gazi’nin dedesi ve babası ile birlikte hareket edenler içinde bulunan göçer Türkman ve Tatarlar,[5] Yıldırım Bayezid’ın Malatya’yı kendilerinden aldığı Türkman[6], Timur vartası sırasından Memluk sultanına ihanet eden Türkman,[7] II. Murad devrinde Amasya-Tokat yöresinde eşkıyalık eden ve Yörgüç Paşa’nın katliama uğrattığı Kızıl Koca oğlanlarının Türkmanları,[8] II. Murad’ın kızını oğlu Sultan Mehmed için istediği Dulkadır oğlu Süleyman Beğ,[9] Otlukbeli’den kaçan Uzun Hasan’ın adamları ve ona yetişmekte güçlük çeken Karamanlılar.[10] Görüldüğü üzere yazarımız Türkmen kelimesini başlangıçta Osmanlıların ataları ile birlikte gelenler için kullanırken daha sonra Anadolu’daki çeşitli Türk beyliklerinin hükümdarları ve adamları için kullanmıştır.

         

         

        Neşrî’nin Kitâb-ı Cihan-nümâ’sında Türk ve Türkmen

         

        Erken dönem Osmanlı kronikleri içinde önemli bir mevki işgal eden Neşrî’de, Türklük algısının niteliklerini gösteren ilgi çekici bir anlatım mevcuttur. Bilindiği gibi Neşrî II. Bayezid devri ulemasından bir zattır; bu bakımdan Âşıkpaşazâde gibi gazi-dervişler zümresine mensup bir başka tarihçide veya bir gazavât-nâme yazarında olağan karşılayabileceğimiz Türklükle ilgili vurgunun onun eserinde de bulunmasının daha önemli olduğunu düşünüyoruz. Esasen onun Türk ve Türkmen kelimelerini kullandığı vakaların büyük kısmı, ana kaynaklarından birini teşkil eden Aşıkpaşazâde ile ortaktır; mamafih onun Türk kavramı, tarihinin daha eski devirleri kapsamasının da etkisiyle daha kapsayıcı bir mahiyet arz etmektedir. Oğuz Han’ın evladının ve nesebinin zikredildiği girişte şunları ifade eder:[11]

         

        “Seçkin tarihlerde (şöyle) denir. Mevcut olan Türkler, birçok sınıflara ayrılır. Bazıları şehirler ve kaleler sahibidirler; bazıları çadır ehlidirler; yani derlenen-toplanan-evleri ile dağ başlarında ve sahralarda otururlar. Bunların kimisi güneşe, kimisi puta, kimisi sığıra, kimisi ağaca, kimisi taşa tapar; bazıları da vardır ki, hiç din nedir bilmezler; bazıları Yahudiliği taklit ederler” Burada açıkça görülmektedir ki, Neşrî, şehirli, köylü, konar-göçer veya putperest, Yahudi, Müslüman ayırımı yapmadan çeşit çeşit Türklerden bahsetmektedir. Daha sonra Nuh’tan itibaren (Yasef, Bulcas, onun iki oğlu Türk ve Moğol) Oğuz Han, oğulları ve 24 Oğuz boyunun şeceresi verilir.

         

        Osmanlıların kökenleri konusunu anlatırken Gazneli Mahmud’un Selçukoğullarını yüz bin kadar “etrâkle”[Türklerle] Horasan’a geçirdiğini belirten Neşrî, Osmanlıların atalarından “Âl-i Selçuk’a müntesib olan etrâkden [Türklerden] Gök Alp Han evlâdından tavarlı rızklu bir taife”[12] olarak bahseder. Osman Gazi’nin etrafındaki topluluğu çevredeki gayrimüslimlerin “Türkler” olarak adlandırdığı Neşrî ve diğer tarihlerde açıkça belirtilir. Mesela, Edebâli’nin rüyasını tabir etmesinden sonra Osman Gazi Kulaca Hisar’ı yakıp “kâfirini kırdı. Sabah olıcak, ol ilün kâfirleri cem’ olub Karaca-Hisar tekvur’ına adem gönderüb eytdiler: “bu Türkler ki gelüb bunda tavattun itdiler”.[13]

         

        Çevredeki tekfurların Osman Gazi ve etrafındaki topluluğa Türk dediğine dair kayıtlar bolcadır. Mesela Bursa tekfurunun çevredeki tekfurlarla yaptığı toplantıda sarf ettiği sözlere bakalım: “Şol Türk şurada gelüb yurd tutub etrâfı yıkub yakub yirine Türk üründü oldı.”[14]. Orhan Gazi’nin babasından ayrı ilk seferinin anlatıldığı hikâye içinde Türk kelimesinin hem Neşrî’nin kendi ifadesi olarak hem gayrimüslimlerin ağzından ve hem de onlara tutsak düşen bir gazinin ağzından verildiği görülmektedir. Öte yandan gayrimüslim hükümdarların Osmanlılara Türk dediği eserde değişik vesilelerle tekrarlanır. Mesela, I. Murad’ı katleden Miloş’un ondan “Türk’ü Beği”[15] olarak bahsettiği yazılıdır.

         

        Neşrî’nin Türk kimliği tanımının dinî, siyasî ve coğrafî aidiyet sınırlarını aştığı ve başka bir dönemde ortaya çıkan önyargılı kullanımların aksine otomatik olarak “köylü”yü kastetmediği Neşrî’nin, I. Murad’ın Sırp Kralı’nın kendisini savaşa davetini hiddetlendiğinde söylediğini ifade ettiği, “İnşallah ana Türk erliğin gösterem…” sözüyle de açıkça ortaya konur. Bu sözlerin II. Bayezid devrinde yazıldığı ve “Türk erliği”ni olumlayışı göz önüne alındığında[16] o devirde Türk algısının niteliği hakkında bir kanaat edinilebilir. Neşrî sadece Türk’ün yiğitliğini değil diğer pek çok vasfını da değişik vesilelerle vurgular.

         

        Eserinin başında Türkmen kelimesini kapsayıcı anlamıyla kullanan Neşrî-ki ona göre, Türkler Müslüman olunca onlara “Türki-i iman” denildi. Türkman kelimesi bundan gelir.[17]-Osmanlı tarihiyle ilgili olayları anlatırken belirli Türkmen beyleri ve topluluklarından bahsederken bu kelimeyi kullanır. Mesela, Karaman oğullarının “Tatar ve Türkman ve Varsak ve Turgud ve Bayburd”u topladıkları anlatılır.[18] Yıldırım Bayezid’ın Anadolu’daki faaliyeti anlatılırken[19] “Bayezıd Han Malatya’yı Türkmen elinden Divrik’i Kürd’den aldı, bunlar kadim padişahlar değüllerdi.” diye yazar. Çelebi Mehmed’in Tokat yöresinde İnal oğlu adlı bir derebeye karşı mücadelesinde İnal oğlu ve adamları Türkmen olarak geçer.[20]

         

        Özetle Neşrî Türk ve Türkmen kelimelerini değişik bağlamlarda kullanmıştır. Bu meyanda Türk çok daha kapsayıcı bir tanım olarak Türkmen ise konar-göçer hayat tarzının yaygın olduğu Oğuzları anlatmak üzere kullanılmıştır. Neşrî’de etnik bir bilincin daha ötesinde, modern milliyet anlayışı ile tam olarak örtüşüp örtüşmemesi bir yana, putperestinden Müslüman olanlarına, konar-göçerinden yerleşiğine kadar, kapsayıcı ve içerici bir Türklük kavramının ve şuurunun bulunduğu anlaşılmaktadır.

         

         

                    Gazavât-ı Sultân Murâd b. Mehemmed Hân’da Türk

         

                    Türk kavramının kullanılışı ile ilgili en ilginç kaynaklardan biri, İzladi ve Varna savaşları (1443-1444) hakkındaki bu anonim gazavatnâmedir.[21] Bu eserde kelime daha ziyade Osman-oğlu, yani Sultan II. Murad, Osmanlı ordusu ve mensupları hakkında gayrimüslimlerin ağzından kullanılır. Bununla birlikte, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, kurulan cümleler ve kullanılan ifadeler yazar tarafından ilgili kişilere en azından kısmen yakıştırılmıştır. Mesela, İstanbul tekfuru yani Bizans İmparatoru, Osman-oğlu’nun tedarikini görmek için “Ben bu Türkü Ungurus ile ve Leh ve Çeh ile tutuşturayım…” diye planlar yapıp

        Papayı ziyaret eder ve ona şunu söyler: “…Eğer bu Türkleri kendi hallerine korsak ne ben İstanbul’da kalırım ve ne Ungurus kralı kalur ve ne Leh kalur…”[22] Bir başka örnekte,  Ungurus kralı [Ladislas] ile Despot [Sırp despotu Georg Brankoviç, Vılkoğlu] arasındaki konuşma. Şehrköyü kasabasını yanmış gören Kral “Bu ne işdir deyince Despot (…) Bu Türk bizi âl [hile] ile kendi eline çekeyor. Bizim sağ yanımız cemi’an Türk elindedür (…)” tarzında konuşunca Yanko [Hunyadi Janos, Severin banı] karşı çıkar ve “Türk senin gözünü korkutmuş da her gördüğün meşeyi Türk kıyâs edüb bizi korkutmak dilersin. Ya sen öyle mi anlarsın ki, Türk bundan sonra kendini devşirüb bizim üzerimize gele. Ben Türkün burnunu kırdım” der.[23]

         

        Yazar, Osmanlıların kendi aralarındaki faaliyetlerini anlatırken genellikle asâkir-i İslâm (İslâm askerleri), guzzât-ı İslâm (İslâm gâzileri) kullanımlarını tercih etse de bir iki yerde Türk ve Türk askeri tabirlerini kullanır. Mesela, akıncı beyleri ve diğer Osmanlı kuvvetlerinin arkasına düştüğü Hristiyan güçler kaldığı yerlerdeki kuyuları leşlerle dolduruyor kuyu olmayan yerlerde leşleri yakıp yıkıyordu ki, “… Türk görüb bunlar niye oğradığın bilmeye.”[24]

         

                    Daha ilginç bir örnekte, Tırnovi kalesine doğru yürüyen küffâr “Gördüler kim, bir tarafda bir mikdâr Türk askeri durur.” Bunun pusu olduğunu anlamazlar ve çıkan çatışmada “Guzzât-ı İslâm ol kadar gazâ eylediler kim takriri mümkün değil. Şöyle kim, ol mela’inlerin her birisi onar Türk’e yazılmış iken bin dânesi bir Türk’e cevâb veremeyüb karârı firâra tebdîl eylediler.”[25] Burada Türk askerinin savaşçılığı karşısında, daha önce Türklere karşı ileri geri konuşan kâfirlerin dayanamayıp nasıl kaçtıkları vurgulanır. Burada Türk kelimesi ile İslam gazilerinin eşanlamlı kullanıldığı da dikkati çeker.

         

         

                    Saltıknâme’de Türk

                    Balkanlarda İslâm’ın tipik bir öncüsü olan Sarı Saltık’ın, Cem Sultan’ın isteğiyle Ebulhayr-ı Rumî tarafından derlenen menakıbı pek çok açılardan olduğu gibi Türk kavramının 15. yüzyıldaki anlamı/anlamları bakımından da ilginç anekdotlarla dolu bir eserdir. Burada eserin genel yapısı ve dili üzerinde durmayacak sadece Türk kelimesinin hangi bağlamlarda ve hangi mânâda kullanıldığını kısaca göstermeye çalışacağız.

         

        Metinde kâfirlerin Sarı Saltık’tan sıklıkla “Türk” diye söz ettikleri görülmektedir. ( 105, 107,  938, 939, 940, 941, 942). Yani menakıbname yazarı Saltık’ın Türk olduğunu, ondan bahseden kâfirlerin ağzından sık sık belirtmiş oluyor (Seyyid, Şerif, Saltıh vb. diğer adlarının yanında).

         

        Eserde, devrin kroniklerinde ve anonim gazavatnamede olduğu gibi kâfirlerin kendi aralarındaki konuşmalarda Müslümanlardan sürekli “Türk” olarak bahsettiği tespit edilmektedir. Tabiî burada da unutulmaması gereken, aslında bu konuşmaların eserin yazarı tarafından kurgulandığı gerçeğidir. Eserde Müslüman ve Türk kelimeleri eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Mesela bir anekdotta (s. 13) şu husus dikkati çeker:

         

        Ulu papaz ruhbanlara sorar: "Bilür misüz kim bu Muhammediler bize niçün gâlibdür" .  Bir başka rahib ona şunu sorar: "Bu Türkler kim ölürler, cennete girürler mi? Rahip eyitti:-Girmezler, amma gelürler, kapudan bakarlar, tururlar, girü giderler. Nagâh ruhbanlar içinden on yaşar bir oğlan yukaru tut gelüp papasa düşnam virüp geldi, eyitti: -İy murdar! Yalan söyleme. Şimdi dünyada Türkler sizi evünüzde ve mülk ve diyarunuzda komayup çıkarurlar. Anda gelüp cennet kapusından bakan Türk girüp sizi cennet içinden sürmezler mi?"

         

        Görüldüğü üzere dünyada Hristiyanların ülkelerini fetheden Müslümanların öte dünyada cenneti de onlara bırakmayacağı söylenmiş olmaktadır. Bir başka anekdotta ise (s.29) Şerif Saltıh'ın beglerini öldürmesi üzerine başsız kalan kâfirlerin Pup katına gitmeleri anlatılır. "Pup olan Felyon eyitti:  …Bire tonuzlar düşman karşunuzda ola, siz süci içersiz, aklunuz gider. Türkler gelür sizi hep kırarlar." Eserde, Bizans İmparatoru’nun ağzından Türklerin(=Müslümanların) üstünlüğü açıklanır. Şikâyetler üzerine “Tekür eyitdi: Hey Hristiyanlar! Bilmiş olun ki bu Türkler dünyaya kadem uraldan berü bu Nasranileri kırarlar (…) Bu kafirler Müslümanlardan aciz oldular, girü gulüvv idüp tekura geldiler, eyitdiler: Meğer sen Türk oldun, ugurlayın din tutarsın, bu Türklere dönmezsin, tınmazsın..." Açıkça görüleceği gibi burada da Tekfur Türk olmakla yani İslam’a dönmekle itham edilmekte, yani Türk ve Müslüman eşanlamlı kullanılmaktadır..

         

        Bir başka yerde Saltık, Hristiyan kılığında, Mansur adlı birini sıkıştırır (s. 52):“Şerif eyitdi: Kimsin, bana toğru haber vir kim sen Türksün. Mansur inkâr itdi. Şerif eyitdi: Korkma seni öldürmeyem. Yalan söyleme. Mansur aciz kaldı, eyitdi: Müslümanlardananam." Yine başka bir yerde tekfur ile rahiplerin Müslümanlar hakkında konuşmaları nakledilirken (s. 316-317) bir rahip şunu der:

         

        “Bu Türklerün hükmi şu zaman dekdür ki Mesih gelüp gökden ine. Evvel bunları kırısardur. Artuk Türklerden dünyada eser kalmaya.” Hristiyanların çok korktuğu Şerif yıllarca Türkistan, Habeş, Hindistan’da iken dahi tekürün korkusu devam etti. Yazarın ifadesiyle “Müslümanlardan katı korkdı, her bir Türk’i bir ejderha sanurdı.”

         

        Eserde Sarı Saltık’ın Türklüğü ile övündüğüne dair bir anekdot dikkati çekmektedir. (634-635) Burada, Sarı Saltık'a Tekür'ün elçi gönderip anlaşma teklif etmesi söz konusudur. Elçinin mektubunu okuduktan sonra Sarı Saltık şunları der:

         

        "İy kâfirler! Biz Allah ta'ala emrine muti' kullaruz. Bize şöyle emr olmuşdur kim gün batusunda dahı sizi komayavuz ve her Türk kim anasından togar sizünle düşmandur, kurd koyunla nice dost olursa şöyledür. Biz sizün azucuğunuzdan korkmazuz. Elünüzden ne gelürse edün.(...)”

         

        Bu metinde Sarı Saltık’ın kâfirlerle kendi kimliğiyle konuşurken de Türklüğüyle övündüğü açıkça ortaya konmaktadır. Kısacası Saltıknâme’de Türk, olumlu çağrışımlarla ve genellikle de Hristiyanların ağzından Müslüman ve Osmanlı ile eşanlamlı olarak kullanılan bir kavramdır.

         

         

        Diğer Bazı Eserlerde Türk Kavramı

         

        Ahmedî’nin İskendernâme’sindeki Dâstân ve Tevârih-i mülûk-ı Âl-i Osman’ından sonra yine büyük bir eser içinde ve manzum olarak yazılan Enverî’nin (ö. 1465’ten sonra) Düstûrnâme adlı eserinin Osmanlı tarihi kısmı, bu vadide günümüze ulaşan ikinci kaynaktır.[26] İlk kısmı genel İslam tarihine, ikinci kısmı Aydınoğulları tarihine, üçüncü kısmı ise Osmanlı tarihine aittir. Osmanlıları Oğuz Han’a bağlayan ve Oğuzların ve Selçukluların tarihini de özetle nazma çeken şair, Ertuğrul’un babasını Gündüz Alp olarak zikrettiği gibi Ertuğrul, Osman ve Orhan’ı “Beğ” olarak anar. (s.22) I. Murad ise “sultan”dır. (s. 23) Macar Kralı’nın Lâz’a yani Sırp kralına asker gönderip Türklerle savaşmasını isteyişi şu şekilde anlatılır (s. 29):

         

        “Lâz’a [Sırplar] yetmiş bin er irsâl eyledi

        Varup uğraş Türk ile dir söyledi”

         

        Osmanlılar genelde müminler, Müslümanlar olarak adlandırılır ama birkaç yerde Türk olarak da zikredilirler. Yıldırım Bayezid’ın tahta geçişi sonrasında Eflâk’deki gelişmeler anlatılırken bir çarpışma sonrasındaki manzara şöyle nakledilir: (34-35)

         

         “Eyne Beğ hükm kıldı leşkere

        Tâ ki mü’minler ölüsini dire

        Arkış’a Türk ölülerin atdılar

        Gice a’dâ gördi fikre batdılar

        Gördiler kâfir ölüsi haddi yok

        Türk’ün ölüsi değildi anda çok”

         

                    Anonim Tevârih-i Âl-i Osman metinlerinde ise Türk genellikle gayrimüslimlerin ağzından[27] kullanılmakla birlikte bir iki yerde yazarın bizzat kendi kullanımıyla verilir. Bu bağlamdaki örnekler aslında acemi oğlanların Türkçe öğrenmek üzere Türklere verilmesi, I. Murad’a karşı Karamanlıların tertip ettiği kuvvetlerin tanımlanması (“Varsak u Turgut u Türk ü Şam” veya Tatar ve Türk’ün telef olması gibi)[28] Apz., Neşrî vb. bütün erken dönem eserlerinde yer alan ortak örneklerdir.

         

        Tursun Bey’in Târih-i Ebü’l-Feth adlı eserinde Türk kelimesi genellikle Hristiyanların ağzından Osmanlıları ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Mesela Belgrad seferi sırasında “Kâfir hod mest ü harâb idi (…) Türk sındı didiler (…) asker-i İslâm’a hücum ittiler”[29], “Krala didler ki, ‘Türk terk-i nâmûs idüp sındı.”[30]  Türklerin ağzından Türk kelimesinin kullanıldığı mükâlemeler de vardır. Akıncılar arasında bir müşaverede “Bazılar: ‘Biz akına geldük, düşmen aramak hâcet değüldür; uğurumuz görelüm, düşmen gelürse Türk kazancı üzerinde, avı üzerinde ceng ider gibi çalışavuz, haklaşavuz, didiler.”[31] Bazen de, tıpkı diğer eserlerdeki gibi, Türk kelimesi doğrudan gayrimüslimlerin ağzından değil ama onlarla ilgili bağlamlarda kullanılır.

         

         

                    Kemalpaşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osman’ında Türk ve Türkmen

         

        Osmanlı devlet adamlarından Şeyhülislam İbn Kemal’in (Kemalpaşazâde) eserinde Türk ve Türkmen kelimeleri aşağı yukarı önceki eserlerdeki anlam ve çağrışımlarıyla ve genellikle nötr bir anlatımla ama bazen açık veya zımnî takdirkâr ifadelerle de kullanılmaya devam etmiştir. Şerafettin Turan İbn Kemal’in özellikle Müslüman Türk devletlerinin devamlılığının bilincinde olan ve Anadolu’da vatan tutan Türklüğü esas alan bir Türklük şuurunun varlığı kanaatindedir.[32]

         

        İbn Kemal’in başlangıç dönemlerinde, tıpkı kaynaklarını teşkil eden yazarlar gibi, Osmanlıları Türk ve Türkmen olarak tavsif ettiği[33], bilahare Akkoyunlular ve Dülkadirliler için Türkmân tabirini kullandığı anlaşılmaktadır. Orhan Gazi’nin hizmetinde kızıl börk giyip akın ve gaza faaliyetinde bulunanların Türk ve Türkmen kabilelerinden olarak geldiği belirtilir[34]:

         

        “Çün kabail-i Türk ve Türkmândan hayl-ı sultan-ı âleme hayli âdem karışub dergâh-ı saltanat-penâhda cân ü dilden hidmete mâil olub âstân-ı saadet-âşiyanda kulluk kemerin kuşandı durdu kızıl börkle ki ol zamanda dahi akın yolunda yelenlerin şahrah-ı gazada varub gelenlerin şiar-ı hâssıydı.”

         

                    Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Bey’in kim olduğu anlatılırken Kınık boyundan Türklerin komutanı olduğu, Afrasyab soyundan geldiği zikredilir ve “temiz olmayan [Etrâk] Türkler”in kalplerinin ona meylettiği de ifade edilir:[35]

         

         “Selçuk ki Afrasyâb’ın soyundandır, (…) Kınık boyundan olan Türklerin sâlârıdır etbâ ve eşya çokluğunda Oğuz arasında mükerrem ve muhterem olmuşdu, kulûb-ı Etrâk-i bî-pâk anın kabulüne maildi, rüzgârında olan kâmkârların namdarıydı.”

         

        Türk gazilerinin yaz kış at üstünde gaza ettiklerinden[36] dem vuran İbn Kemal’in akıncılardan bahsederken sıkça kullandığı bir ibare “Türkün kızıl börkü”dür. Türk akıncılarının börklerinin savaş alanlarını kâh lale bahçesine, kâh gelincik tarlasına çevirmesi İbn Kemal’de sık tekrarlanan bir motiftir. Meselâ, Mihaloğlu Ali Bey’in Macar topraklarına akını şöyle tasvir edilir: “Türkün kızıl börkünden bu diyarun deşt u kûhsârı [ovaları ve dağları] lâlezâra döndi diyü fi’l-hâl krâla haber gönderdi.”[37] Yine aynı Ali Bey’in 1494’deki Macaristan’a bir başka akınının anlatıldığı kısımda “Türkün kızıl börkü ki, tâze açılmış şakâyıka benzerdi, Semendire önündeki sahrâyı himâ-yı nu’mâna [gelincik tarlasına] döndirdi.”[38]

         

        Türk’ün kızıl börkünün savaş alanlarını gelincik tarlasına döndürdüğünü, Türk atlılarının yaz kış demeden at sırtında gaza ile meşgul olduğunu belirtmek suretiyle İbn Kemal Osmanlı askerini ve gazileri Türk olarak tanımlamış olmaktaydı.

         

         

        Sonuç

         

        Özellikle XVI. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, her ne kadar Avrupa’da yazılan eserlerde Osmanlılardan sürekli olarak Türk, Türk Devleti, Türk İmparatorluğu olarak bahsedilse de Osmanlı literatüründe ve kroniklerinde, Osmanlılar anlamında Türk kelimesine daha az rastlandığını ve Hoca Sadeddin, Gelibolulu Mustafa Âlî gibi tarihçilerin kelimeyi daha ziyade köylü Türkler anlamında kullandıklarını biliyoruz.

         

        Hiç şüphesiz ele aldığımız dönemde ve hemen sonrasındaki edebî metinlerde Türk hakkında olumsuz ifadeler de kullanılmıştır. Bunu salt kendileri Türk kökenli olmayan kişilere atfetmek hatalıdır; etnik kökeni Türk olanların eserlerinde de bu tür ifadelere rastlanır. Kanaatimce bu yüksek kültür çevresine mensubiyet saikiyle bu gibi kişilerin kendilerini köylü (Türk) ve konar-göçerlerden (Türkmân) ayırmak ihtiyacından kaynaklanmıştır. Mamafih bu mesele de daha derinliğine araştırılmaya muhtaçtır.

         

        Bununla birlikte bu araştırmada, Türk kelimesinin sadece olumsuz kullanım ve çağrışımlarının değil, nötr ve olumlu kullanımlarının da metinlerde yer aldığı hususu, çok sayıda örnekle teyit edilmiştir. II. Bayezid devrindeki tarihyazıcılığının Oğuznâme geleneğine verdiği önem, Cem Sultan’ın Bayatlı Mahmut oğlu Hasan’a Oğuznâme’yi ihtisar ettirmesi (Câm-ı Cem-Âyin), Bayezid’ın bir oğlunun adının Korkut, Cem Sultan’ın bir oğlunun adının Oğuz olması gibi verilerle birlikte alındığında Neşrî ve Âşıkpaşazâde metinlerini, Neşrî’nin kapsayıcı Türklük anlayışının mahiyetini daha iyi anlarız. Osmanlı döneminde kimlik algısı üzerinde yapılacak daha derinlikli araştırmalar bize dönemlere, çevrelere, eser türlerine, yazar/şari aidiyetlerine göre çok farklı ve renkli bir yelpaze sunabilir.

         

         


        


        

        [1] Bu konuda önemli bir katkı için bkz. Hakan Erdem, “Osmanlı Kaynaklarından Yansıyan Türk İmaj(lar)1”, Dünyada Türk İmgesi, Ed: Özlem Kumrular, İstanbul 2005, ss.13-26. Tufan Gündüz’ün şu makalesi de kısmen bizim ele aldığımız kaynaklardan hareketle Türk ve Türkmen imajlarını tartışır: “Osmanlı Tarih Yazıcılığında Türk ve Türkmen İmajı”,Osmanlı, ed. K.Çiçek-Cem Oğuz, Ankara 1999, c. 7, ss. 92-97. Osmanlılarda kimlik çalışmalarıyla ve özellikle Rumî kimliği ile ilgili olarak, bazı tartışmalı görüşler ileri sürse de kapsamlı ve derinlikli bir araştırma için bkz. Salih Özbaran, Bir Osmanlı Kimliği-14-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmî Aidiyet ve İmgeleri, Kitap Yayınevi, İstanbul 2004.


        

        [2] Apz., s. 96.


        

        [3] Apz., s.120.


        

        [4] Apz., s. 128.


        

        [5] Apz., s. 92-93.


        

        [6] Apz., s. 142. Burası aslında Memlûklara tâbi idi, ama Bayezıd buraların Kadı Burhaneddin’e ait yerler olduğunu ileri sürüyordu.


        

        [7] Apz., s. 143.


        

        [8] Apz., s. 168-169.


        

        [9] Apz., s. 188 (“Ve hem ol Türkmen bizim ile gayet dostluk ve doğrılık eder” dedi.).


        

        [10] Apz., s. 224.


        

        [11] Mehmed Neşrî, , c. I, s. 8-9. Metni daha iyi anlaşılması bakımından sadeleştirilmiş versiyondan aktarıyorum (Köymen 1983: 12): “Seçkin tarihlerde (şöyle) denir. Mevcut olan Türkler, birçok sınıflara ayrılır. Bazıları şehirler ve kaleler sahibidirler; bazıları çadır ehlidirler; yani derlenen-toplanan-evleri ile dağ başlarında ve sahralarda otururlar. Bunların kimisi güneşe, kimisi puta, kimisi sığıra, kimisi ağaca, kimisi taşa tapar; bazıları da vardır ki, hiç din nedir bilmezler; bazıları Yahudiliği taklit ederler”.


        

        [12] Neşrî I, s. 57.


        

        [13] Neşrî I, s. 85.


        

        [14] Neşrî I, s. 115.


        

        [15] Neşrî I, s. 305.


        

        [16] Neşrî, I, s. 269.


        

        [17] Neşrî I, s. 17.


        

        [18] Neşrî I, s. 219.


        

        [19] Neşrî I, s. 341.


        

        [20] Neşrî I, s. 389, 391, 393, 395.


        

        [21] Halil İnalcık-Mevlûd Oğuz, Gazavât-ı Sultân Murâd b. Mehemmed Hân-İzladi ve Varna Savaşları (1443-1444) Üzerinde Anonim Gazavâtnâme, Ankara 1989, 2. bs.


        

        [22] A.g.e., s.  2-3.


        

        [23] A.g.e., s. 16. (Benzer kullanımlar için ayrıca bk. 17, 18,19, 22, 23,26, 29,30, 34, 35, 38, 39,40, 46, 47, 53, 54, 59, 60)


        

        [24] A.g.e, s. 25.


        

        [25] A.g.e, s. 46.


        

        [26] Necdet Öztürk (Haz.), Fatih Devri Kaynaklarından Düstûrnâme-i Enverî-Osmanlı Tarihi Kısmı (1299-1466), İstanbul,2003


        

        [27] Necdet Öztürk (Haz.), Anonim Osmanlı Kroniği (1299-1512), İstanbul 2000, s. 13, 29, 30, 83, 84, 118, 119, 126.


        

        [28] A.g.e., s. 28, 30, 69.


        

        [29] Tursun Bey, Târih-i Ebü’l-Feth, haz. Mertol Tulum, İstanbul 1977, s.82.


        

        [30] A.g.e., s. 83. Diğer örnekler için bkz. s. 94 (Mahmud Paşa’ya Sırplardan gelen haberciler Padişah kaleyi bizzat teslim almaya gelmeyince “Türk’ten vefâ yoktur.” derler), s. 137 (“kâfir arasına bu velvele düşti ki: ‘Türk savlet üzengisine berk basup…’(…) “krala haber virdiler ve eyittiler ki: ‘Nefs-i emrde bu haber vâkı’ ise, Türk’e mukâvemet itmek mümteni’dür[imkânsızdır].”)


        

        [31] A.g.e., s. 99.


        

        [32] İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman, VII. Defter, Yay. Şerafettin Turan, Ankara 1957, LV.


        

        [33] İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman, I. Defter, Yay. Şerafettin Turan, Ankara 1970, s. 38-39.


        

        [34] İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman, II. Defter, Yay. Şerafettin Turan, Ankara 1983, s. 54. [Eser bundan sonra Kpz. Olarak kısaltılacak, her bir defterin ilk kez zikredilişinde tam künye verilecektir.]


        

        [35] Kpz. II, s. 71. Yazar “Mezkur Kınık Han Oğuz Han Gazi oğludur ki sahibi megazi ve fütuhdur…” diye ekler.


        

        [36] Mesela bkz. X. Defter, s. 239: Yahya Paşa oğlu Bali Bey “ceyş-i guzat ile kîş-ı bugatda yaz u kış terk ü taz işiydi, tâzi-süvar Türk gâzileriyle ırağa vü yakına turmaz akına eserdi.” [gazi askerler ile yanlış dinlilere karşı koşuşturmakla meşguldü, Arap atlarına binmiş Türk gazileriyle uzağa ve yakına durmadan akın ederdi.]


        

        [37] Kpz., VIII, v. 58b, s. 131.  VII, Defterden örnekler, s. 152, 170; X. Defter’den bazı örnekler için bkz. Haz. Şefaettin Severcan, Ankara 1996, s. 49, 139.


        

        [38] Kpz. VIII, v. 63a, s.141. Türk kelimesiyle ilgili diğer örnekler için bkz. 74b/s. 165 (Kızıl börklü Türk), 77a-b (“Türkün kızıl börkü yerin yüzün tutub bahr-ı hunîn gibi mevc ururdı”= Türk’ün kızıl börkü yeryüzünü kaplayıp kanlı deniz gibi dalgalarını vururdu. s. 172), 78b, 92a (Modon’un fethi sırasında kafirlerin “terekelerini gözgöre Türke kalmasun diyü elleriyle” yakması), v. 95a/s.210 (Macaristan gelen “kâfirlerin” “buldukları Türki kırub, terekelerin alup tavarların” sürmesi), 105b/s. 233 (Teke ili halkı için), 114a/s. 253 (Türk ve Türkman, Rum vilayeti halkı için), 118a.


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele